HÜSEYİN KÜÇÜK
  TARİKATÇILIĞA BAKIŞ
 

       ÖNSÖZ.............................. 7

  1 - TASAVVUF ..................... 9

  2 - KABİR EHLİNDEN YARDIM......... 10

  3 - VESİLE VE TEVESSÜL 19

  4 - VELİ.................................. 23

  5 - EVLİYÂNIN YARDIMI ................... 26 

  6 - ŞEYHİN HİMMETİ 28

  7 - YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE DUA 29

  8 - OLAĞANDIŞI YOLLARLA YARDIM 30

       a - Gücün kaynağı....... 37

       b - Ruhanilerin hayatı 40

       c - Ölüm bir uykudur 42

  9 - MÜSLÜMANLARI BATIRAN ŞİRK 45

10 - ŞEHİTLERİN SAVAŞMASI........... 62

11 - GAİB ERENLERİ (rical'ül-gayb).... 64

12 - YÜCE VE SÜFLİ RUHLAR .............. 68

13 - KUR'AN'DA ELÇİLER 69

       a - Görevleri ................ 70

       b - Elçinin yetkisiz olduğu durumlar 71

14 - GAYBI BİLME.............. 72

15 - ŞEYHLERE VAHİY .. 82

16 - PEYGAMBERE VARİS OLMA......... 84

        a- Kerâmet .................. 85

        b- İstidrâc.................... 85

17 - MUCİZE.......................... 87

18 - KERÂMET ..................... 88

 

 

19 - İLM-İ LEDÜN - İLM-İ BATIN .... 91

       (Hızır Aleyhisselam'ın İlmi)

20 - KEŞF (Perdelerin Açılması) ............ 97

21 - FERASET ...................... 98

22 - İLHAM.......................... 102

      a - İsyankârlığı ilham   ......102

      b - Takvâyı ilham                                  105     

23 - ŞEFAAT ....................... 107

       a - Şeyhin Müridi Savunması  109

       b - Müridi Allah'a Takdim 110

24 - RABITA........................... 111

25 - İBADET.......................... 116

       a - Şirk............................ 121

       b - İstiâne..................... 123

26 - ALLAH’IN TECELLİ ETMESİ 125 

27 - GİYİM KUŞAM......... 128

28 - ŞEYH ÖĞRETMEN OLMALI 129

29 - İSLAMIN YAYILIŞI 130

30 - HADİS-İ ŞERİFLER 131

31 - MEZHEPLER .............. 135

32 - İCTİHAD...................... 136

33 - KUR'AN'A DÖNMEK 141

       a - Mucize..................... 142

       b - Hz. Muhammed'in Mucizesi 145

       c - Her Mümin Allah'ın Elçisine Varistir 146

       d - Zikir ......................... 149

       e - Medrese eğitimi . 151

SONUÇ..................................... 156

 

 

Her şeyimizi Allah'a borçluyuz. Allah ne ya­parsa güzelini yapar. Elçisi Muhammed'e, ailesine ve onu yürekten izleyenlere salat ve selam ol­sun.

ÖNSÖZ

Bir Şeyh Efendi ve etrafında yer alan hoca­ların bazı görüş­leri bana so­ruldu, yanlış buldum. Onlardan birine dedim ki; sizin bana ulaşan görüş­leri­nizde yanlış­lıklar buluyorum, bir araya gelelim de bunları bana izah edin. O da konuyu kendile­rine yazılı olarak iletmemi ve yapacak­ları bir hazır­lık­tan sonra görüşmemizin uygun olacağını söy­ledi. Bunun üzerine onlara bir yazı gön­derdim.

Altı ay sonra, başta Şeyh Efendi olmak üzere tarikatın ileri gelen ho­caları ile Şeyh Efendi'nin odasında buluştuk. O görüşmeyi küçük ilavelerle yazılı hale getirdim. Bu yazı büyük bir ilgi gördü. Elden ele dolaştı. Fotokopi ile çoğaltıldı. Bazı dergiler ve gazeteler kısmen veya tümüyle bastı­lar. Türkiye'de ve Avrupa'da bir kitapçık şeklinde yayımlayanlar oldu. Bunların sayısının yüzbinleri geçtiği tahmin edilmektedir.

Elinizdeki kitapçık o görüşmeye yeni ilaveler yapmak suretiyle hazır­lanmıştır. Bunun içeri­sinde bir değil, bir kaç şeyhin görüşü vardır. Şeyhlerin dışındakilerinin görüşleri ve bana zaman zaman yapılan itirazlar da kitap­çıkta yer almıştır.

İkinci baskı yeniden gözden geçirilmiş ve Müslümanları Batıran Şirk bölümüne küçük bir ilave yapılmıştır. Bu ilave, II. Abdulhamid'in ulema ile ilgili bazı söz ve tespitle­rini ve Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaş'ına girme kararı ile ilgili belgelerin

de yer alan bir kısım ifadeleri kapsamak­tadır.

Şeyhlerin görüşleri ŞEYH EFENDİ,  diğer­leri MÜRİT başlığı ile verilmiştir. Bunlara cevabımız BAYINDIR başlığını taşımaktadır.

Burada, Kur'an-ı Kerim'e açıkça aykırı gördü­ğümüz hususlara yer verdik. Kendimize ait bir söz söylememeye gayret ettik. Ayet-i keri­meleri ve yer yer hadis-i şerifleri konuşturmaya çalıştık. Ama ne yaparsak yapalım, insan eseri kusursuz olmuyor. Hatalarımızı gösterirseniz, düzelteceğimizi ve bunu okuyucuya inşaallah ilan edeceğimizi ifade etmek isterim.

Birinci baskı "Kur'an Işığında Tarikatçılık" adıyla çıkmıştı. Bu isim kitabın muhtevasını tam yansıtmadığından "Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış" diye değiştirilmiştir.

Bu çalışma yararlı olmuştur. Saplantıları­na ve men­faatlerine  esir olmayanlar, her fırsatta bunu ifade etmektedirler.

Cennet'e giden yol açıktır, Cehennem'e gi­den yol da açıktır. İnsanlara Cehenneme gitme hürri­yetini veren Allah Teâlâ olduğu için o yol tıkana­maz. Bizim yaptığımız sadece gelece­ğinden en­dişe duyanları Kur'an ile uyarmak ve bir öğüt ver­mektir.

Yüce Rabbim'den başarı niyaz ederim.

 

                           Doç. Dr. Abdülaziz BAYINDIR

 

1 - TASAVVUF*

MÜRİT- Her şeyden önce şunu öğrenelim. Sen tasav­vufu kabul edi­yor musun, etmi­yor musun?

BAYINDIR - Bu, tasavvuftan ne kastedil­diğine bağlıdır. Tasav­vuf, Kur’an ve Sünnete uygun olarak müslümanlığı yaşa­mak için bir hocanın et­rafında bir araya gelmekse bunu güzel ve faydalı bulurum.

Şeyh Efen­di bir öğ­retmen, bir yol gösterici, ör­nek bir insan olmaya çalışmalıdır. Ama tutar onu Allah ile kul arasında bir yere yerleştir­meye, onu bir vesile ve vasıta[1] kılmaya, onun ruhaniyetin­den yardım istemeye, ma­nevi him­metin­den yarar­lanmaya kalkışırsanız aşı­rıya kaçmış olur­sunuz. Bizim karşı çıktığımız bu aşırılıklardır. Kur’an ve sünnetin çizgisi dı­şına taşan aşırı­lıkları kim, hangi ad altında yaparsa yapsın kabul etmemiz söz konusu olamaz.

MÜRİT- Bizim tasavvuf anlayı­şımızı sana oku­yayım. İmam Rabbanî Haz­retleri Mektûbât’ında şöyle bu­yuruyor:

“Şunu bil ki, şeriatın üç bölümü vardır; ilim, amel ve ihlas. Bu üç bö­lümün hepsi gerçekleş­medikçe şe­riat gerçekleşmez. Şe­riat gerçek­leşti mi, Hak Sübhanehû ve Teâlâ’nın rı­zasının ka­za­nıl­ması da gerçek­leşir. Bu rıza öyle bir şeydir ki, dünya ve ahiret mutluluklarının tama­mından üs­tün­dür. “Allah’ın bir rı­zası her şey­den büyüktür.” (Tevbe 9/72) Şe­riat, dünya ve ahiretin tüm mutlu­lukla­rını garantile­miş olmak­tadır. Şeriatın öte­sinde ihti­yaç karşılayacak bir istek kalmaz.

Tarikat ve hakikat ki, sufiler bun­larla öne çıkmışlardır, üçüncü bö­lümü oluşturan ihlası ol­gun­laş­tırma hususunda şe­riatın emrinde­dir­ler. Bu iki şeyden her birinin gayesi şeri­atı mükem­mel­leştir­mektir. Şeriatın ötesinde bir şey yok­tur[2].”

BAYINDIR - Bu tasavvuf anla­yışını kabul edebiliriz. Ama sizin ortaya koyduğunuz şeyler buna aykırıdır.

