HÜSEYİN KÜÇÜK
  EVLİLİK VE AİLE
 

FIKHİİ MESELELER.....
EVLİLİK VE AİLE 

 

 

 

 

 

AŞK VE FLÖRT

Flört veya aşkın fırtınasıyla mutlu bir evliliği bulacaklarını sananlar aldanma ihtimalini göz önünde tutmalıdırlar.

"Onlar erdiler mutluluğa, biz çıkalım kerevetine". Sevgiyi işleyen masalların çoğu bu cümle ile biter. Genç kızla erkek birbirlerine delicesine tutulmuşlardır, araya giren "kötü" kişilere rağmen kavuşurlar ve evlenirler. Artık onlar mutluluğa ermişlerdir, hiç problemleri yoktur ve saadet dolu, cıvıl cıvıl bir evlilik onlarındır. Prensle prensesi veya Aslı ile Kerem 'i artık sonsuza kadar sürecek mutluluk beklemektedir.

Romantik aşk efsanesi dediğimiz bu şartlanma, bize dünyadaki her genç erkeğe karşılık, "onun için yaratılmış" bir genç kız bulunduğunu anlatır. Kendisine yazılmış olan insanla karşılaşıldığında kişi onu hemen tanır; çünkü ona aşık olur. Artık kendi seçtiği insanla karşılaştığına ve bu birleşme haliyle kusursuz olacağına göre, birbirlerinin bütün ihtiyaçlarına ebediyen karşılık verebilir ve dolayısıyla da sonsuza kadar kusursuz bir uyum ve beraberlik içinde mutlu yaşayıp gidebilirler.

Ama gerçek böyle olmaz. İhtiyaçlar karşılanmazsa, korkunç bir hata yapılmış olduğu ortaya çıkar. Demek ki yanlış yorum yapılmıştır; aşk zannedilen gerçek aşk değildir. Ya boşanma veya geçimsizlik evlileri bekleyen akıbettir.

Aşık olma

Gerçek anlamda "Aşık olmak", iki kişinin sadece, birbirlerinin gözlerinin içerisine sevgiyle bakmaları değil; aynı zamanda, tüm fikirleriyle aynı yöne bakabilmeleridir ve bakışlarla olduğu gibi ruhen de bütünleşebilmeleridir.

Aslında "aşık olma" sevgiye eşdeğer değildir. Birincisi aşık olma tecrübesinin özellikle cinsel arzu ile ilgili yanı vardır. İkincisi de hiçbir aşk, hep devam etmez ve geçicidir. Kime aşık olunursa olunsun, bu ilişki yeterince devam ederse er ya da geç aşk sona erer. Bu, aşık olunan kişiyi sevmekten mutlaka vazgeçilir anlamında değildir. Ama aşık olmanın en büyük özelliğini oluşturan ihtiraslı sevgi mutlaka biter. Balayı muhakkak sona erer. Romantizmin açan çiçeği katiyetle solar.

Meşhur hikâyede Mecnun da Leyla 'ya olan aşkının geçici olduğunu anlar, sonunda ilahi aşka yönelir. Artık o fani olan Leyla'nın peşinde koşmaz, ebedî aşka kavuşmuştur.

Aşık olmanın temelinde kişinin yalnızlıktan ürkmesi vardır. Yalnızlık acı vericidir ve ferdî kimliğimizin duvarını aşarak dışımızdaki dünyayla daha fazla özdeşleşebileceği bir duruma ulaşmak isteriz. İşte aşık olma olayı geçici olarak bu geçişi yapmayı sağlar. Aşık olmak aslında ferdin benlik sınırlarının bir bölümünün aniden çökerek, kişinin kendi kimliğini bir başkasının kimliğiyle kaynaştırabilmesine izin vermesidir. Kişi sevdiğiyle birdir artık, yalnızlıktan kurtulmuştur.

Bazen de sevgiyle her türlü engelin aşılacağı sanılır. Aşkın gücü önünde bütün karşı güçlerin teslimiyet içinde boyun eğeceklerine ve karanlıklara karışıp kaybolacaklarına inanılır. Aşık olunduğunda hissedilen bu duyguların gerçeklere uzaklığı, tıpkı iki yaşındaki bir çocuğun kendisini ailesinin ve dünyanın kralı gibi hissetmesine ve sonsuz bir güce sahip olduğuna inanmasına benzer.

Nasıl iki yaşındaki çocuğun "her şeye gücü yetme" fantezisi gerçeğin darbesine uğruyorsa aşık olan bir çiftin "bir olma" fantezisi de aynı duvara çarpar. Günlük hayatın sorunları karşısında, er ya da geç ferdi irade ve istekler ortaya konulur. Çelişkiler belirir. Erkek cinsellik ister. kadın isteksizdir. Kadın gezme ister, erkek kabul etmez. Erkek para biriktirmek arzusundadır, kadın bulaşık makinesi için bastırır. Kadın ev işlerinden söz eder. erkekse kendi meşguliyetlerinden dem vurur. Kadın erkeğin arkadaşlarından hoşlanmaz, erkek de kadınınkilerden. Böylece her ikisi de varlıklarının derinliklerinde, şu üzücü gerçeği idrak ederler: Sevdikleriyle aslında "bir" değillerdir ve sevdikleri kişinin kendi arzulan, istekleri, zevkleri, önyargıları ve onlardan farklı bir zamanlaması vardır ve olmaya da devam edecektir. Aniden veya yavaş benlik sınırları eski yerlerine çekilip kapanmaya başlar; aşk biter. Yeniden iki fert haline gelirler. İşte bu noktada ya bu evliliğin bağlarını çözmeye veya gerçek sevginin temelini atmaya başlarlar.

Aşık Veysel aşkı "sevdiğine kavuşamamaktır" diye tarif etmişti. Gerçekten seven çiftler bir araya gelince her şey sanıldığı gibi toz pembe olmaz ve çoğu zaman da "aşk" biter.

Flörte gelince

Evliliğe flört ederek adım atmayı savunanlar hayli fazladır. Ancak flört ederken evliliği gözetenler, birbirini gereğinden fazla kandırırlar. En azından İlk zamanlarda kim olduklarını, ne düşündüklerini, neye inandıklarını birbirinden gizlemeye çalışırlar.

Flört sırasında "Tam istediğim gibi. Her konuda uyum sağlıyoruz." denir. Fakat sorunlar, genellikle balayının bitip kişilerin gerçek yüzü ile görünmesiyle başlar. Bu sefer yanlış insanla evlenildiği, daha doğrusu evlendiğini sandığı insanla evlenmediği neticesine varılır.

Çünkü flört öncesinde taraflar birbirlerini sevdirmek için abartıya kaçarlar. Bu devrede kendi ilgisi değil karşı taraf düşünülür. Bunu karşı tarafı sevindirmek ve o anı paylaşmak amacıyla yapar.

O zaman ne yapmalıyız?

Evlilik öncesi flört veya nişanlılık döneminde, müstakbel eşin iyi özellikleri aranır ve başkalarına anlatılırsa evlilikteki uyum artar. Müstakbel eş hakkında söyleyecek güzel şeyler bulmak, sabırlı, anlayışlı. kibar ve anlaşılabilir bir yaklaşım içinde olmak evliliğin geleceği açısından mükemmel bir eğitim işlevi görecektir.

Evlenmeye karar verirken eş adayının anne ve babası göz önüne alınmalıdır. Çünkü onlarla iyi geçinmek evliliğin uyumunu artırır.

Karşı taraf olduğu gibi kabul edilmelidir. Aşık olan veya flörtün dalgalarında dolaşan kişiler, sevdiği kişiyi kusursuz yaratılmış olarak algılar. Sevdiğinde hata görürse, bunları önemsiz, hatta ona renk ve çekicilik katan küçük tuhaflıklar olarak yorumlar. İşte burada, duygusallıkla değil, muhakeme ile karar vererek, ileride ne ölçüde problem olacağı hesaba katılmalıdır. Davranışlarının değişeceği, kendisine uyum sağlayacağı önyargısından kaçınmak gerekir.

Bilinmelidir ki olgun bir evlilik, kendisinin ve eşinin bağımsız kişilikleri ve birbirinden ayrı benlikleri olduğunu kabul etmeye dayanır. Mutlu evlilik yapan çiftler, eşlerini oldukları gibi kabullenmişlerdir ve onlarda mükemmeli arama ve onları değiştirme çabalarının yararsızlığını anlamış insanlardır.

İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine karşılık bir kalbin bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini birbirleriyle paylaşsınlar. Lezzetlerde birbirlerine ortak, gam ve kederli şeylerde de yardımcı olsunlar.

ÇIPLAKLIK

Erkek ve kadınların sağlıklı bir cinsel hayat yaşamaları için müstehcen giyimden kaçınmak gerekir.

Kadının aşırı takıp takıştırması ve soyunması, kendini karşı cinse cazibe merkezi haline getirmesi ve bundan zevk duyması, toplumda hakim olan zihniyetle de yakın ilgilidir. Bu anlayışta kadın, verdiği zevk oranında değer taşır. Artık kadın ilahi bir emanet ve insanı oluşturan iki temel parçadan biri olmaktan çıkmış ve yalnızca çekici bir beden haline gelmiştir. Taşıdığı değer, Bedeninin güzel görüntüsü kadar olacaktır. Böyle bir toplumda kadının bütün varlığı görülmekte ve alıcının gözü ile değerlendirilmektedir. Kadın sadece görünüşünden ibarettir. Kadın için giyim, vücudu örtmek için değil teşhir için bir araçtır. Yani kadının kişiliği önemli değildir, ancak cinsi bir metadır.

Soyunmak bir ruhi sapma mı?

Psikiyatrik açıklamalarda yer alan cinsi sapıklıklardan biri de teşhirciliktir (ekshibisyonizm). Bu tür rahatsızlığı olanlar aslında cinsel yetersizliği olan ruh sağlığı bozuk kişilerdir. İşte, çıplak gezenlerde de böyle bir sapıklığın emarelerini bulabiliriz.

Erkek ve kadınların sağlıklı cinsel hayatları içinde müstehcen giyimden kaçınmak gerekir. Sık ve yersiz uyarılan erkekte cinsel soğukluğun gelişme ihtimali daha büyüktür.

Gerçek sevgi sonsuzdur!

    14 şubatın sevgililer günü olduğunu geçde olsa farkettik bişiler tıklayalım dedik. Sevgililer günü(Saint Valentine's Day) Avrupa toplumunun dinlerinin asıl hükmünü kaybetmesi insanlar arasında meşru olmayan ilişkilerin yaygınlaşmasının normal karşılanması ile ortaya çıkmıştır. Ne eski dinlerde nede İslam dinin de yeri yoktur.
    Sevgilileri ikiye ayıralım, yani yanlış anlamayın sevgilileri ayıralım demedim iki tür sevgili vardır onu belirtiyorum )
    1) Özenti yada cinsel dürtülerine uyarak sevgili olanlar=Bu sınıf hayatın yemek içmek ve eğlenmekten ibaret olduğunu sanan bu insanlar gerçeğin farkına vardıklarında ömür sermayesini harcayıp bitirdiklerini ancak farkederler. Oysa Allahu Teala şöyle buyuruyor:
EN'AM suresi 32. ayette Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
3-ÂL-İ İMRAN: 14- İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.
    2) Hayat arkadaşını yani evlenip ömrünü geçireceği kişiyi seçmek için sevgili olanlar= Sevgili olarak flört edip evlenenlerin propagandası yapıldığı gibi başarılı bir evlilik yaptıkları söylenemez. İşte bir örnek:
    medenifearless; Cinsiyet: Erkek; Yaş: 26 ; İl: İstanbul
    2 yıldır evliyiz. Hergün "Allah belanı versin" demeye başladım. Artık her kavga ettiğimizde, eski sevgilisiyle beni karşılaştırmaya başladı. Kavga bittikten sonra neden bu kadar iğrenç şeyler söylediğini sorduğumda, "Sinir anında söylenmiş gerçek olmayan sözlerdi" diyerek geçiştiriyor. O kadar da severek evlenmiştik. Onun için yapmadığım ve yapamayacağım şey yokken yine de nankörlük yapıyor. Aman arkadaşlar evlenmeden önce bin kere düşünün. Özellikle eşiniz olacak kadının geçmişini mutlaka öğrenin.
    Bu ilişkilerin %90’ı evlenmeyle sonuçlanmıyor. En serseri ve asi genç dahi evlenmek istediğinde; hiçbir erkekle konuşmamış, halk tabiriyle “erkek eli değmemiş kızlarla” evlenmeye can atıyor. Flört tuzağının pençesinde kalan kızlar genelde ortada kalıyor, hatta gözünü kadın tüccarlarının adresinde açanlar bile oluyor.
    Dr. Cemal Zeki Önal, flörtçü kızların ortak akıbetlerini güzel bir şekilde tasvir eder: “Aşkla şakalaşan kızlar, bıçakla oynayan çocuklara benzerler, ekseriye yaralanırlar. Bu yaralar çok defa pek acı kanar. Kız kızlığını, ulu benliğini kaybeder, türlü felaketlere uğrar". Erkek ise yeni oyuncağından hevesini almış bir çocuk gibi konacağı yeni bir çiçek arayama başlar. Diyelim ki, flört döneminden sonra bir kız ve erkeğin evlendiğini düşünelim. Bunlar flört döneminde birbirlerine kendilerinin hoşa giden yönlerini gösterirler. Aylarca süren tanışma ve derin dostluğa rağmen kusurlarını, zayıf taraflarını birbirine göstermezler. Bu dönem içinde nefsâni, şehvani istekler, cinsel dürtüler o kadar azmış olur ki, hemen evlenmek isterler ve bu amaca ulaşmak için ikisi de birbirine bağlılık sözü verirler. Öyle sevgi ve sadakat gösterişi içine girerler ki, evlendikten sonra ilişkiler ve münasebetler dünyasında bu devreye hiçbir zaman bir daha tesadüf edilmez.
    Tabiki erkek ve kadın bir biri için yaratılmıştır Allah cc buyuruyor ki:
30-RUM: 21- Yine O'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.
    Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem de: Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yetenler evlensin.Çünkü evlenmek gözü daha çok muhafaza eder, namusu daha fazla korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç kalkandır.  buyuruyor.
    Ama ne Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında ne de sonrasında hiç bir İslam âlimi kadın ve erkeğin evlilik dışı yakınlaşmasına müsaade etmemiştir Hatta İmamı Rabbani hazretleri kapalı bir odada evli bir erkek yada kadının mahremi olmayan biri ile bir cinsi münasebet süresi kadar kalmaları nikahlarını bozar, ama örneğin kapı açıksa hüküm bozulur demiştir.

ZİNA ETMEK İSTEYEN GENÇ
Asr-ı saadette Peygamberimiz (A.S.) Ashabıyla beraber bulunuyordu. Bir genç çıkageldi ve çok saygısızca:
- Ya Resulallah! Ben falanca kadın ile arkadaş olmak olmak istiyorum, onunla zina yapmak istiyorum dedi.
Ashab-ı Kiram, bu durumdan çok öfkelendiler. İçlerinden gazaba gelerek genci dövmek ve huzuru Resulullah'dan çıkarmak isteyenler oldu. Bazıları bağırıştılar. Çünkü genç çok hayasız konuşmuştu.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) bırakın o genci buyurdu. Resulullah,  genci yanına çağırdı, dizinin dibine oturttu. Gencin dizlerini kendi mübarek dizine değdirecek bir şekilde oturttu ve:
 - Ey genç, birinin annenle bu kötü işi yapmasını ister misin? Bu çirkin hareket hoşuna gider mi? diye sordu. Genç hiddetle:
 - Hayır Ya Resulallah, diye cevap verdi. Resulallah:
 - Öyle ise o çirkin işi yapacağın kimsenin evlatları da bundan hoşlanmazlar. Sonra:
 - Peki, bu çirkin işi senin kız kardeşinle yapmak isteseler, sever misin? diye sorduklarında genç :
 - Hayır, asla! diyerek hiddetleniyordu. Şu halde insanlardan hiç kimse bu işi sevmez buyurdu.
Sonra Hz.Peygamber (A.S.) mübarek elini bu gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti:
 - Allah'ım! Sen bu gencin kalbini temiz kıl. Namusu ve şerefini muhafaza eyle ve günahlarını da bağışla, buyurdu.
Genç, Resulallah'ın huzurundan ayrıldı. Bir daha günah işlemediği gibi böyle bir kötü düşünce aklından bile geçmeden yaşamış!
Resulallah:''Kadınlarınızın namuslu olmasını istiyorsanız başkalarının kadınlarına yan gözle bakmayınız'' diye emrediyor.

Sevgililer günü(Saint Valentine's Day)

ÇOK EŞLE EVLİLİK

Mutluluğu artırmak düşüncesiyle yapılan ikinci evlilikler, genellikle eski mutluluğu alıp götürdüğü gibi kocayı ve eşleri depresyona sokabilir.

"Ölüm bizi ayırıncaya kadar." Bu sözler Batı uygarlığının evliliğe bakış açısını özetliyor. Fakat buna rağmen İngiltere'deki evliliklerin üçte biri, ABD'dekilerin yarısı boşanmayla sonuçlanıyor. Çocukların yüzde 15'inin babası evlilik cüzdanlarındaki kayıtlı eş değil. Türkiye'de ise durum farklı. Boşanmalar, Avrupa ülkelerine göre çok daha az. Çok eşlilik ise kanunlarla yasaklanmış olsa da yok değil. Bu konuda birçok örnek var ;

35 yaşındaki bir kadının şikayetleri ; "Doktor bey, ben ailemin tek çocuğuyum. Paylaşmaya kesinlikle hazır değilim. Mutlu bir yuvamız vardı. 16 yıllık evliyiz ve üç de çocuğumuz var. Kocamla birbirimizi çok seviyorduk, ya da öyle zannediyorduk. İlk yıllarda kocam fakirdi, maaşı düşüktü. Ben çalıştım, eve katkıda bulundum. Her zaman ona destek oldum. Sonraları kocam kazanmaya başladı, maddi durumumuz düzeldi. Hep Üsküdar'da evim olsun isterdim. Evim de oldu. Keşke olmasaydı diyorum şimdi. Çünkü taşındığımız gün hadiseyi öğrendim. Kocam, çocuğu yaşında bir çocukla ikinci evliliğini yapmıştı. Bunun gerçek olduğunu anlayınca şok oldum. Ben ki onun için her fedakarlığı yapmıştım. O ise kıza bir daire tutmuştu. Şaşırdım. Kocamı dövmeye, ona saldırmaya başladım. Bana bunu nasıl yapardı? Çocuklarımın ikisi de bunalıma girdiler."