MÜRİT- Bizim ona aykırı bir şeyimiz yok­tur.

BAYINDIR - Bizim karşı çıktığımız, sadece Kur'an'a açıkca aykırı olan şeylerdir. Eğer bun­lar Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eş­‘ârî, Maturîdî gibi herhangi bir mezhebin görü­şüne aykırı ol­saydı bunu gö­zümüzde büyütüp sert tavır ortaya koymazdık. Mütevâtir olma­yan hadis-i şe­riflere[3] aykırı bul­saydık üzerinde  bu kadar durmaz­dık. Siz Kur­‘an-ı Ke­rim’in çok açık ifadelerine aykırı şeyler söy­lü­yorsu­nuz. Bunlar karşısında su­sarsak hesap gü­nünün tek yetkilisi olan Allah’a, bunun hesabını ve­remeyiz.

2 - KABİR EHLİNDEN YARDIM*

Kabir ehli, kabirlerinde yatan ölülerdir.

MÜRİT- Şu hadisi kabul etme­diğini söylemiş­sin:

“İşlerinizde ne yapacağınızı şa­şırdığınızda kabir ehlinden yardım is­teyiniz[4].”

Bunun nesine karşı çıkıyorsu­n. Kabir ehlin­den yardım is­temek onlardan ibret almak demektir.

BAYINDIR - Öyleyse neden kabir ehlin­den ibret alın, denmiyor da onlardan yardım is­teyin deniyor. Hadis diye uydurul­muş o sö­zün Arap­çasında “ ” istiânede bulunun, yani yar­dım is­te­yin, ifadesi geçer. Halbuki Fatiha sure­sinde "Yalnız senden istiânede bu­lunuruz."  an­lamında  iy­yâke nestaîn, ” âyeti var­dır. Bu âyet, yardımı  tek bir yer­den, yani yalnız Allah’tan dilememiz gereğini ifade eder. O za­man yukarıdaki sözle bu âyet açıkca  çatışmıyor mu?

Fatihayı her namazda okuyup bu anlamı hep zih­nimizde diri tutmamızın bir sebebi yok mu­dur?

Yukarıdaki sözü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e mal edenlerin yanında yer almak size ağır gelmiyor mu? Hiç düşünmez misiniz, temel görevi Kur'an'ı anlatmak olan Hz. Muhammed'in Kur'an'a aykırı bir sözü olur mu? Sonra bu sözü Hz. Muhammed'den duyan yok. Onunla birlikte ya da ondan sonra yaşayanlardan böyle bir söz söylemiş olan yok. Bunu nakletmiş sahih bir hadis kitabı da yok. Bunların hiç biri yok.

Bunu size duyuralı çok oldu ama bu konuda siz de bir şey getiremediniz. Çünkü olmayan şey ge­tirile­mez.

MÜRİT- Aclûnî'nin Keşf'ül-Hafâ adlı kita­bında varya. Onun kitabında olması bizim için yeterlidir. Aclûnî büyük bir hadis alimidir. O da İbn-i Kemâl'in el-Erbaîn'inden almış.

BAYINDIR- Aclûnî bu eserini, halk ara­sında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız ola­nını ortaya koymak için yazmıştır. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma ha­dis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibn-i Hacer'in şu sözünü naklediyor: "Aslı olmayan hadisi kim nakletmişse   Buhârî'nin Sülasiyyat'ında  rivayet ettiği, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözü­nün kap­samına girer : "Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse Cehennem'de oturacağı yere hazırlansın.[5]"

Sonra alfabetik olarak hazırladığı kitabında hadislerin kaynaklarını veriyor. Ama bu sözle ilgili olarak sadece "İbn-i Kemal Paşa'nın el-Erbaîn'inde böyle geçmiştir." ifadesini kullanıyor. İbn-i Kemal Paşa'nın bu eserine baktığı­mızda da hadis diye söylediği o söz için hiçbir kaynak gös­termediğini görüyoruz[6]. Bu sebeple aslı astarı olmayan bu sözü hadis diye nakle­denlerin "Cehennem'de oturacakları yere hazır­lanmaları" gerekir.

MÜRİT - Yaşayan bir insandan yardım is­temi­yor mu­yuz? Bir veli ölünce ruhu, kı­nından çıkmış kılınç gibi olur[7] ve daha çok yar­dım yapma imkanı elde eder. Bunlar bir çok tasarruf­larda bulunur­lar.

BAYINDIR - Yaşayan insandan yardım isteme  konusuna biraz sonra geleceğiz[8]. Ama veli ölünce ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olduğunun Kur’an’dan ve Sünnetten bir daya­nağı var mı­dır? Hz. Muhammed de öl­müş­tür. Onu hatırladığımızda ve kabrini ziya­ret etti­ği­mizde ona salat ve se­lam getiririz. Yani Allah’ın rahmeti ve ebedi mutluluk onun ol­sun deriz.  Böylece  Allah’tan, Peygam­beri­mize olan ikra­mını daha da artırmasını isteriz. Ama hiç bir du­amızda Hz. Muhammed'­den bir is­teğimiz olmaz. Çünkü o zaman Hı­ristiyanların Hz. İsa’ya yaptı­ğını biz Hz. Muhammed'e yap­mış oluruz ki; bu, yoldan çıkmaktan başka bir şey ol­maz.

Ölmüş bir velinin daha çok tasarrufta bulun­du­ğunu, yani daha çok iş çevirebildiğini ifade etti­niz. Bu konuda dayanağınız ne­dir?

MÜRİT- Bir veli ölünce ruhunun kı­nından çık­mış kılınç gibi olduğunu söyleyen bazı büyük alimler var.

BAYINDIR - Ama her şeyi bilen Allah’ın kita­bında bunun böyle olmadığına dair açık âyetler var­dır.

Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyen­le­rinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer 39/42)

Bu âyete göre Allah, ölüle­rin ruhunu, belli bir yerde, berzah ale­minde tutmaktadır.

Kabirdekilerle ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle bu­yuruyor:

Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah di­le­diğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­remezsin.  (Fatır 35/22)

Hz. İsa aleyhisselamın ahirette yapacağı ko­nuşmayı veren şu âyet üze­rinde dü­şünmek ge­rekir.

“ ... İçlerinde bulunduğum sü­rece onlara şahittim. Beni vefat ettirince artık onlar üze­rine gö­zetle­yici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 5/117)

Büyük Peygamber Hz. İsa öl­dük­ten sonra ümme­tinden habersiz olu­yorsa, ölen bir veli­nin ruhunun kı­nından çıkmış kılınç gibi olması nasıl kabul edi­lebilir?

Herhalde şu âyet konuya nokta koyacaktır.

“Allah’ın berisinden[9] Kıyamete kadar  kendi­sine cevap vere­mi­yecek olana dua edenden daha sapık kim olabilir? Oy­saki bunlar onların du­asın­dan habersizdirler. (Ahqâf 46/5)

Bazı meâller, âyetlerde geçen dua kelimesini iba­det diye tercüme ederek garip bir tutum içine gir­mişlerdir. Mesela bu âyette dua ma­nasına iki ifade vardır. Bunlar  ve  kelimeleridir. Bu ke­lime­leri (ya'budu) ve   (ibadet) diye ter­cüme etmek doğru olmaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de o iki kelime de ge­çer. Her şeyi bilen ve yerli yerine ko­yan Allah dileseydi burada o kelimeleri kulla­nırdı. Örnek olarak Hasan Basri ÇANTAY'ın ayete nasıl meal verdiğine ba­ka­lım.

"Allah'ı bırakıp da kendisine kıyâmete kadar cevap vere­meye­cek kişiye (nesneye) tapmakta olan kimseden daha sapık kimdir? Halbuki bunlar, onların tapmalarından  da ha­bersizdir­ler[10] ."

Bu gibi mealleri okuyanlar, âyeti puta tapan­larla sınırlayacak ve yaşadığı hayatla ilgilen­dir­meyecektir.

Arapça tefsirlerde duanın ibadet manasına ol­duğu  ifade edilir. Bir Arap için böyle bir açık­la­maya ihti­yaç vardır. Çünkü Hz. Muhammed salla­lahu aleyhi vesellem şöyle bu­yurmuştur: “Dua ibadetin kendisi­dir.”[11] “Dua ibadetin iliğidir, özü­dür.”[12] Arap o açıklamayı okuyunca duanın ibadet demek olduğunu öğ­renmiş olur. Ama yu­karıdaki meali okuyan bir Türk'ün böyle bir şeyi öğ­renmesi imkansızdır. Bu bakımından Türkçe meal yapan­ların bu gibi hu­suslara dikkat et­mesi gerekir.

Bu mealde, âyet metninde geçen " = Allah'ın dunundan" ifadesi "Allah'ı bırakıp da..." şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme de yanlış anlamalara yolaçar. Yani bu tercümeden Allah'tan başkasına dua edenlerin Allah'ı büs­bütün devre dışı bıraktıkları anlaşılabilir. Halbuki Allah'tan başka velilere tutunanlar, on­ların hep Allah'a çok yakın olduğuna inanmış­lardır. Hiç bir kâfir veya müşrik, hiç bir gayri­müslim Allah'ın varlığını inkâr etmez. Ama Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından ve­rilmiş bir kısım aracıların olduğunu kabul ederek Allah'a boyun eğer gibi onlara da boyun eğer­ler.