"Peki kocanız nasıl açıklıyor bu durumu?" diye sorulduğunda şöyle anlatıyor ;

"Haklı olduğumu söylüyor, özür diliyor. Kıza acıdığını, kötü yola düşmesin diye bu yolu izlediğini ifade ediyor. Artık bıraktım diyor ama ben yapılan ihaneti unutamıyorum. Hatta ben de ihanet edeyim dedim, yapamadım. Aklımdan bu olay çıkmıyor. Kocamı affedemiyorum ve ondan nefret ediyorum. Boşanmak istiyorum ; çocuklarım 'anne bizi babasız bırakma' diyorlar."

Kocası da yaptıklarından pişmanlık duyuyordu fakat bu arada aile perişan olmuştu. Bütün fertler bunalım içindeydi. Hatta aile dağılma arifesindeydi.

İkinci evliliğinde mutluluğu bulacağını zanneden kocalar, ilk evliliklerindeki mutluluğu bile bulamayabiliyorlar. Aile düzenleri bozuluyor, hatta ilk eşi ikinciyi ilk zamanlar kabullense bile sonraları eşler arasında kıskançlıklar baş gösteriyor. İlk zamanlar cazip görülen ikinci eş, daha sonraları pişmanlık verici bir durum halini alıyor.

Hz. Peygamber niçin çok eşle evlendi ?

Kaynaklar, Hz. Peygamberin, damadı Hz. Ali'nin ikinci Evliliği'ne çok sert bir dille karşı çıktığını açıklamaktadır. Hz. Ali, Ebu Cehil 'in. kızı El-Aura (veya Cüveyriyye) ile evlenmek ister. Bu konuda Hz.Peygamber'le istişare edilir. Hz. Peygamber buna. müsaade etmez ve "...Ancak Ebu Talib'in oğlu (yani Hz. Ali) kızımı boşar ve bundan sonra onların. kızlarıyla evlenir" der. İbn Sa'd, Hz. Peygamber'in bu evliliğe karşı çıkmasının sebebini, (kızı) Hz.Fatma'nın üzülmesiyle izah eder. Bu konuda başka yorumlar da vardır. Kanaatimizce bu rivayet, Hz. Peygamber'in tek eşlilikten yana olduğunu ifade eder. Ancak dönemin şartları ve zorlamaları, hayatının sonlarına doğru onu da çok eşliliğe mecbur etmiştir.

Hz. Peygamber'in çok evlilikleri Medine döneminde olmuştur. Medine'de kurulan İslam devleti, bütün Arabistan'ı karşısında buldu. Kureyş kabilesinin Arap yarımadasındaki nüfuzu ve Hz. Peygamber'in yeni bir din getirmiş olması, bu bölgede yaşayan insanları Medine'de kurulan bu küçük devlete karşı ayaklandırdı.

Hz. Peygamber, herkesle barış yapmak, anlaşmak ve meseleleri konuşarak bir sonuca varmak istedi, ancak karşı taraf savaşmayı tercih etti. Bu gelişme Mekke devrinde olduğu gibi çok yavaş seyrediyordu. Savaş aynı zamanda iyileşmesi çok zor olan sosyal yaralar açıyordu.

Arabistan 'ı cehaletten arındırmak ve İslam'ı bu bölgede yaymak için Hz. Peygamber 'in Medine döneminde mecbur olduğu çok eşli yaşamın asıl sebebi budur.

Hz. Peygamber 'in iki cariyesi olmuştur. Bunlardan biri Mısır lideri Mukavkis 'in gönderdiği Mariye'dir. Hz. Peygamberin ondan Hz. İbrahim diye bir çocuğu olduğu için o hürriyete kavuşmuş oldu. İkinci cariyesi Kurayza Yahudileri esirlerinden olan Reyhane'dir. Hz. Peygamber bu kadını azad etmiş ve onunla evlenmiştir.

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber'in cariye edinmek için bir isteği yoktur. Bu iki cariye onun arzusu dışında beraber olduğu, sonrada hürriyete kavuşturduğu iki kadındır.

Sonuç olarak sağlıklı bir toplumda Kur'an, tek evliliği öne çıkarmıştır. Ancak erkeklerin savaş veya daha başka sebeplerle azalıp geride dul kadınlar, yetim kızlar ve çocuklar bıraktığı olağanüstü durumlarda bir erkeğin birden fazla evlenmesine de izin verilmiştir.

BOŞANMA FELAKETİ

Bir toplumun sağlamlığı, ailelerdeki geçimsizliklerin, boşanmaların az olması ile belli olur.

İngiltere kralı Sekizinci Henri, karısından boşanıp başka bir kadınla evlenmek istemiş. Papa buna müsaade etmeyince kral, Henri İngiltere'den Katolik mezhebini kaldırmış, yerine Anglikan mezhebini kurmuş. Yani boşanabilmek için bütün bir milletin dinini değiştirmiş.

Fransa'nın sevilen şarkıcısı François Hardy: Sevdiği Jean Mari'den ayrılığını unutamıyor ve ızdırabını şöyle dile getiriyor: "Tuhaf şey, beraberken hiç öyle duygular hissetmiyordum. Ayrıldıktan sonra iş değişti. Eve dönüşte sevilen erkeğin orada olmadığını görmek ne demektir şimdi anlıyorum. Kendime hâkim olamıyorum. Daima her yerde onu görüyorum. Onu unutmak için elimden geleni yaptım gezdim tozdum, flört etmeğe çalıştım ama olmuyor, onun yerini hiç bir şey doldurmuyor. Kimse iç âlemimi bilmiyor. Hüzünlü şarkılar söylememe şaşılıyor. Ben hayatı sevinçli, neşeli bulmuyorum. Onun için kederli şarkılar söylüyorum. Beni hiç bir şey avutmuyor, sadece bekliyorum bir gün belki bu bekleyişim sona erecek, ama ne zaman..!"

Boşanma, toplumumuzu içten kemiren felaketlerimizden biridir. Maalesef ülkemizde boşanma oranları giderek artmaktadır.

Bugün evlilikler daha zayıf temeller üzerine kuruluyor ve bu yüzden yıkılması daha kolay oluyor. Hatta bazı evlenenler "mutlu olmazsak ayrılırız" diyerek yuva kuruyorlar. Bu yanlış bir tutumdur. Çünkü her boşanma olayında sadece evlenenler değil, onların aileleri ve özellikle çocukları kötü etkilenir. Bir ruh hekiminin muayenehanesine problemleri için gelen birçok kişinin rahatsızlığının temelinde boşanma ve getirdiği sıkıntılar yatmaktadır.

Kadın ve erkeğin birbirini tatmin etmeyişi veya edemeyişi, birbirini ihmal edişi, zevk ayrılıkları, kültür farklılıkları ve aldatma boşanmanın başlıca sebeplerindendir. Dr. Van Pelt, aşkı hipnotizma diye kabul etmekte, evlendikten sonra bu hipnotizma tesirini kaybedince aşk harareti söner, soğukluk ve ayrılıklar başlar." diyor.

Kadının modaya, süse düşkünlüğü, ve erkeğin gelirinin yetmemesi huzuru bozar ve boşanmakla sonuçlanır.

Kimi erkek, karısının yaşlanması, güzelliğini ve çekiciliğini kaybetmesi, onu artık beğenmemesi, başka kadınlara ,genç kızlara kendini kaptırması nedeniyle boşanmaya başvurur.

İstatistikler, dünyadaki erkeklerin yüzde 60'ı, kadınların da yüzde 40'ının kıskanç olduğunu gösteriyor. Kıskançlığın en tehlikeli devresi, erkeklerde 30-40 yaş arasında, kadınlarda 50-55 yaş arasındadır. Aşırı kıskançlık ta boşanma sebebi olabiliyor.

Bir toplumun mutlu ve ruhen sağlıklı olması onun temeli sayılan ailenin sağlamlığı ile ölçülür. Ailenin de sağlamlığı geçimsizliklerin, boşanmaların az olması ile belli olur. Ülkemizde kültür yozlaşması oldukça, toplumun temelleri sarsılmakta ve sağlam aileler yerine boşanmış veya geçimsiz çiftlere bırakmaktadır. Aile yapısını güçlendirmek hepimizin görevi olmalıdır.