Ateistler Allah'ı inkar ettiklerini söylerler ama başları daralınca Allah'a sığınırlar. Bu, onların in­karda samimi olmadıklarını gösterir.

MÜRİT-   Kabirlere giderek hastalıklarına şifa bulanlar var. Bunlar en güvenilir zatların ağzından anlatılıyor, ona ne diyeceksin?

BAYINDIR- Benim bu gibi konularda bir şey söylememe gerek yok. Çünkü okuduğumuz ayet­ler bunun olamayacağını haykırıyor.

MÜRİT- Bir değerli büyüğümüz bayram soh­betinde şöyle demiş:

"Benim bir hemşirem (kızkardeşim) vardı, yü­rüyemezdi. Adana'da o zaman bulunan bütün dok­torlara gittik, dışarıda hepsine gösterdik çare bu­lamadılar. Nihayet bize dediler ki, Toroslarda bir zatın türbesi var, hastayı götürün orada bir gece durdurun. Allah'ın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur. Biz artık her türlü tıbbî ümidimiz kesildikten sonra oraya annemle birlikte hemşiremi sırtımızda götürdük. Geceleyin hemşirem birden bir feryad etti. Annem, acaba aklına, şuuruna bir şey mi oluyor, korkuyor mu? diye hemen yanına fırladı. Hemşirem halâ bağırıyordu. "İyi oldum, iyi oldum, yürüyorum, aman Allah'ım" diye haykırı­yordu. Biz de hayretle yanına vardık. Sabahı beklemeden oradan döndük. Sırtımızda götürdü­ğümüz hemşirem yürüyerek eve geldi[13]."

Bu de­ğerli zatın sözü ve tecrübesi bizim için önemlidir. Bu konuda sen ne diyeceksin?

BAYINDIR- Kabir ehlinden yardım istenebile­ceği kabul edildikten sonra arkasından ister iste­mez böyle şeyler gelecektir. Hz. Muhammed sal­lallahu aleyhi ve sellem buyurmuyor mu ki, "İnsan ölünce ameli yani işi biter. Üç kişi bunun dışın­dadır. Sadaka-i câriyesi olan, yararlanılan bir ilim bırakan ve kendi için dua eden salih bir evladı olan[14]."

Sadaka-i câriye, cami, çeşme ve köprü gibi halkın yararlandığı şeylerdir. Bunlardan insanlar yararlandıkça bu şahsın işi devam etmiş olur ve onun sevabından alır.

Yararlanılan ilim de sadaka-i câriye gibidir. Yaptığı bir ilmî çalışmadan insanlar yararlanıyor­larsa bu şahsın işi o konuda devam ediyor de­mektir ve bunun sevabından yararlanır. Hayırlı evlat da böyledir. Bunların hepsi hayatta iken yaptıkları işlerin birer devamıdır. Yoksa insan ölünce yapacağı bir işi kalmaz.

Anlattığınız olayda "Allah'ın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur." diye bir söz geçti. Ölülerin diriler için duacı olmaları diye bir şey yoktur. Bu olabilseydi herkes hastasını Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin kabrine götürürdü. Her halde onun dua ve ruhaniyeti daha etkili olurdu.

Her türlü tıbbî ümidin kesilmesinden sonra bir ölünün kabrine gidip ondan şifa beklemek akıl kârı mıdır? Hiç düşünmez misiniz, dirilerin yapamadığı şeyi ölüler nasıl yapar?

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah diledi­ğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­re­mezsin.” (Fatır 35/22) 

Aslı astarı olmayan işleri halkın değer verdiği kişilerin yapması, üstelik iyi bir şey yapmış gibi tutup onu insanlara anlatması ne kötü.

MÜRİT- Ben bu zatın doğru söylediğine bütün kalbimle inanıyorum.  Sen şimdi bunun olma­dığını mı iddia ediyorsun?

BAYINDIR- Benimkisi bir iddia değildir, ayet ve hadislerin hükmüdür.

O hasta orada gerçekten şifa bulmuş olabilir. Ama bir ölünün şifaya vesile sayılması asla kabul edilemez. Dünyada sadece bu olay olmuyor ki, her türlü olaylar oluyor. Önemli olan bunların doğru yorumunu yapmaktır.

Aslında biz sırat köprüsünü bu dünyada geçi­yoruz. Yanlış bir yorum ayağımızı kaydırabilir. Mesela Kadirî tarikatına mensup kişiler vucutlarına şiş batırırlar. Bazıları bunu, o tarikata mahsus bir keramet sayar. Diğer taraftan Hintliler özel dini günlerinde vücutlarına kılıç saplarlar. Keser sapı kalınlığındaki kamışları bir yanaklarından sokup diğer yanaklarından çıkarırlar. Eğer Kadirilerinki kerâmet ise bunun mucize sayılması gerekir. Aslında her ikisinin de dinle bir ilgisi yoktur. Yanlış olan onu din ile ilgilendirmektir. Bu bir hipnoz ola­yıdır. Hipnoz sayesinde bazı ameliyatlar uyuş­turulmadan yapılıyor da hasta bundan dolayı bir acı hissetmiyor. Ben televizyonda bu şekilde bir açık beyin ameliyatı gördüm. Doktor ameliyatla meşgul iken hastaya, bir acı duyup duy­madığı soruluyor, o da gıdıklanma gibi bir şeyler hissettiğini ama acı duymadığnı söylüyordu.

MÜRİT-  Öyleyse kabrin başında şifa bulma olayını da izah et.

BAYINDIR-  Bakın Kur'an-ı Kerim'de şeytan çarpmasından bahsedilir. Şöyle buyurulur: "Faiz yiyenler, sersemliklerinden dolayı başka değil, sadece şeytan çarpmış kimseler gibi doğrulur­lar."(Bakara 2/275)

Şeytan çarpmış kimselerin nasıl doğrulduğu bilindiği için ayette bunun izahı yapılmamıştır. Şeytan çarpması elektrik çarpması gibi bir şeydir. İnsanı felç edebilir. Bazı organlar çalışamaz hale gelebilir. Tam doğrulamaz, yürüyemez, sersem gibi olur. Tıp buna çare bulamaz.

O hanımefendiyi de şeytan yani cin çarpmış olabilir. Çünkü şeytan cinlerin kâfir olanıdır.

Şeytan onların, bir kabir başına gelip, ölüden medet umduklarını görünce hastayı bırakmış ola­bilir. Çünkü şeytan tecrübesiyle bilir ki kabir başları insanların duygu yüklü oldukları yerlerdir.Onlar burada kolayca saptırılabilirler.

Şeytan insanı saptırmak için her yolu kullanır. Zira o, Allah'tan yetki alınca şöyle demişti:

İşte se­nin beni azgın­lığa uğ­ratmana karşılık andol­sun ki, ben de senin doğru yolun üze­rinde oturacağım.

Sonra önle­rinden arka­ların­dan, sağ­larından solların­danlara soku­lacağım. Sen de on­ların pek çoğunu artık sana şükreder bulamayacaksın." (Araf 7/16-17)

Mutlaka böyle olmuştur demiyorum ama bu kuvvetli bir ihtimaldir. Fakat o ölünün dua ve ru­haniyeti ile şifa bulmanın ihtimali yoktur.

Buna benzer konulara sık sık girilecektir. Vesile ve tevessül konusu da bunlardandır.

3 - VESİLE VE TEVESSÜL* 

Vesile, birini diğerine yaklaştıran şey, aracı; tevessül de bir şeyi vesile yapmak, aracı kılmak demektir.

Bazı tarikatlarda veli ve şeyh ruhları­nın Allah ile kul ara­sında vesile ve vasıta ol­duğu kabul edilerek dua sırasında onların ruhaniye­tinden yardım istenir.

ŞEYH EFENDİ - Sen vesileyi kabul etmi­yor­sun. Vesileye dair delilimiz vardır. Bir zatın göz­leri âmâ olmuştu. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme geldi, ona dua etmesini söy­ledi. O da ona, "Abdest al, iki rekat namaz kıl ve "Ya Rabbi  elçini ve­sile ede­rek senden şifa istiyo­rum.” diye dua et, buyurdu. O şahıs bu dua ile beraber “Ya Rabbi peygambe­rini hak­kımda şefaatçi kıl.” dedi. Bu sahih ha­distir. Bu hadisi kabul etmezsen biz de seni kabul etme­yiz.

BAYINDIR- Bu hadis-i şerif, hadis kitapla­rından Tirmîzî’de, İbn Mâce’de ve Ahmed b. Han­bel’in Müsned'inde geçer.

“Gözleri kör bir adam Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme gelir ve şöyle der:

- Allah’a dua et, bana şifa versin. Allah'ın elçisi buyurur ki,

-İstersen dua ederim, istersen durumuna sab­redersin daha iyi olur. Adam der ki;

- Dua et.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ona, güzelce abdest al­masını, iki rekat namaz kıl­masını ve şöyle dua etme­sini emreder: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygam­beri Muhammed ile birlikte sana yö­neliyorum.

- Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Al­lah’a yö­neldim. Ya Rabb! onu benim hakkımda şefaatçi kıl[15].”

Bu bir dua isteğidir. Her mümin başkası için dua edebilir. Burada Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lem o şahıs için dua etmeye söz ve­riyor ve onun da kendisiyle birlikte dua ederek şöyle demesini istiyor:

Nebi keli­mesinin başındaki bâ harf-i cerri yanıl­tıcı olabilir. Bu harf ilsâq anlamı verir. İlsaq yapış­tırmak ve bir şeyi öbürünün parçası haline getirmek demektir. Bu se­beple duanın doğru ma­nası şudur: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet  elçisi Muhammed ile birlikte sana yöneliyorum. 

Aksini düşünmek şu âyete aykırı olur:

"(Ya Muhammed) De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben ken­dime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim."  (Araf 7/188)

ŞEYH EFENDİ - Şu âyet hakkında ne diye­ceksin? Bu da tevessülün delilidir:

“...Eğer onlar kendilerine zulmet­tikleri zaman sana gelseler ve Al­lah’­tan bağışlanmayı dile­se­lerdi, Resul de onların bağış­lanması için dua et­seydi Allah’ın tevbeleri kabul ettiğini ve mer­hametli olduğunu gö­recek­lerdi.” (Nisa 4/64)

Onlar Hazreti Muhammed'e geli­yorlar, Hazreti Muhammed de Allah'tan onları bağışla­masını isti­yor. İşte insanlar da evliyaullaha ge­lir, onlar da Al­lah’ın onları bağışlamasını ister. Çünkü evli­ya Haz­reti Peygambe­rin varisi­dir. Peygamberin yap­tığını onlar da yaparlar.

BAYINDIR- Bilirsiniz, tevbe dönüş yap­mak, is­tiğ­far da bağış di­lemektir. Kişinin yap­tığı günah­tan pişmanlık duyup onu bir daha işle­memeye karar vermesi tevbedir. Allah’dan ba­ğış dilemesi de is­tiğfardır.

Bizde, Hıristiyanlar gibi günah çıkarma yoktur. Tevbe için bir hocanın yanına gitmek de gerek­mez.

Okuduğunuz âyet tevbe ve istiğfardan bah­sediyor. Yanlış bir iş yaptıkları zaman on­ların Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme gelmeleri, pişman olmaları demektir. Bu bir tevbedir. Allah'tan bağış dilemeleri de is­tiğ­fardır. Hz. Muhammed'in Allah'tan onları bağış­lamasını iste­mesi ise onlar için duada bulun­masıdır. Allah'ın Elçisinin duasını almak pek gü­zeldir. 

Burada bir aracılık sözko­nusu değildir. Allah'ın tevbeleri kabul ettiği ve çok merhametli olduğu zaten Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayetinde vurgu­lanmaktadır.

Ayetin tamamı şöyledir:

Biz ne elçi göndermişsek Allah’ın iz­niyle sırf kendisine boyun eğilsin diye göndermişiz­dir. Onlar kendi­lerini kötü duruma düşürdükle­rinde sana gel­seler ve Allah’dan bağış dileselerdi, Resul de onla­rın bağış­lanması için dua etseydi, Allah’ın tevbeleri kabul ettiğini ve ne kadar merha­metli olduğunu  elbette görürlerdi.” (Nisa 4/64)

ŞEYH EFENDİ - Siz ne derseniz deyin, biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm[16] hazerâtının ruhlarının vasıta ol­duğuna ina­nı­rız. Onların ruhaniyetinden istim­dâd eder, isti­ânede[17] bulu­nuruz.

BAYINDIR - Peki ya “iy­yâke nestaîn,  = yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5) âyeti ne­rede kaldı? Günde en az kırk kere niçin bu âyeti oku­yup duruyoruz?

Allah Teâlâ bir de şöyle buyuru­yor: Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıl­da­dığını biliriz. Biz ona şah dama­rından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Allah bize şah damarımızdan daha yakın oldu­ğuna göre velilerin ve büyük şeyhlerin ruhları nerede boş­luk buluyor da araya giri­yorlar?

ŞEYH EFENDİ - İlahiyat Fakültesinden iki kız talebe geldi ve bana aynı şeyi sordular. Dediler ki, “Allah bize şah damarı­mızdan daha yakın ol­duğuna göre neden şeyhler araya giriyor­lar?” Ben de dedim ki, “Siz Kur­‘an okuyor musunuz?” “Evet de­diler.” Dedim ki, “Kur’an’ı size kim oku­tu­yor?” “Kur’an hocası.” dediler. Allah size Kur’an hoca­sından daha yakın değil mi, ne­den o okutmu­yor da Kur’an öğrenmek için bir baş­kasına ihtiyaç du­yuyorsunuz? diye sordum, “Tamam, haklı­sın.” dediler.

BAYINDIR - Birisine Kur'an öğ­retmenin Allah ile kul arasında ara­cılık yapmakla ne ilgisi var? Bunun nesi tevessüldür? Bir başkasına bir şey öğreten herkes Allah ile kul arasında vesile kılın­mış mı olur?

Ben Kerim olan Allah'ın verdiği aklı, öncelikle dinimi anlamak için kullanmayı tercih ederim.

 

4-  VELİ

ŞEYH EFENDİ- Biz velilerden bahsediyo­ruz, sıradan insanlardan değil. Herkes Allah'ın velisi, hakiki Allah dostu olamaz. 

BAYINDIR-  Kim Allah'ın velisidir?

ŞEYH EFENDİ- İşte anlatıyorum dinle. Veli ol­manın başlangıcı kul ile Mevla arasına giren dü­şüncelerin, ve kulun, Allah'a olan yabancılı­ğının ortadan kaldırılmasıdır.

Mevlanın ikramıyla Allahü Teâlâ‘nın dışında kalan herşey sâlikin[18] gözünden silinir, Allah’tan başkasını görmez hale gelirse, fenafil­lah yani Allahü Teâlâ’da eriyip gitme adı verilen devlet hasıl olur ve ta­rikat hali sona erer. Böylece seyr-i ilallah yani Mevla’ya doğru olan manevi yürüyüş tamam­lanmış olur.

Bundan sonra seyr-i fillah (Allah'da yürü­yüş) denilen ispat makamına girilir ve kalbe sadece Allah (Celle celâluh) yerleşir. İşte bun­ları ka­zanan kişiye “veli”, yani ha­kiki Allah dostu demek doğru olur.

Nefsi emmare (sürekli kötülük emreden ne­fis) mutmain­neye dönü­şür; küfründen ve inka­rından vazge­çer. O Mevlasından, Mevlası da on­dan razı olur. Nefsin tabiatında bu­lunan iba­detlere karşı olan isteksizlik hali ortadan kal­kar[19].

BAYINDIR- Fenafil­lah'dan, seyr ilallah'dan ve seyr fillah'dan bahsediyor ve bunları önemli birer mertebe gibi gösteri­yorsu­nuz. Bunun Kur’an’da ve Sünnette bir delili var mıdır? Asr-ı Saadette[20] böyle bir şeyden bah­seden olmuş mudur?

Mevlaya doğru olan manevi yürüyüşün daha hayatta iken ta­mamlanmış olması ne ile açıklana­bilir? Her neyse. Şimdi bunlardan bah­setmek is­temiyorum. Allah fırsat verirse bunları bir başka görüşmede ele alırız.

Veli Allah dostu olduğuna göre, kendi dostu­nun kim olduğunu en iyi bilen Allah Teâlâdır. O, bu ko­nuda şöyle buyu­ruyor:

İyi bilin ki Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar üzülecek de değiller­dir. Bunlar inanmış olan ve takva ehli bulunan kimselerdir.” (Yunus 10/62-63)

Demek ki, inanıp takva ehli olanlar Allah’ın ve­lisidir.

Takva ehli olanların kimler ol­duğu da Bakara suresinin baş tara­fında bildirilmiştir. Bu âyetlere göre  Onlar gayba inanan, namaz kılan, kendi­le­rine verilen rı­zıktan yerli yerince harcayan, Hz. Muhammed'e ve on­dan önceki elçilere indirilen­e inanan, ahireti kesinkes kabul eden kimse­ler­dir.”(Bakara 2/2-4)

Kur’an’da veli tanımı bu iken siz niçin başka bir tanım yapıyorsunuz?

Veli, dost demektir. Karşıtı düş­mandır. Bütün müminler Allah’a dost yani Allah'ın velisidir.

Kimileri şeytanı da veli edinir. “Kim Allah’ın berisinde şey­tanı da veli edinirse doğrusu açık bir biçimde kaybetmiş olur.” (Nisa 4/119)

Dostluk karşılıklı olur. Mü’minler Al­lah’ın ve­lisi olduğu gibi Allah da mü­’minlerin ve­lisidir. Şeytan da ken­dini veli bilenlerin velisidir.