EVLİLİK VE AŞK BÜYÜLERİ, MEDYUM, CİNCİ VE FALCILAR

Anayasa mahkemesi tarafından 1977'de din olarak kabul edilen büyücülük, ABD'de 100 bin büyücü ve 9 milyon mensubu ile halkı kıskaç altına almıştır. Pek çok Amerikalı, doktorlara gitmek yerine büyücülere başvurma yoluna gitmektedirler. İnternet'e de girmiş bulunan büyücüler, Hıristiyanlığa meydan okuyor ve insanlara papazlardan daha fazla yardımcı olduklarını söylüyorlar.

Dini reddeden. fakat huzuru laiklikte de bulamayan Avrupalılar da, mutluluğu medyumlarda arıyorlar. Eski çağlarda kâhin diye adlandırılan bu kimseler, şimdilerde medyum adı altında, dinsiz kalan Batı insanına deva olmaya çalışıyorlar.

Fransız Le Monde gazetesinde (15.11.96) tam sayfa olarak verilen bir araştırmaya göre, sadece Fransa'da kendisinin medyum olduğunu söyleyen veya kâhin olarak kabul edilen kırk bin civarında insan, hayatını bu yolla kazanıyor.

EVLİLİK GEREKLİ Mİ?

Evliliğin amacı, eşleri kısıtlamak değil, ikisini bir bütün yapmaktır.

İnsanoğlunun dünya üzerinde ilk görülmesinden beri evlilik mevcuttur ve tarihin kaydettiği bütün topluluklarda aile kurumu baş tacı edilmiştir. Evlilikte iki cins birbirini tamamlar. İki vücut, iki kalp, iki ruh ve daha doğrusu iki şahsiyet birleşir.

Son dört bin yıldaki seksen uygarlıkla ilgili kapsamlı bir araştırma yapmış olan İngiliz antropolog John D. Urwin, her uygarlıkta aile bozuldukça uygarlığın da parçalanmaya başladığını görmüştür. Urwin 'in araştırmasına göre erkek, enerjisini şehvet ve arzuları yönünde kullanırken evlendiğinde ev kurmak için ter dökmekte, geleceğe yatırım yaparak en iyi faaliyeti göstermeye çalışmaktadır.

Neden evlilik ?

Son zamanlarda ailenin görevlerinde değişiklikler olduysa da şu dört temel ilke her zaman vardır ve var olacaktır:

1. Cinsel ihtiyaçların karşılanması : Toplumun huzurunu sağlamak amacıyla cinsel davranışlara çeşitli kısıtlamalar getirilir; evlilik kuralları da bu kısıtlamalardandır. Ancak cinsel ihtiyaçlar evliliğin tek amacı değildir.

2. Ekonomik işbirliğinin sağlanması : Bilinen bütün insan topluluklarında cinsiyete göre bir iş bölümü ve işbirliği vardır. Erkeklere fiziki güçleri sebebiyle daha ağır ve zorlayıcı görevler verilmektedir. Kadınlar için çocuk doğurma esas olduğundan bu görevin yanı sıra çoğunlukla daha hafif işler uygun görülmektedir. Kısacası kadının ve erkeğin aileye katkıları birbirini tamamlamaktadır.

3. Üreme, çoğalma ortamının sağlanması

4. Çocuğun yetiştirilmesi, bakım ve eğitimi (sosyalleşme) : Aile üyeleri, bu konuda kendi paylarına düşeni yerine getirerek aile birliğine katkıda bulunurlar.

Peki evliliğin faydaları neler ?

Evlilik birçok ihtiyacımızın tatminini sağladığı gibi birçok avantajları beraberinde getirir. Onları kısaca sıralarsak;

- Kişinin hayatı düzene girer. Beslenmesi, ısınması, giyinmesi ve barınması tertipli olur.

- Ruh sağlığını tehdit eden yalnızlık ve sıkıntı hissi, ailenin sıcak ortamında kaybolur. Evlilik. tek başına yaşamaktan daima daha güven vericidir.

- Annelik ve babalık gibi zevklerin en güzeli tadılır.

- Hanımlar ekonomik emniyet duygusunu ve ihtiyacını tatmin ederler.

- İntihar, bunalım, ruhî hastalıklar evlilerde, bekarlara oranla daha az görülür. Çünkü evlilik kişiye bir taraftan sosyal bağımlılıklar ve sorumluluklar getirirken, aynı zamanda sosyal itibar ve korunma sağlar.

- İsraf, kumar, alkol ve benzeri kötü alışkanlıklara düşkünlük, sıkıntı, boşluk hissi, amaçsızlık, zaman israfı, kavgacılığa meyil, çabuk öfkelenme gibi problemler bekarlarda evlilere oranla daha sıktır.

- Evliliğin sağladığı faydalardan en önemlisi ise cinsel ihtiyaçların doyumu için bedenî, ahlâkî ve hissî yönden geçerli en iyi çözüm olmasıdır.

- Evlilikle psikolojik ve emosyonel birliktelik sağlanır. Aile içinde bütün bireyler ve öncelikle de karı ve koca arasındaki karşılıklı ilişkiler menfaate dayalı değildir. Ruhsal bir ilişki de söz konusudur ve bu ilişki sevgiyi, şefkati, merhameti, sevecenliği, karşılıklı güveni, fedakârlığı, teselli ve yardımı doğurur ve devam ettirir. İnsan tabiatının kendini en iyi şekilde ifadesi bu ilişki ile filizlenir. Erkek ve kadının ruhsal potansiyeli sadece aile kurumu çerçevesi içinde realize olur ve aile çevresi ve dış dünyada bu sayede iyilik ve fazilet duygularını yeşertir. Evlilik arkadaşlığında her eş sürekli artan bazı sorumlulukları yerine getirme duygusu yaşar. Aileye çocuklar da katılınca sevgi, şefkat ve fedakârlık değerleri gerçekliğe dönüşür ve sabit kişilik özellikleri haline gelir.

- Eşlerin sevdiği, güvendiği, cesaret verdiği, birlikte gülüp beraber geliştiği ve kendisine yalnızca kendisine ait olduğunu bildiği birinin olmasının getirdiği güven duygusu evliliğin bir diğer faydasıdır. Evliliğin amacı, eşleri kısıtlamak değil, ikisini bir bütün yapmaktır. Karşılıklı destek, sevgi ve teşvikle mümkün olan en üst seviyeye kadar geliştirmektir.

Kur'an-ı Kerim'de evlilik ve aile hakkında: "İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen milletler için dersler vardır." buyrulmuştur.

Gerçekten aile toplumun temelidir ve hep var olmaya devam edecektir.

İŞKOLİK KOCAYA SAHİP VEYA KOCASIZ AİLELER

Karı-koca arasındaki iletişimsizliğin acı sonuçlarını daha çok kadınlar ve çocuklar çekmektedir.

Günümüzde birçok ailenin erkeği sabah erken evden çıkmakta; gece geç vakit eve dönmektedir. Çocuklarla görüşmesi, ancak onlar uyurken bakmak tarzında olabilmektedir. Ailenin babası vardır, ama onlara sadece maddiyat sağlayan biridir. Sorulduğunda da:

"Ben geç vakitlere kadar, yırtınırcasına onlar için çalışıyorum" diye savunmaya geçmektedirler. Aileyle diyalogları kopmuş veya zedelenmiştir. İşyerinde biriyle saatlerce telefonda konuşabilirken, eşiyle ve çocuklarıyla beş dakika konuşmak, onlara zor gelebilmektedir. Bu durumdaki kocalar ne yapmalıdırlar? İşte cevabı;

Kandil, bayram günü gibi özel günlerde ve bazen de başka zamanlarda ona hediye alın. Onu düşündüğünüzü gösterin.

Eve geldiğinizde, önce güler yüzle eşinize selam verin. Günü nasıl geçirdiğini sorun. Onunla sohbet etmeye çalışın.

Her şeyden önce ana-babalık görevinde birbirinize iltifatlar edin. Bu, özellikle evde kalan ve çocuğun bakımını üstlenen hanım için çok gereklidir. Genelde, bazı kesimler ev hanımlarını doğru dürüst bir işe sahip olmayan kişiler olarak değerlendirir. Bir de eve girince kocasından, "Eee, anlat bakalım. Koca bir gün ne yaptın?" gibi bir yaklaşım gördüklerinde kederleri artar. Unutmayın ki çocuk yetiştirmede birinci prensip anne ile babanın birbirlerine sevgi ve saygı dolu tavır ve davranışlarının olmasıdır.

KISKANÇLIK

İdeal evliliklerin temelinde, dozunda kıskançlık ve eşin sadakatine güven duygusu bulunur.

Sokolof 'a göre "Kıskançlık, insanın en az bilinen duygusu ve üzerinde en az konuşulan davranışıdır. Bir muammadır." Decrates ise, "Kıskançlık, sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur." diyor.

Kıskançlığın olmadığı evliliklerde, aile bağları zayıftır. Kadın ve erkek, "kıskanılarak" bir sahiplerinin bulunduğunu hisseder ve hatırlarlar. 3 yıllık evli bir hanım, kocam ara sıra beni kıskanmasaydı, çok üzülürdüm." demişti. "Halbuki kıskanması, onun beni hala çekici bulduğunu ve sevdiğini kabul etmesi anlamına gelir. Laf olsun diye onunla evli olmadığımızı gösterir. Bundan iyi iltifat olur mu?" diye de eklemişti.

Bazı aşırı kıskanan tipler aslında kendileri eşlerini aldatmaktadır.bunu bastırma amacıyla eşine yansıtmaktadır. Kendisi yaptığı için herkesin ihanet edebileceği kanısındadır. Her şeyden anlam çıkarır, tartışır, kavga eder. Eşi hak ettiği cevabı ona verir, ama yine aldırış etmez. Bazen kaba kuvvete, dayağa başvurur.

Yaşlılıkta değişik sebeplerle ortaya çıkabilen demans (bunama) hallerinde de hastalık derecesinde kıskançlık görülebilmektedir.

Alkol ve bağımlılık yapan maddeleri uzun sure kullanan kişilerde de eşini aşırı ve patolojik derecede kıskanma görülebilir. Üstelik bu kişiler, eşlerini hiç olmadık kişilerden kıskanırlar.

AİLEDE MUTLULUĞU ENGELLEYEN HALLER

Eşler birbirlerine alayla takılmalar ve soğuk şakalar yapmak yerine, övgü ve nezakette cömert davranmalı; içten ve samimi olmalıdır.

Bir erkeğin iş hayatında başarılı olmasının, eşinin ona desteği ile yakından ilgisi bulunmaktadır. İyi bir aşçı olmasından çok, hanımın hoş ve güzel davranışlarıyla kocasına güven duygusu verip vermediği önemlidir. "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" sözü bu manadadır. Evin hanımı, beyine karşı memnuniyetini belirtiyorsa erkeğe güven gelir. Erkek, kendince şöyle bir düşünceye inanacaktır: "Eğer beni beğeniyorsa, gerçekten iyi bir kişiyim."

Kadın, erkeğini takdir ediyor ve ona inanıyorsa, kocanın içi güven duygusuyla dolup taşar ve önüne hangi mesele çıkarsa çıksın, onunla başa çıkabileceğini düşünerek evden ayrılır ve dünyaya meydan okumaya hazırlanır.

Ancak adam eve döndüğünde dırdır eden, sürekli şikâyetçi olan ve azarlayan bir eşle karşılaştığında bütün mücadele hevesi kaybolacaktır. Kadının eşinden duyduğu devamlı tatminsizlik adamı etkileyecek ve kendinden şüphelenmeye, güveni azalmaya başlayacaktır. Halbuki eşini yüceltici davranan kadın ona kendine güven duygusu aşılamakla kalmaz, aynı zamanda onun insanlara karşı nezaket dolu ve iyi geçimli olmasını sağlar. Daha düşünceli ve anlayışlı hale gelmesini teşvik etmiş olur.

Alaycılığın bünyesinde her zaman acımasız bir yan bulunur ve diğer insana kendisini küçülmüş hissettirmeyi hedefler. Hepimiz biliriz ki, insanlar yakın arkadaşları tarafından bile yapılsa şakalara maruz kalmaktan hoşlanmamaktadırlar.

Eşler birbirlerinde teşekkür edebilecekleri şeyler aramalıdırlar. Güzel sözler söylendiğinde, bu onları sizin için daha fazla şey yapmaya itecektir.

Tabii her zaman övgü yapılmaz. Bazen eleştiri de gerekebilir. Bunun için de dikkat edilecek önemli noktalar vardır:

Eleştirinin etkili olması isteniyorsa, muhakkak ki eşin egosu hedef alınmamalıdır ve eleştiri başkalarının yanında yapılmamalı, gizli olmalıdır. İnsanlar varken yapılan eleştirinin hedefi eşe yardımcı olmak değil, onu utandırarak kendini tatmin etmektir.

Eleştiriye gönül alıcı bir söz veya komplimandan sonra başlanmalıdır. Diyelim, hanım yemek yapmış ve tuzunu fazla kaçırmıştır. Yüz ekşitilerek "amma tuzlu" yerine, "Hanım, yaptığın yemek gerçekten çok güzel ve lezzetli. Ancak biraz tuzu fazla gibi geldi" demek çok yararlı olacaktır.

Veya erkeğin sinirli oluşunu şöyle söylemekte fayda var: "Bey, geçmişte daima mükemmeldin. Fakat son zamanlarda seni biraz sinirli görüyorum. Acaba bana açıklayabilir misin, neden?"

Emretme yerine istemelidir. "Şunu düzeltir misin?" demek, "bunu tekrar yap, olmamış" demekten daha etkilidir.

Emredildiğinde karşıdakini köle rolüne koymuş ve kendisini onun efendisi gibi benimsemiş sayılır. Rica edildiğinde ise, karşısındakini işbirliği yapılan saygıdeğer kişi olarak kabul etmiştir.

Ekonomik ve fiziki durum

Mutlulukla ekonomik gelir seviyesi arasında bağlantı sık tartışılan konudur. Para rahatlatır, ama mutlu etmez. Çünkü para ve zenginlik tıpkı sağlıklı olmak gibi çok çabuk alışılan bir durumdur.

Asgari ihtiyaçlar karşılandıkça ortaya çıkan yenilerinin peşine düşülür ve bu zincirleme sürüp gider. Mutluluk istediğimizi elde etmek değil, elde ettiğimizde mutlu olabilmeyi öğrenebilmek yeteneğidir.

Yoksa bugün insanlara pompalanan daha fazla para, daha çok cinsellik, daha çok yiyecek, daha çok içki, daha çok uyuşturucu, daha çok adrenalin, daha fazla eğlence, daha çok mal istemek insanları doyumsuz ve aksine mutsuz yapar. Tıpkı sonsuz bir gebelik gibi, meyve verme dönemine hiç ulaşamayız. Sadece para değil güzel ve zeki olmak da mutlulukla direkt bağlantılı sayılamaz. Elbette güzel ve zeki olanların hayatta birtakım avantajları vardır ama daha mutlu kişiler olduğu doğru değildir.

Çelişkili zannedilse de, başına büyük bir felâket veya kaza gelen insanlar bile mutlu olabilirler. Meselâ felç geçiren bir insanın hayatının geri kalan kısmını çok mutsuz geçirmesi gerekmez. Böyle bir olaydan bir süre sonra hastanın acısı, öfkesi ve çökkünlüğü yerini yavaş yavaş mutluluk duygularına bırakır. Ve onlar da kendilerini diğer insanlardan daha az mutlu hissetmezler. İnsanlardaki uyum psikolojisi ve kapasitesi bunu sağlayacaktır.

NÜFUS PLANLAMASI

Nüfus planlaması ve doğum kontrolünü savunanlar şu faktörleri ileri sürmektedirler:

• Nüfus hızla artarsa kişi başına düşen milli gelir fazla olmaz. Nüfus artmazsa daha çok pay düşer, böylelikle kalkınma hızlanır.

• Fazla nüfusa yeterli iş sahası ülkemizde yoktur. Yeni iş sahaları açmak için büyük yatırımlar gerekir.

Nüfus planlaması Türkiye için hayati bir zorunluluktur. Çünkü teknoloji çağında güçlü olmanın da tek yolu vardır: Kalite... Problemli yığınlar değil, eğitimiyle, işiyle, üretkenliğiyle kaliteli bir toplum... Nitekim 50 milyonluk Fransa, 800 milyonluk Hindistan'dan daha güçlü ve mutludur.

• Nüfus arttıkça, hayatı sürdürmeye gerekli kaynaklar azalır, işsizlik dev boyutlara tırmanır.

• Aşırı artan nüfusa yeterli su da ülkemizde yoktur. Bir süre sonra susuzluk sinyalleri gelmeye başlayacaktır.

Karşı olanlar ne diyor?

Nüfus planlaması ve doğum kontrolüne karşı olanlar ise bunlara karşı şu fikirleri ileri sürmektedirler:

• Kişi başına düşen milli gelir bir ülkenin mutluluk ve refahını gösteren tek ölçü değildir.

• Nüfus planlaması konusunda Fransa, ABD, Almanya gibi ülkeler samimi değildir. Çünkü bu ülkeler doğum ve göç gibi vasıtalarla kendi nüfuslarını arttırmaya çalış-maktadırlar.

• Nüfus artışına uygun iş şartları için yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz fazlasıyla mevcuttur. Artık bunları işleyecek teknik imkânlardan da yoksun değiliz.

• Doğum kontrolü için verilen hap ve aletlerin kadın organizması ve ruhi yapısı için pek çok zararları vardır.