Allah mü’minlerin velisidir, on­ları karanlıklar­dan aydın­lığa çıka­rır. Allah’ı tanımazlık edenlerin ev­liyası da zorbalardır. Bun­lar onları aydınlık­tan ka­ranlık­lara sokarlar. Onlar cehen­nem­lik kimse­ler­dir. Orada de­vamlı kalacaklardır. “ (Bakara 2/257)

Allah’a andolsun ki, biz senden önceki toplu­luklara da elçiler­ göndermiştik. Ama şeytan onların yaptıkları işleri kendilerine güzel gös­termişti. O, bugün de onların ve­lisidir. Onlar için acıklı bir azap var­dır.” (Nahl 16/63)

Şeytanları inanmayanların evli­yası kıldık.” (Araf 7/27)

“Onlar Allah’ın berisinden şeytanları  kendi­le­rine evliya edindi­ler. Zannediyorlar ki, doğru yol­dadırlar.” (Araf 7/30)

Müminler birbirlerinin velisidir­ler.

Sakın ola mü’minler, mü’minlerin berisinden  kafirleri kendile­rine veli edinmesinler. Her kim böyle yapa­cak olursa artık Al­lah’tan hiç bir şey bekle­mesin. Ancak bunu onlardan korunmak için yap­mışsa o başka.” (Al-i İmran 3/28)

Bu konuda çok âyet vardır.

Dostluğun derece­leri olur. Öyle insanlar vardır ki, Allah'a iyi bir kul olmak için elinden geleni yapar; ma­lını, canını ve her şeyini onun yo­luna koyar. Tabii ki, Al­lah’ın böylelerine olan dostluğu fazla olur.

“Sana vahyettiğimiz Kitap ger­çeğin ta kendi­sidir. Kendin­den ön­ceki­leri de doğrulamaktadır. Allah kullarından, kesinkes haberdardır ve on­ları görmektedir.

Sonra bu Kitab’ı kullarımız için­den seçtikle­ri­mize bırak­tık. Onlar­dan kimi kendini yanlışa sü­rük­ler, kimi orta yolu tut­turur, kimi de Al­lah’ın iz­niyle hayırlarda öne geçmek için yarı­şır. İşte fazi­letin büyüğü budur. (Fatır 35/31-32)

Bu büyük fazileti elde edenler her zaman Allah’ı kendile­riyle be­ra­ber hissetmenin huzu­runu ve mutlu­lu­ğunu yaşarlar. Karşılaştıkları güç­lük­ler­i gözlerinde bü­yüt­mez, Al­lah’ın izniyle üstesinden ge­lecekle­rini bilir, Allah’a dayanarak yollarına de­vam ederler. Bunların sıkıntıları hep görünüştedir, içleri da­ralmaz.

 

5-EVLİYÂNIN YARDIMI*

ŞEYH EFENDİ- Abdülkadir Geylânî haz­retleri bir şiirle­rinde bu­yu­rurlar ki:

[21]

“Müri­dim ister doğuda olsun is­ter batıda

Hangi yerde olsa da yetişirim imdada”

BAYINDIR- Bu, Kur’an-ı kerimin çok sa­yıda âyetine açıkca ay­kı­rıdır.

Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hakimleri ya­pıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu­nuz..“ (Neml 27/62)

Güç yetirilemeyen konularda Allah’­dan baş­ka­sından yardım istenir, o da yardıma koşarsa ar­tık kim Allah’a sığınma ihti­yacı duyar?

ŞEYH EFENDİ - Sen Abdülkadir Geylani’ye inanmıyorsan se­ninle konuşaca­ğımız bir şey yok­tur.

BAYINDIR - Abdülkadir Geylaniye inanmak imanın şartlarından değil­dir ama Kur’an-ı Ke­rim’e inanmak gerekir.

Bana göre bu zat­larla ilgili bilgi­lerin çoğu uy­durma­dır. Yukarıdaki şiir o uy­durmalardan biridir. Allah’ın Pey­gam­beri için milyonlarca hadis uy­du­ranlar Abdülkadir Gey­lani için, Mevlânâ için, İmam Rabbânî için niye bir şey­ler uydurmasınlar ki?

 Ama Abdülkadir Geylani’nin kendisi gelip bu sözü söylese, bir bildiği vardır, demez te­reddüt­süz reddederiz. Çünkü biz ahi­rette Abdülkâdir Geylani’­den değil, Kur‘an’dan he­saba çekileceğiz.

 

 

6- ŞEYHİN HİMMETİ

Himmet Arapça'da bir işi yapmaya azmetmek ve güçlü bir kararlılık içinde olmak anlamlarına gelir. Türkçede ruhânî ve manevi yardım, kayırma ve lutuf anlamlarında kullanılır.

Tarikatlarda şeyhin müritlerine olağan dışı yol­larla yardımda bulunduğuna ve onların bazı sı­kıntılarını giderdiklerine inanılır.

MÜRİT- Sen şeyhin himmetini de mi kabul etmiyorsun. İster inan, ister inanma, şeyhimin himmeti sayesinde her yerde işlerim gayet iyi gi­diyor. Ben bunu görüyor ve yaşı­yorum.

BAYINDIR- Şeyhinizin himmeti derken onun size özel ilgi göstermesini kasdetmiyor­sunuz her halde. Kasdınız onun size  olan manevi yardı­mıdır, değil mi?

MÜRİT- Evet doğru. Mesela ben hacca git­ti­ğimde Arafat'tan inerken şeyhimin himmetini gör­düm. Halbu ki, o Türkiye'deydi. Arafat'tan o kadar kolay indim ki, Şeytanı da taşladıktan sonra sabah'ın sekizinde otelde idim.

BAYINDIR- Niye Allah’ın yardımı değil de "Şeyhinizin himmeti?”

MÜRİT- Şeyhimin Allah katındaki de­ğe­rin­den dolayı Allah onun müritlerine yar­dım edi­yor. 

BAYINDIR- Peki ya saat sekizden önce otele gelenlere kim himmet etti?

Bu konuda çok âyet geçti ama biraz da şu âyetler üzerinde düşünelim:

De ki, Allah’ın dışında kuruntu­sunu ettikle­rinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi­dermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.

Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablarına hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme­tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (İsrâ 17/56-57)

 Siz şeyhi­nizin ahirette size şefaat edeceğine de inanıyor­sunuz. Eğer şeyhler müritlerini hem dünyada hem de ahirette kur­ta­rabi­liyorlarsa onlar için şeyhlerini memnun etmek her şeyden önemli olur. Artık Allah’a yalvarma gereği orta­dan kalkar.

Bu batıl bir yoldur. Eğer hak yola gelmezseniz sonunuzun çok kötü olaca­ğından endişe ederim.

7- YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE

MÜRİT- Bazı büyük zatların yüzü suyu hür­metine duamızı kabul etme­sini Allah’tan is­temiyor mu­yuz? “Yarabbi Hz. Muhammed hakkı için veya ev­liya-i kiram, şehitler ve salih­ler hürmetine duamı kabul et.” diye dua etmi­yor muyuz?

BAYINDIR - Evet böyle dua edenler vardır. Bunlar Süleyman Çele­bi’nin mevlidi gibi kitaplarda da  yer alır. Ama böyle dua olmaz. Bu konuda Hanefî alim­ler­den İbn Eb’il-İzz şöyle diyor:

“Kişinin, Allah’tan başkasını du­asının kabulüne sebep kılması ve onunla tevessülde bu­lun­ması caiz değildir... O şöyle demek ister, “Fa­lanca senin salih kullarından olduğu için duamı kabul eyle.” Onun Allah‘ın salih kulu olma­sıyla berikinin du­ası arasında ne ilgi, ne bağlantı olabilir? Bu, duada taşkınlık yapmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Rabbinize için için ve yal­vararak dua edin. O, taşkınlık yapanları gerçekten sevmez.” (Araf 7/55)

Bu ve benzeri dualar, sonradan uydurul­muş­tur. Böyle bir dua ne Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemden, ne sahabiden, ne tabiînden, ne de imamların birinden ak­tarılmıştır. Allah onların hepsinden razı olsun. Bu, ancak cahille­rin ve bazı tarikatçıların yazdığı tılsımlarda bulunabilir[22].”

 

8- OLAĞANDIŞI YOLLARLA YARDIM

MÜRİT- İnsanlar birbirinden yardım istemezler mi? Bu da Allah’tan başkasından yardım iste­mek olmaz mı?

BAYINDIR- Yardımlaşmayı emreden çok sa­yıda âyet ve hadis-i şerif vardır. Ama herkes bilir ki, ruhanîlerden beklenen yardım farklıdır. Onlardan insanların güç yetiremediği konularda ve  olağandışı yollarla yardım istenir. Bu, ya bir kor­kudan kurtulmak veya bir isteğe kavuşmak için olur.