• Nüfus planlamasında amaç doğum hızını azaltmak mı, yoksa yeni doğacak çocuklara geçim imkânları sağlamak mı olmalıdır? Türkiye tabiatı hangisine elverişlidir? Unutmayalım ki bugün tüketici denen genç kollar kısa süre içinde yarın üretici olacaktır. Ayrıca çocuk sayısının fazla olması ana ve babayı çalışmaya ve tasarrufa teşvik edecek, hatta ailenin moralini yükseltecektir. Demek ki bazı ülkeler için nüfus artışı ekonomik yönden olumsuz değil, belki de olumlu bir etkendir. Bu bakımdan nüfus planlaması konusunda bizim daha çok, pek çok düşünmemiz gerekir. Bugün gelişmişliği ve refahı, bir toplumda fert başına düşen gelirin artmasıyla tanımlamak meyli çoktan iflâs etmiştir.

Nüfus planlaması ve doğum kontrolünü savunanlar anladığımız kadarıyla bilimsel gerçeklerden ziyade dış ülkelerin empoze ettikleri bir takım fikirlere dayanmaktadırlar. Meselâ bugün Fransa ve Almanya nüfusu arttırıcı tedbirler almakta, nüfustaki yaşlıların oranının bir hayli artması ve genç nüfusun, hatta genel nüfusun gittikçe azalması yöneticileri paniğe düşürmektedir.

Sonra ailede çocuk sayısının tek olması, aile ve çocuk için ciddi problemlere yol açabilmektedir. Çocuksuz ailelerin ise, mutluluk yönünden oldukça sıkıntılı olduğu bilinmektedir.

Çeşitli ruhiyatçıların araştırmalarına göre, ailede 3 veya 4 çocuk olması halinde, çocuğun ruhî gelişmesi için en uygun ortam sağlanmış olabilmektedir.

Ayrıca, çocuk sayısı fazla olan aileler daha üretken olmakta ve gerek çocukları için gerekse ülke ekonomisi için daha çok fayda sağlanmaktadır. Bu yüzden, nüfusun artması zaten milli gelirde de artış yapmakta, kişi başına düşen pay eksilmemektedir.

Son bir nokta da bugün uygulanan nüfus planlamasının, ülkemizde dengesizliğe yol açtığıdır. Gelişmemiş, fakir yörelerde ve köylerde aileler fazla çocuk yapmakta, buna karşılık kabiliyetli, iyi yetişmiş ve maddi durumları düzgün insanlar ise az çocukla yetinmektedir. Bu da yüksek kabiliyetli insanların yetişme yolunu kesmektedir.

Çocuk yetiştirmeye şartları uygun olan varlıklı insanlar ülkemizi bu imkândan mahrum etmemelidirler. Muhakkak ki az çocuk sahibi olmak önyargısından sıyrılarak, yetiştirebilecekleri kadar sayıda çocuk sahibi olmalıdırlar.

AİLEDE OTORİTE KİMDE OLMALI ?

Otoritenin kimde olduğunun bilinmediği ailede yetişen çocuklar, tam sorumluluk yüklenemiyorlar.

Aile içi ilişkiler konusundaki tartışmalardan biri de ailede reisin kim olacağıdır. Veya ailede otoritenin gerekli olup olmadığı konusudur.

Farklı vücut ve ruh yapılarıyla kadın ve erkek evlilikte bir bütünlük oluştururlar. Bu farklılıkların görev bölünmesinde göz önüne alınması tabidir.

Araştırmacı Pitts 'e göre; otoritenin kimde olduğunun bilinmesi gerekir ve otorite aile refahını sağlayan kişiye verilmelidir.

Yıllardır ideal aile tipi olarak gösterilen anne-baba otoritesinde eşitlik demek olan demokratik aile yapısı için, tanınmış Amerikalı psikolog Bronfenbrenner çeşitli araştırmalar yapmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, ailede disiplin veren kişi baba ise, erkek çocuklar iyi ve sorumlu yetişmektedir. En bağımlı (serbest hareket edemeyen. ebeveynine çok sık muhtaç olan) ve üstelik kendisine en az güvenilebilen gençler, ailelerinde anne ve babaları eşit otoriteye sahip olanlardır. Bu gençlerin ailelerinde anne veya babanın egemenliği söz konusu değildir. Böyle aileler, girişim duyguları eksik, kararları için başkasından destek bekleyen gençlerin yetişmesine zemin hazırlamaktadır. Kısaca Bronfenbrenner 'e göre demokratik ailede yetişen gençler sorumluluklarını yeterince yüklenememektedirler.

Kutsal kitabımızı ve binlerce yıllık tarihi geçmiş toplumlardaki aileleri göz önüne alırsak ailenin başkanlığını erkeğin, kocanın, babanın yapması gerekliliği ağır basar.

Tabii babanın aile reisi olması demek aileyi etkileyen kararlar alırken annenin (reis yardımcısı) hiçbir fîkir beyan edemeyeceği anlamına gelmez. Anne, ailenin bir birim olarak çalışmasında çok önemli bir rol oynar.

Yazar Helen Andel erkek liderlerin psikolojik yapılarının uygunluğuna dikkati çekmektedir. Erkekler daha girişken, daha faal daha kararlı ve daha baskın oldukları için liderliğe daha yatkındırlar.

İdeal aile tipi demek olan sağlıklı ailede baba otoriter roldedir. Yani dışa karşı aileyi savunan, düzeni sağlayan, aile birliğini elinde tutan, gelir sağlayan kişidir. Her şeyden önce eşi ve çocukları için güven kaynağıdır. Çocuklar, babayı anneye göre daha güçlü, daha bilen, daha çok saygı uyandıran kişi olarak bilirler.

Anne ise çocuğun yanındadır. Şefkat doludur. İlgi ve sevgisini bebeğe tutarlı ve dengeli şekilde verebilir. Babanın yardımcısı, besleyen, büyüten, evde sıcaklık ve sevgi sağlayan kişidir.

Aile ortamı sıcaktır ve muhabbet doludur. Böyle ailede büyüyen çocuk sevmeyi öğrenir.

Anne otoriter rolde ise

Günümüzde kadın statüsü gittikçe değişmekte, daha çok aktif olmakta, çalışmaya yönelmekte ve adeta erkeksi rollere bürünmektedir. Böylece evde kadının hakim olduğu "anne tipi aile" ler gittikçe artmaktadır.

İlk bir yılında, annenin çocuğa karşı ilgi ve bakımı, desteği uygun doyum sağlayabilecek seviyede ise çocuk gelecek gelişim basamaklarını kolay aşar. Anne otoriter, erkek rolü üstlenmişse çocuğa yeterli duygusal doyumu sağlayamaz. Çocuk sevgi açlığı çeker. Bu eksikliğin etkileri hayatı boyunca sürer.

Cinsel kimlik 3-6 yaşlarında kız çocuklarının anneyi, erkek çocuklarının babayı benimsemesi ile gelişir. Babanın uygun erkek örneği olmadığı durumlarda erkek çocuğun bocalaması kaçınılmaz olur. Annenin kadınsı özellikler göstermeyişi de, kız çocuk için benzer bir güçlük doğurur. Erkek ve kadın kişiliklerinin ters yüz olup, yer değiştirdiği ailelerde, bütün çocukların kimlikleri etkilenecektir. Böyle ailelerin çocuklarında cinsel uyum bozukluklarının sık ortaya çıkması bu yüzdendir.

EVLİLİKTE SADAKAT

Evlilikte kaçamak yapanlar çok şeylerini kaybedebilirler: En başta eşini çocuklarını kendine saygısını saygınlığını belki işini ve kariyerini hatta hayatlarını...

Evlilikte mutlu olmak için en önde gelen unsur, güven ve sadakattir. Eşi aldatma öyle çıkmaz bir yoldur ki boşanmanın başta gelen sebebi ve gerekçesidir. Buna rağmen Batı ülkelerinde sık rastlanır. Maalesef ülkemizde de gerek medyanın ve özellikle televizyondaki pembe dizilerin etkisiyle, gerekse ailelerdeki çözülme yüzünden daha sık rastlanmaktadır.

Sadakatsizlik, yapanı ve eşini olduğu kadar belki başka bir eşi veya çifti de olumsuz etkiler. Çocuklar perişan olabilir. Menfi tesiri anne baba ile akrabalara bile yayılabilir.

Esas zararı ise yapan görür. İş verimi düşer, huzuru kalmaz. Hovardalık eden taraf dürüstlüğünü kaybeder ve içten içe kendisinin yalancı, sözüne güvenilmez ve vicdansız olduğunu düşünmeye başlar. İlişkisi sürekli olursa insafsız ve vicdansızın biri olup çıkar.

Kaçamak yapanlar çok şeyi kaybedebilirler. En başta eşini, çocuklarını, yuvasını, huzurunu, kendine saygısını, saygınlığını, belki işini ve kariyerini, hatta hayatlarını... Birkaç dakikalık bir zevk için her şeyi riske atmışlardır.

Niçin aldatma?