Mesela İstanbul'da Tuzla'da bindikleri otomo­bille sele kapılıp sürüklenenlerden biri, "Ya Seyyidenâ Hamza!" diye Hz. Hamza'yı yar­dıma çağırıyor[23]. Eğer bu zat orada bulunan kişi­leri yardıma çağırsaydı yadırganmazdı. Ya da her şeyi her an görüp gözeten Allah Teâlâ'dan yardım is­teseydi güzel bir şey yapmış olurdu. Ama o, İstanbul'dan binlerce kilometre uzaktaki kabrinde yatan Hz. Hamza'yı yardıma çağırıyor. Demek ki Hz. Hamza'nın çağrıyı işittiğine ve derhal oraya gelip kendisini kurtaracak güç ve kuvvete sahip olduğuna inanıyor. Yoksa dar zamanında Hz. Hamza'yı hatırlar mıydı? Demek ki, bu zat, Hz. Hamza'da bazı insan üstü sıfatların var olduğunu hayal ediyor. Bunlar hayat, ilim, semi, basar, irade ve kudret sıfatlarıdır.

Hayat dirilik demektir. Bu zat Hz. Hamza'yı diri saymasaydı yardıma çağırmazdı.

MÜRİT- Ama şehitler ölmez.

BAYINDIR- Doğru, şehitler ölmez. Ayette şöyle buyuruluyor:"Allah yolunda öldürülen­lere ölüler deme­yin, zira onlar di­ridirler, ama siz bunu anlayamazsınız."  (Bakara 154)

Bu, bizim anlayabileceğimiz bir dirilik değil­dir. Eğer anlayabileceğimiz  gibi olsaydı, Hz. Hamza'nın şehit olmasına Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem o kadar üzülür müydü? Çağırınca geliyorsa, zaman zaman onu çağırır ve ondan bazı şeyler is­terdi.

Abdullah b. Mes'ud diyor ki; Biz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Hz. Hamza'ya ağla­dığı kadar  bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cenazesinin ba­şında durdu ve sesli olarak hıçkıra hıçkıra ağ­ladı[24]."

Hz. Hamza'yı şehid eden Vahşî, yıllar sonra müslüman olunca Hz. Muhammed ondan kendi­sine görünmemesini istemişti[25].

Şehitler konusuna tekrar değineceğiz.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ölünce, Allah ondan razı olsun Hz. Ebubekr'in yaptığı önemli bir  konuşma vardır. Abdullah b. Abbas'ın bildirdiğine göre Hz. Ebubekr bu konuşmasında şöyle dedi:

"Bakın, sizden kim Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme kulluk ediyorsa işte Muhammed ölmüş­tür. Kim de Allah'a kulluk ediyorsa şüphesiz o di­ridir, ölmez. Allah Tealâ buyuruyor ki: "Muhammed sadece bir  elçidir. Ondan önce de nice  elçiler ge­lip geçmiştir. O ölür veya öldürü­lürse gerisin ge­riye mi döneceksiniz? Her kim geri­sin geriye dö­nerse, o Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükre­denlere mükafat verecektir." (Al-i İmrân 3/144) 

Abdullah b. Abbas diyor ki, " Ebubekr okuyuncaya kadar Allah Teâlâ'nın böyle bir âyet indirdiğini sanki hiç kimse bilmiyordu. Artık insanlar­dan kimi dinlesem bu âyeti okuyordu. Saîd b. el-Müseyyeb de bana, Ömer'in şöyle dediğini bil­dirdi: "Vallahi Ebubekr'in o âyeti okuduğunu işi­tince öyle oldum ki, kendimden geç­tim. Ayaklarım beni taşıyamaz oldu. Ayeti okuduğunu duyunca yere yığıldım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gerçekten öl­müştü[26]."

Şu iki âyet de Hz. Muhammed ile ilgilidir:

"Senden önce hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü olacaklardır?" (Enbiya 21/34)

"Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öle­cek­lerdir. "(Zümer 39/30)

Buna göre Hz. Hamza'nın anlayabileceğimiz manada diri olduğunu kim söyleyebilir?

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğu­nuzu bilir.

Allah'ın berisinden çağırdıkları ise bir şey ya­ratmazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.

 Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirile­ceklerini de bilemezler.  (Nahl 16/19-21)

Maalesef kendi kötü emellerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi alet edenler bile vardır. Bunlar, insanlar üzerinde kurdukları baskının devam etmesi için habire yalan ve iftira ile meşgul olurlar. Bunca âyete rağmen Hz Peygamberin sağ olduğunu ve onunla görüştüklerini ileri sürerek in­sanları saptırırlar. Hatta haşa onun, başmüfettiş gibi etrafındaki insanları teftiş ettiğini ve yaptığı hizmetleri denetlediğini iddia edenler dahi vardır. Evliya ölünce ruhu kınından çıkmış kılınç gibi olur, diyen veya bir kısım ruhanilerden yardım isteyen kişilerden başka ne beklenebilir?

Gözlerini hırs bürümüş bu insanların uslanması zor ama birazcık aklını kullananlar için Hz. Ömer'in şu sözünü naklet­mek isterim:

"İsterdim ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yaşasın da bizden sonra ölsün. Her ne kadar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ger­çekten ölmüş ise de Allah aranıza bir nur koymuş­tur, onunla hak yolu bulursunuz. Allah Muhammed'i de onunla hak yola sokmuştur[27]."

O nur Kur'an-ı Kerim'dir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de veda hutbesinde konuya değinerek şöyle buyur­muştur: 

"Aranızda, sıkı sarılırsanız artık sapıtmayaca­ğınız bir şey bıraktım, Allah'ın kitabını"[28].

İşte hak budur. "Hakkın  ötesi sapıklık de­ğildir de ya nedir?"  (Yunus 10/31-32)

Sözügeçen şahsın Hz. Hamza'da varsay­dığı sıfatların ikincisi ilim sıfatıdır. İlim, bilmek ve kav­ramak demektir. İnsanda da ilim sıfatı vardır ama bu, onun öğrenebildiği ve kavrayabildiği şeylerle sınırlıdır. Onları da zamanla unutur. Allah'ın ilmi sınırsızdır. O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar en doğru biçimde bilir ve asla unutmaz.

Istanbul'a hiç gelme­miş olan Hz. Hamza'nın çağrıldığı yere gelmesi için, olayın geçtiği İstanbul Ankara yolunun Tuzla'daki bölümünü bilmesi gerekir. Bu şahıs Hz. Hamza'nın bilgisinin, şüphesiz Allah Teâlâ'nın bilgisi gibi sınırsız olduğunu kabul etmez. Ama onu böyle bir yere çağırdığına göre Hz. Hamza'yı Allah Teâlâ'ın sınırsız bilgi­sinin bir bölümüne ortak saymış olur.

Üçüncü sıfat semi'dir. Semi', işitme gücüdür. Allah insana işitme gücü vermiştir, ama bu, belli mesafeden ve belli titreşimdeki seslerin işitilme­siyle sınırlıdır. Hele Hz. Hamza gibi ka­birde bulu­nanlara bir şey işittirmeye bizim gü­cümüz yetmez. Her şeyi işiten Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed'e hitaben şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah diledi­ğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­re­mezsin.” (Fatır 35/22) 

Allah her şeyi işitir. En gizli sesler, hareket­ler, içten yakarışlar ve her şey onun tarafından işitilir. Şimdi bu zat, İstanbul'dan, "Ya Seyyidena Hamza ! " dediği zaman Hz. Hamza'nın bu sesi işittiğini hayal ettiğine göre onu Allah'ın işitme sıfa­tına ortak etmiş olmaz mı? Çünkü bu şekilde bir işitme, Allah'tan başkası için sözkonusu değil­dir.

Dördüncü sıfat basar'dır. Basar, görme gücü demektir. İnsanlarda da görme gücü var­dır, ama bu çok sınırlıdır. Allah Teâlâ, en küçük şeyleri bile en ince ayrıntısına kadar görür.

Kilometrelerce uzakta, kabirde yatan birini yar­dıma çağıran kişi, onun kendini gördüğünü kabul etmiş olur. Yoksa onun durumunu nasıl kavrayıp yardım edebilir? Bu şekilde bir görme, yanlız Allah'a mahsus olduğun­dan bu şahıs Hz. Hamza'yı Allah'ın görme sı­fatına da or­tak saymış olur.

Beşincisi irade, altıncısı da kudret sıfatıdır. İrade, dilemek ve tercih etmektir.

Kudret de bir şeye güç yetirme anlamına gelir. İnsanın iradesi de kudreti de sınırlıdır. Ölünce bu konuda hiç bir şeyi kalmaz. Bu şa­hıs Hz. Hamzanın, kendi çağrısını kabul ettiğini ve gerekli yardımı yapabildiğini hayal ettiğine göre Hz. Hamza'ya bu iki sıfatı da vermektedir. Bu, olağan dışı bir irade ve kudret yakıştırma­sıdır. Bu an­lamda irade ve kudret sahibi tek varlık Allah Teâlâ'dır. Demek ki o şahıs Hz. Hamza'yı Allah'ın  bu iki sıfatına da ortak saymış olmaktadır.