Çıkmaz yol olmasına rağmen insanlar niçin eşlerini aldatırlar? Cevabı kısa hazlar yaşamak içindir. Haz, mutluluktan farklıdır. Haz geçicidir, mutluluk ise uzun sürelidir. Hazzın içinde nefsilik vardır. Psikiyatrik tabirle altego ile hissedilir. Mutlulukta ise devamlı bir memnuniyet hali, hoşnutluk duygusu bütün benliğe hakimdir. Mutluluk, daha derinden yaşanır ve kalıcı bir duygudur. Mutlu kişi huzurludur, kendisiyle barışıktır.

Kimle aldatır?

Yapılan istatistikler aldatan kişinin çoğunlukla yakın çalışma çevresinden biriyle eşini aldattığını göstermektedir.

Suçlu kim?

Evliliğin sorumluluğu iki tarafça paylaşılır. Bu yüzden suçu tek tarafa yıkmak doğru olmaz. Karşılıklı sevgisizlik, ihmal ve vakit ayırmamak gibi birçok faktör işe karışır.

Kocasını aldatan birçok kadının derdini, ızdırabını dinledim. Gördüm ki genellikle ruhen ve hissen doyumsuz kadınlardır. Fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan tatmin olan bir hanım eşini aldatmaz. Hatta böyle bir ihaneti içinden bile geçirmez. Eşini de mutlu eder, ona doyum sağlar.

Ne yapılmalı?

• Evlilik, kadın ve erkek iki ferdin bütünlüğünden oluşur. Bu bütünlük her yönü kapsar. Bu yüzden sevgi iletişimini iyi kurmak gerekir. Karşı tarafla ilgilenmeli, problemlerine ortak olmalı, onu mutlu etmeye çalışmalıdır.

• İşyerinde makyajlı, parfümlü, güler yüzlü kadınlarla çalışan erkeklerin hanımları güler yüz ve yakınlığı eşlerine göstermeli ve onlara kapılmasının önüne geçmelidirler. Akşam eve geldiklerinde güler yüzle, özenle giyinmiş olarak onu karşılayan karısını görünce erkeğin içi mutlulukla dolacak, her gün bir an önce eve gelmek için can atacaktır.

• Erkeğin hanımına vakit ayırması şarttır. Eve elden geldiğince erken gelmeli, hafta sonlarını mutlaka eşiyle geçirmeye gayret etmelidir.

• Eşler bilmelidirler ki başkasında cazip gibi görünen özellikler, kendi eşlerinde de vardır. Hatta eşinin birçok üstünlükleri de mevcuttur. Yeter ki arada iyi iletişim kurulsun, karşılıklı sevgi ve saygı muhafaza edilsin.

Yine karı ve koca, eşlerini başkalarıyla kıyas etmemelidirler. Çünkü her şeyin özelliği farklıdır. Kendi eşlerinin üstün ve güzel yanlarını görüp, bununla mutlu olmaya ve ailelerini mutlu etmeye çalışmalıdırlar.

AİLEDE ŞİDDET

Eşler arası geçimsizliklerde "şiddet" önemli bir rol oynar. Erkeğin otoritesini kuramadığı zaman en sık başvurduğu silâh dayaktır. Toplumumuzda dayakla ilgili çok yanlış tutum ve kabullenmeler var.

Kimi erkekler, dayağın hakimiyet kurmada etkili bir araç olduğuna inanır. Dayağa iki durumda başvurulur:

Birisinde, kadının gerçekten kusuru vardır. Yerine getirmesi şart olan bir görevi ihmal etmiş veya kabul edilemez bir hata işlemiştir.

İkincisinde, erkek haklı olduğu bir nokta olmadığı halde sırf bir tartışmadan, öfkesinden ve duygusal davranışından dolayı eşini dövmüştür.

Biz her iki durumda da dayağın çözüm olmadığını, hem ondan çok daha etkili usullerin olduğunu, hem de dayağın çok olumsuz sonuçlar doğurduğunu söylüyoruz.

Kimi erkekler dayakla otorite kurar ve sürdürürler. Bazen de dayak ters teper, otoriteyi kırar. Kimi durumlarda ise, dayak etkili olur; ancak erkek sevgiyle değil, hep korkuyla ve nefretle hatırlanır. Kadın, erkeğini kızdırmamak, ağır hakarete uğramamak veya dayak yememek için istemeyerek saygı gösterir. "Ne yapayım, bu benim kaderim. Hem boşanıp da ne yapacağım? Beni kim alır? Bu kadar çocuktan sonra zaten bir yere gidemem. Onların hatırı için katlanmaya mecburum" diye düşünür.

Dayak konusunda her iki tarafın da büyük sorumlulukları var. Ama genelde ve öncelikle erkekler sorumlu. Allah'ın en değerli nimetlerinden birisi, kendilerine emanet edilen erkekler! Her şeyden önce şefkati sonsuz olan Rabbimiz, "şefkat kahramanı" olan kadınları sizlere emanet etmiş. Emanete hıyanet etmeyiniz. Emin ve güvenilir olunuz. Siz eşinizi her türlü kötülükten korumakla görevlisiniz. Başkasının zararlarına karşı göğsünüzü siper etmeniz gerekirken, nasıl olur da asıl zararı veren siz olursunuz? Birisi eşinize kötü söz söylese veya vursa, canınızı ortaya koyarcasına savaşmaz mısınız? Başkasına yasak olan bir şey nasıl olur da size serbest olabilir?

Amerikalıların üçte birinden fazlası, bir erkeği, hanımına veya bir kadın arkadaşına vururken gördüğünü söylemektedir. Bu sonuç ailede şiddet araştırması neticesinde anlaşılmıştır. 1000 kişi üzerinde yapılan anketten, aile içi şiddetle ilgili aşağıdaki neticeler çıkmıştır:

• Yüzde 19'u hırsızlığa veya aile fertlerinin hırsızlıktan dolayı birbirlerine hücum ettiklerine şahit olmuşlardır. Yüzde 34'ü de bir erkeğin bir kadını dövdüğünü görmüştür.

• Kadınların yüzde 14'ü kocası veya bir erkek arkadaşı tarafından dövüldüğünü itiraf etmiştir.

• Yüzde 88'i inanıyor ki: Bazı kişilerin dayak ve zorbalığı, çocukken evde yedikleri dayaktan veya evdeki dayak, saldırı gibi şiddet hareketlerine şahid olmaktan kaynaklanmaktadır.

• New Hampshire Üniversitesi'nden Sosyolog M. Straus başkanlığında 1975 ve 1985 yıllarında da bir araştırma yapılmıştı. Son araştırma neticeleri, eski neticelerle aynı mahiyeti taşımaktadır. Straus şöyle diyor: "Aile içindeki dayak, zorbalık gibi şiddet hareketleri, araştırmaların gösterdiğinden daha yaygındır ve anket neticelerinin iki mislidir." Yani çiftlerin yaklaşık yüzde 68'i, senede en az bir kere şiddetli kavga ediyor, erkek kadına dayak atıyor.

Evlilik aşkın şiddetlenmesidir, bitişi değil!

Hem dayakla sevgi bağdaşmaz. Evlilik öncesini veya evlilikteki ilk günlerinizi hatırlayın. Nasıl toz pembe ve mutlu bir evlilik düşlüyordunuz? Eşinizi nasıl sevdiğinizi söylüyordunuz? Onsuz dünya boş ve anlamsız gelmiyor muydu size? Peki değişen ne ki, onu üzüyor, acı veriyor, ağlatıyorsunuz? Yoksa siz de mi, "Evlilik, sevgi ve aşkın bitişidir" safsatasına inanıyorsunuz? Hayır! Yanılıyorsunuz. Evlilik, sevginin ileri bir aşaması, aşkın şiddetlenmesidir. Düşünün! Eşinizde ne kadar güzel huylar, meziyetler, hünerler var. Olumlu hareket onun başarısını, size karşı olan güvenini ve sevgisini arttırır; dayak ve hakaret meziyetlerini öldürür, şevkini kırar. "Beni sopalayan bir erkek için mi bunca sıkıntıya katlanıyorum" diye düşünür.

Dayak, şefkatle de bağdaşmaz. Kadın bazı bakımlardan zayıf ve erkeğin desteğine muhtaç bir şekilde yaratılmıştır. Ona şefkat etmelisiniz. Zaten yüreğiniz ona karşı şefkat ve merhamet hisleriyle doludur. Birkaç gün hasta olsa ne kadar üzülürsünüz. Acele doktora veya hastaneye yetiştirmek zorunda olduğunuz bir hadise yaşamış olabilirsiniz. O andaki duygularınızı düşünün. Belki kaç kez hiç üzmemeye ve hiç kırmamaya yemin etmiştiniz. Peki, bunca şefkat ettiğiniz bir varlığı, kendi elinizle incitmek, hele Rabbimizin birliğinin en güzel delili olan yüzüne vurmak, içinizdeki sımsıcak duygularla bağdaşır mı? Onun içli ağlayışı, titrek ve ürkek bakışları, üzerini ıslatan gözyaşları, çaresizliği, kimsesizliği yüreğinizi paralamıyor mu?