"Hiç bir şey yaratamayan ama kendileri yara­tılmış olanı ortak mı sayıyorlar?

Oysa bunların onlara yardımda bulunmaya güçleri yetmez. Bunların kendilerine bile yar­dımı olmaz.

Onları doğru yola çağırırsanız, size uymaz­lar; çağırmanız da, susmanız da sizin için birdir.

Allah'ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.

Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırma­yın."

"Çünkü benim velim Kitabı indiren Allah'tır.  O, iyilere velilik eder."

"O'nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler."  (Araf 7/191-197)

“Belki kendilerine yardımları do­ku­nur diye Alla­h’ın berisinden tanrı­lar edindi­ler. Ama onların yar­dıma güçleri yetmez. Oysaki kendi­leri onlar için hazır as­kerdirler. “ (Yasin 36/74-75)

Kendilerine dayanak olsun diye, Allah'ın berisinden tanrılar edindiler.

Tam tersi; onlar bunların ibadetlerini tanıma­yacak ve bunlara düşman olacaklardır. (Meryem 19/81-82)

İşte şirk budur. Yani Allah'ın vermediği yetkileri, bir kısım varlıklarda veya ruhanîlerde var sayıp onlardan yardım istemek şirktir.  

 "De ki, Allah'ın berisinden çağırdıklarınıza ba­kın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir or­taklığı mı bulunuyor? Eğer doğru iseniz bu konuda  bana, bundan önce gelmiş bir kitap  veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım."

Allah’ın yakınından kendisine Kıyamete kadar cevap vere­miyecek olanı yardıma çağı­randan daha sa­pık kim olabilir? Oy­saki bunlar onla­rın çağrısından habersizdirler.“ (Ahqâf 46/4-5)

MÜRİT- Allah istese Hz. Hamza'ya bu özellik­leri veremez mi?

BAYINDIR-  Allah'ın gücü her şeye yeter ama Allah'ın gücü ile delil getirilmez. Bunca âyet varken Hz. Hamza'ya özel bir güç verildiğini kim iddia edebilir? Bakın, Allah'ın elçileri de dahil hepimiz Allah'ın kulu, yani kölesiyiz. Allah da bizim Rabbımız, yani Efendimizdir. Köle efendisi karşı­sında hiç bir yetkiye sahip değildir. Bu sebeple  elçiler de dahil hiç bir insanın Allah karşısında bir yetkisi olmaz. Allah'ın verdiği yetkiler olursa o başka. Hele yukarıdaki âyet­lerde olduğu gibi Allah'ın kimseye yetki verme­diğini açıkça belirttiği  bir konuda bazılarını yetkili saymak affedilemeye­cek bir suç olur.

MÜRİT- Ama bu zat, bir başka yerde Hz. Hamza'nın yardıma geldiğini bizzat görmüş. Diyor ki, "Cin diyebileceğim bir yaratık beni elimden tuttu ve götürmeye çalıştı. Çok bunal­dım. Birden istim­dad ile "Ya Hz. Hamza!" de­dim. O şanlı sa­habi benim davetime icabet etti ve adeta odanın içinde beliriverdi.. Cin   onu görünce korkudan geri geri gitti ve duvardan süzülerek gözden kay­boldu[29]."

BAYINDIR- Her dara düşene yardım eden Allah Teâlâ, demek ki, onun da sıkıntısını gide­rince, Hazreti Hamza'nın yardıma geldiğini sanı­yor. Yaşayan ya da ölmüş bir kişinin ru­haniyetin­den yardım iste­mek on­lara, Allah'ın vermediği bir yetkiyi vermeye kalkışmak olmaz mı?

"Şunu bilin ki, göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah'ındır. Allah'ın yakının­dan[30] bir takım ortak­lar çağıranlar neyin pe­şin­dedirler? Bunların peşine takıl­dığı belli bir ku­runtudan başka bir şey değildir. Onlarınkisi sa­dece saçmalamadır."  (Yunus 10/66)

 

a- Gücün kaynağı

MÜRİT- "Ya Seyyidenâ Hamza" diyerek Hz. Hamza'yı çağı­ran kişi  onun kendinden kaynakla­nan bir gücü olmadığını biliyor. Onun istediği Allah Teâlâ'nın yardıma Hz. Hamza'yı gön­dermesidir. Bunun Allah'tan  başkasını tanrı edinmekle ne il­gisi var?

BAYINDIR- O sözü inceleyelim:

1- O zat bir yerde diyor ki, "Büyük ve mu­kad­des ruhlardan istimdâd (yardım talebi) ola­bilir[31]."

Fakat her dara düşene yardım eden Rabbimiz şöyle buyuruyor:

"De ki: " Sizi karanın ve denizin ka­ranlıkla­rın­dan kurtaran kim­dir? Bundan bizi kurtarırsan şük­reden­lerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarır­sınız."

De ki: "Allah sizi ondan ve her sı­kıntıdan kur­tarır, sonra da ona ortak koşarsınız."  (En'am 6/63-64)

 2- Hz. Hamza'nın bu gücü Allah'tan aldığını hayal etmek neyi değiştirir?  Çünkü Hz. Hamza'nın elinde bir şey yoktur. Onun bu çağrı­dan haberi bile olmaz. Ahqaf Suresinin yukarıda meali verilen 4 ve 5. âyetleri bunun delilidir.

Müşrikler, tanrılarının gücünü Allah'tan aldı­ğını hayal ederlerdi. Ama bu, dayanaksız bir iddiaydı. Müşriklerle ilgili şu âyetleri biraz dü­şünmek gerekir.

"Desen ki: 'Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?' Onlar: 'Allah'tır!' di­yeceklerdir. Deki; 'O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?'

İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Hakkın  ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevrili­yor­sunuz?"  (Yunus 10/31-32)

Müşrikler Kabeyi tavaf ederken  şöyle der­lerdi:

 

"Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerî­kun huve lek temlikuhu ve mâ me­lek"

"Emret Allah'ım, Senin  hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetki­le­rinin de sahibi sensin."

Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar "Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Allah'ım, Senin  hiçbir ortağın yoktur." dediklerinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, "Yazıklar olsun size burada kesin, burada ke­sin." derdi[32].

Allah'ın vermediği bir yetkiyi putlarında var say­maları müşrik olmaları için yetiyordu. Puta bu yet­kiyi verenin Allah olduğunu söylemeleri bir şeyi değiştirmiyordu.

Ayette şöyle buyuruluyor:

"Allah'tan önce[33] öyle şeye tapıyorlar ki, Allah onun hakkında hiçbir kanıt indirmemiştir. Onunla ilgili kendilerinin de bir bilgisi yoktur. Zalimlerin yardımcısı olmaz."  (Hacc 22/71)

MÜRİT- Bu zat o çağrısından sonra "Adeta Hz. Hamza odada beliriverdi." diyor. Bir de şöyle bir hatırasını naklediyor: "Eski bir dostumun hanımı rahatsızdı. Çare aramadıkları yer kalmamıştı. İçinde Bedir savaşına katılan sahabilerin isimleri de bulunan bir dua mecmuasını vereyim diye kendilerine gittim. Geleceğimden kimsenin ha­beri yoktu.

Ben merdivenlerden çıkarken bacımız trans[34] halinde imiş. Cinler ona, "Hoca geliyor; fakat biz onun hakkından da geliriz" diyorlarmış. Kapıyı çaldım. Arkadaşım beni karşısında gö­rünce çok şaşırdı.

-"Bu dua mecmuasını bacımız üzerinde ta­şı­sın, mutlaka faydası olur, cinler yanına soku­lamaz­lar." dedim ve geçtim salona oturdum.

Sonra arkadaşım, bu dua mecmuasını ha­nımı­nın üzerine koymuş. Trans halindeki ba­cımız, "Nasıl, Hz. Hamza geldi diye kaçıyorsu­nuz de­ğilmi?" diye bağırmaya başlamış[35]."

Şimdi bütün bunlar yalan mı?

BAYINDIR- Bunlar yalan değil ama yan­lış. Hem o zatın, hem de o hanımın gözüne böyle bir şey gözükmüş olabilir. Ama bu sa­dece şeytanın bir oyunudur.

 

 

b-Ruhânîlerin hayatı

MÜRİT- Ben hâlâ tatmin olmuş değilim. Bildiğim kadarıyla beş çeşit hayat vardır.

Birincisi bizim hayatımızdır.

İkincisi Hz. Hızır ve İlyas aleyhimesselam'ın hayatıdır. Bir vakitte pek çok yerde bulunabilir­ler. İsterlerse bizim gibi yerler, içerler.

Üçüncüsü Hz. İdris ve İsa aleyhimesselâ­mın hayatıdır. Bu, melek hayatı gibi nurani bir hayattır.

Dördüncüsü şehitlerin hayatıdır.

Beşincisi kabirdekilerin hayatıdır.