Hem dayak sizi yanlış tanıtır. Sizi, sevilen, aranan, varlığıyla mutlu olunan bir erkek değil, korkulan, ürkülen ve eve gelmesi bile istenmeyen bir erkek durumuna düşürür. Belki çok güzel huylarınız, çok üstün meziyetlerimiz vardır. Ama dayak atmanız sizin bu güzelliklerinizi perdeler, sizi yanlış tanıtır.

Dayak yerine, onu anlamaya çalışın. Bazı hatalarına sebep olan eksiklik ve aksaklıklar varsa onları tespit edip düzeltin. Konuşarak, teşvik ederek, ödüllendirerek onu ikna edin.

Temel haklarından mahrum etmeyin. Ama bazen fazladan vermeyi düşündüğünüz bir imkânı koz olarak kullanabilirsiniz. Nasıl ödül vermek bir yolsa, ondan mahrum etmek de bir usuldür. Söz gelişi, "Böyle olursa ben de gezi programını iptal ederim veya almayı düşündüğüm şu eşyayı almam" diyebilirsiniz.

Çünkü bazı olumlu davranışlar kadınlar tarafından istismar edilebiliyor. Kimi kadınlar, "Nasıl olsa bir şey yapmaz" diye sorumsuz davranabiliyorlar. Bu durumlarda zaman zaman surat asmak, memnuniyetsizliği belirtmek gerekebilir. Fakat şiddetin hiçbir zaman çözüm olmayacağı akıldan çıkarılmamalıdır.

Hanımlar! Eğer sonuç almak istiyorsanız, acı söz, hakaret, tartışma ve eşinizi incitmekle bir yere varamazsınız. Tatlı dilli olun. Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkardığına göre, eşiniz yılandan da mı kötü? Önce siz eşinize göstereceğiniz sevgi, saygı ile gönlünü fethedin. Onun isteklerini yerine getirerek kozlarını elinden alın. Siz gereken tavrı sergilerseniz, o hangi bahaneyle size zarar verecektir? Zaten siz onun istediği gibi davranırsanız, o da sizin isteklerinizi yerine getirecektir.

Erkekler! Siz de dayaktan medet ummayın. İsteklerinizi, zor ve baskıyla değil, tatlılıkla ve güzellikle yaptırın. Sevin, sevilin. Övün, takdir edin.

İşte o zaman aileniz gerçek bir cennete dönecektir.

KADININ KOCA ÜZERİNDEKİ HAKKI

3276 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eyeği kemiğinden yaratılmıştır. Eyeği kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara hayarhah olun."

Buhari, Nikah 79, Enbiya 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Rada 65, (1468); Tirmizi, Talak 12, (1188).

3277 - Amr İbnu'I-Ahvas (radıyalİahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kadınlara karşı hayırhah olun. Çünkü onlar sizin yanınızda esirler gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.''

Tirmizi, Tefsir Tevbe, (3087).

3278 - Hakim İbnu Mu'âviye babası Mu'âviye (radıyallahu anh)'den anlatıyor: "Ey Allah'ın Resülü! dedim, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?''

"Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hariç onu terk etmemen."

(Ebu Dâvud, Nikâh 42, (2142, 2143, 2144)

ERKEĞİN HANIMI ÜZERİNDEKİ HAKLARI

3267 - Hz. Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim."

Tirmizi, Rada' 10, (1159).

3268 - Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.''

Tirmizi, Radâ 10, (1161).

3269 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan râzı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler.''

3270 - Bir başka rivâyette şöyle denmiştir: "Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar -bir rivayette yatağa gelinceye kadar- kadına lânet okurlar.''

3271 - Bir başka rivâyette: "Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lânetler" denmiştir.

Buhari, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120 - 122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141).

3272 - Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü. dendi, hangi kadın daha hayırlıdır?''

"Kocası bakınca onu sürura garkeden, emredince itaat eden nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!" diye cevap verdi."

Nesâi, Nikâh 14 (6,68).

3273 - Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz."

Ebu Davud, Nikah 43, (2147).

3274 - Ebu Sa'id (radıyallahu anh) anlatıyor: "Safvân İbnu Muattâl (radıyallahu anh)'ın hanımı, yanında Safvân da bulunduğu bir anda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek:

"Ey Allah'ın Resülü, namaz kıldığım zaman kocam beni dövüyor, oruç tuttuğum zaman da orucumu bozduruyor, güneş doğuncaya kadar da sabah namazı kılmıyor!'' dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hanımının bu söyledikleri hakkında Safvân'a sordu. Safvân:

"Ey Allah'ın Resülü! "Namaz kıldığım zaman dövüyor '' sözüne gelince,

o zaman (bir rekatte uzun) iki sûre okuyor. Halbuki ben bunu yasakladım'' dedi. Resulullah kadına:

"İnsanlara tek surenin okunması yeterlidir '' buyurdu. Safvân devam etti:

"Oruç tuttuğum zaman bozduruyor '' sözüne gelince, "Hanımım oruç tutup duruyor. Ben gencim, hep sabredemiyorum." dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

"Bir kadın kocasının izni olmadan (nafile) oruç tutamaz!'' buyurdular.

Safvân devamla:

"Güneş doğuncaya kadar sabah namazı kılmadığım sözüne gelince, biz (gece çalışan) bir âileyiz, bunu herkes biliyor. (Sabaha yakın yatınca) güneş doğuncaya kadar uyanamıyoruz'' diye açıklama yaptı. Aleyhissalatu vesselam:

"Ey Safvân, uyanınca namazını kıl!" buyurdular."

Ebu Dâvud, Savm 74, (2459).

3275 - Ebu'I - Verd İbnu Sümâme anlatıyor: "Hz. Ali (radıyallahu anh) İbnu Ağyed'e dedi ki: "Sana kendimden ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) 'ın kızı Fâtıma (radıyallahu anhâ)'dan -ki o, babasına, ailesinin en sevgili olanı idi- bahsedeyim mi?''

"Evet, bahsedin!'' dedim. Bunun üzerine:

"Fâtıma radıyallahu anhâ değirmen çevirirdi; elinde yaralar meydana gelirdi. Kırba ile su taşırdı. Bu da boynunda yaralar açtı. Evi süpürüyordu. Üstü başı toz-toprak oldu. (Bu sıralarda) Rasûlüllah'a bir kısım köleler getirilmişti.. Fâtıma 'ya:

"Babana kadar gidip bir köle istesen!" dedim. Gitti. Aleyhisselâtu vesselâm'ın yanında bazılarının konuşmakta olduklarını gördü ve geri döndü. Ertesi gün Resulullah Fâtıma'ya gelerek:

"Kızım ihtiyacın ne idi?" diye sordu. Fâtıma süküt edip cevap vermedi. Ben araya girip:

"Ben anlatayım Ey Allah'ın Resülü!'' dedim ve açıkladım: "Fatıma'nın değirmen kullanmaktan elleri yara oldu, kırba ile su taşımaktan da omuzları incindi. Köleler gelince ben kendisine, size uğramasını, sizden bir hizmetçi istemesini ve böylece biraz rahata kavuşmasını söyledim. Bu açıklamam üzerine Resulullah:

"Ey Fatıma, Allah'tan kork, Allah'a olan farzlarını eda et, aileyin işlerini yap. Yatağına girince otuzüç kere sübhanallah, otuzüç kere elhamdülillah, otuzüç kere Allahuekber de. Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.." buyurdular. Fatıma (radıyallahu anha):

"Allah'dan ve Allah'ın Resulünden razıyım" dedi. Resulullah ona hizmetçi vermedi."

Buhari, Fedailul Ashab 9, Humus 6, Nafakat 6, 7, Da'avat 11; Müslim, 80, (2727); Tirmizi, Da'avat 24, (3405); Ebu Davud, Harac 20, (2988, 2989), Edeb 109, (5062, 5063).

6529 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesini emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim ve eğer bir erkek karısına kırmızı bir dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı bir dağa taş taşımayı emretseydi, uygun olan, kadının bu emri yerine getirmesidir."

6530 - Abdullah İbnu Ebi Evfa radıyallahu anh anlatıyor: "Hz. Muaz Şam'dan dönünce Resulullah aleyhissalatu vesselam'a secde etmişti. Aleyhissalatu vesselam hayretle : "Ey Muaz! Bu da ne?" dedi. O açıkladı: "Şam'a gitmiştim, onların reislerine ve patriklerine secde ettiklerine rastladım. İçimden, aynı şeyi size yapmak arzusu geçti." Aleyhissalatu vesselam, bunun üzerine: "Bunu yapmayın! Zira, şayet ben, bir kimseye, Allah'tan başkasına secde etmeyi emretseydim, kadına kocasına secde etmesini emrederdim. Muhammed'in nefsi elinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin ederim ki, bir kadın, kocasının hakkını eda etmedikçe Rabbinin hakkını da eda edemez. Kadın (deve sırtındaki) semere binmiş iken kocası nefsini talep edecek olsa, kadın bu isteğe mani olamaz."


 
  Bugün 7 ziyaretçi (9 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Hüseyin Küçük'ün Profili
Hüseyin Küçük'ün Facebook Profili
Profil Kartını Oluştur