Şehitler hayatlarını Allah yolunda feda ettik­leri için Allah da onlara berzah aleminde, dünya ha­yatına benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir ha­yat ihsan eder.   Onlar kendilerini ölmüş bil­mez, daha iyi bir yere gitmiş bilirler. Çok mutlu olurlar. İşte şehitlerin efendisi olan Hz. Hamza da böyle bir hayat yaşamaktadır. Kendine sı­ğınan insanları koruması, dünya ile ilgili işlerini görmesi ve gör­dürmesi mümkün olabilir[36].

BAYINDIR- Şehitlerin bir hayatı olduğu doğru, ama Allah Teâlâ, " Siz onu anlayamaz­sınız." de­diği halde anladığımızı iddia etmemiz nasıl bağış­lanabilir? Şehitlerle ilgili ayrı bir bö­lüm gelecektir.

Hz. Hamza'nın, kendine sığınanlara yardım edemeyeceği konusunda hala şüpheniz varsa lütfen yukarıdaki âyetleri bir daha, yavaş ya­vaş ve düşünerek okuyun. Eğer inanıyorsanız böyle bir şeyi aklınızın ucundan bile geçiremezsiniz.

MÜRİT- Bizim yaşadığımız hayat malum, onda bir ihtilaf yok. Şehitler konusu da anla­şıldı. Hayatın diğer üç çeşidi için ne diyeceksi­niz?

BAYINDIR- Soruyu benim sormam gere­kir. Siz, Hz. Hızır ve Hz. İlyas Hz. İdris ve Hz. İsa aley­himüsselâmın hâlâ hayatta olduklarını söylerken neye dayanıyorsunuz?

MÜRİT- Bunları ben kendim uydurmuyo­rum. Bunları söyleyen zat, böyle bir hayatın varlığını keşif sahibi evliyanın tevatür derece­sine varan gözlemine dayandırmaktadır.

BAYINDIR- Gayb ile ilgili bir konu, hiç bir ilmi değeri olmayan keşfe dayandırılamaz. Keşif konusu ayrıca gelecektir, ona girmiyorum. Adı geçen dört peygamberden yalnız Hz. İsa aleyhissela­mın şimdiki durumunu biliyoruz. Onu da şu ayetten anlıyoruz.

“ ... İçlerinde bulunduğum sü­rece onları gö­zeti­yordum. Beni vefat ettirince artık onlar üze­rine gö­zetle­yici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 5/117)

Burada Hz. İsa'nın vefat ettiği ve ümmetin­den habersiz olduğu bildiriliyor. Artık onun için de bir hayat çeşidi hayal etmenin gereği yoktur.

Hz. İsa henüz hayatta iken Allah Teâlâ ona şöyle demişti: "Ey İsâ, ben seni vefat ettireceğim, seni bana yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim..." (Al-i İmrân 3/55)

 

c- Ölüm bir uykudur

MÜRİT- Kabir hayatı konusunda ne diye­cek­sin?

BAYINDIR- Allah Teâlâ ölümü uykuya benze­terek şöyle buyuruyor: 

Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyen­le­rinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer 39/42)

Bu âyete göre Allah, ölüle­rin ruhunu, belli bir yerde tutmaktadır.

"Geceleyin sizi öldüren ve gündüzün ne yap­tığınızı bilen odur. Sonra belirli süre doluncaya kadar gündüzün  sizi kaldırır."  (En'am 6/60)

Kıyamet'in kelime anlamı kalkıştır. Öldükten sonraki dirilme yataktan kalkışa, Sura üflenmesi de kalk borusunun çalınmasına benzer. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Sura üflenmiştir. İşte o zaman kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler.

"Yazık oldu bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? diyeceklerdir." (Yasin 36/51-52)

Kur'an'a göre ölüm bir uyku, kabir bir uyuma yeri, öldükten sonra dirilme de uykudan uyan­ma­dan başka bir şey değildir. Hadis-i şeriflerde belirti­len kabir azabı da uykuda görülen kötü rüyalar gibi olmalıdır.

Uyuyan kişi, aradan ne kadar zaman geçti­ğini anlamaz. Ölenin durumu da aynıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de biri ölen, diğeri uyu­yanla ilgili iki örnek vardır.

Ashab-ı Kehf mağarada tam 309 yıl uyumuştu[37]. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuru­yor:

"Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" diye sordu. "Bir gün, belki de daha az kaldık" dediler." (Kehf 18/19)

Ölümle ilgili âyet de şudur:

"Şuna da bakmaz mısın[38]? O, tavanları çök­müş, duvarları üzerlerine yıkılmış bir kente uğradı da "Allah burayı ölümünden sonra nasıl dirilte­cek?" dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra kaldırdı ve "Ne kadar kal­dın?" diye sordu, o da  "Bir gün, belki de bir günden az." dedi. Allah buyurdu ki; "Yok, tam yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak­sana, bozulmamışlar bile. Bir de şu eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret yapalım diye bunu yaptık. Kemiklere bak, on­ları nasıl birleştirecek, sonra onlara et giydirece­ğiz." Bunlar apaçık belli olunca şöyle dedi; "Ben artık anladım ki, Allah'ın gücü gerçekten her şeye yeter." (Bakara 2/259)

Yüz sene ölü kalıp dirilen de 309 sene uy­kuda kalanlar da "Bir gün veya bir günden az." kaldık­larını sanıyor.

İşte kabir hayatını anlamak isteyenler bu âyetlerden ders alabilirler.

Uyuyan kişi, vücudundan nasıl habersizse ölü de habersizdir. Uyuyan kişinin ruhu gelip tekrar aynı bedene gireceği için bedeni diri kalı­yor. Ölenin ruhu geri dönmeyeceğinden bedeni ölüyor. Ahirette yeniden yaratılan bedene gelen ruh kendini uykudan uyanmış gibi hissediyor ve  "Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? " (Yasin 36/51-52) di­yor. Beden toprakta çürü­müş, yeniden yaratılmış, ama o bunun farkında değil. O, uyuyup uyandı­ğını zannediyor. Aradan geçen zamanın da far­kında değil. İşte ölüm bize bir uyku kadar, kıyamet de uykudan uyanmak kadar yakındır.

Uyku, ha­yatta bir kesinti değil, süreklilik için zorunlu bir dinlen­medir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kıyametteki kalkışın da dünya hayatının devamı gibi olacağını bildirmektedir:

"Her kul, ne üzere öldüyse o şekilde dirilti­lir[39]."

Veda Haccında birisi bineğinden düşmüş boynu kırılmıştı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, onu su ve sidr ile yıka­yın, iki parça bez içinde kefenleyin, koku sür­meyin ve başını örtmeyin. Çünkü Kıyamet günü telbiye[40] getirir durumda kaldırılacaktır[41]."

Bu hadis gerçekten düşündürücüdür. Burada o şahsın ölümünü ihramlı[42] bir hacının uyuması gibi saymıştır. İhramlı koku sürünmez, uyurken başını örtmez. Uykudan kalkınca telbiye getirir.

MÜRİT- O zaman kabrin cennet bahçele­rinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olmasını nasıl izah edebiliriz?

BAYINDIR-  Kabir hayatını rüyaya benzete­biliriz. Güzel rüya gören rüyanın hiç bitmemesini ister. Sıkıntılı rüya görenler  de uyanınca  iyi ki, rü­yaymış diye şük­rederler. Doğrusunu Allah bilir.

 

9- MÜSLÜMANLARI BATIRAN ŞİRK

MÜRİT- Yetmiş yıldır bu ülkede yeterli dini eği­tim yapılamadığı için hocalarımız bazı yan­lışlar yapabiliyor. Biliyorsunuz 1924'te şeriat kaldırıldı. Bütün yasalar batıdan alındı. Bir za­manlar din eğitimi tamamen yasaklandı. Ezan Türkçe okundu. Bunları uzatmak mümkün.

BAYINDIR- Bütün suçu başkasının üs­tüne at ve sen aradan çekil. Ne kolay bir yaklaşım tarzı! Yetmiş yıl önceki şartlara durup dururken mi ge­lindi? İslam alemi Birinci Dünya Savaşında batı karşısında niye kesin bir yenilgi aldı?

MÜRİT-  Bunun siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri bir çok sebebi var. Şimdi sen bunu da mı tarikatlara bağlıyacaksın?

BAYINDIR- Bunu tarikatlara bağlamak da ko­laya kaçmak olur. Bu yenilginin siyasi, sos­yal, ekonomik ve askeri sebeplerini uzmanla­rına bıra­kalım. Biz burada Kur'an'a uyma ye­rine Kur'an'ı kendimize uydurmadan bah­sediyoruz.

Kur'an'a taban tabana zıt nice sözler hadis diye ortaya atılabilmiş ve müslümanlar ara­sında kabul görmüştür. Şu söz onlardan biridir:

 “İşlerinizde ne yapacağınızı şa­şırdığınızda kabir ehlinden yardım is­teyiniz[43].”  Bu sözü hadis diye ortaya atan, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhülislamı İbn-i Kemal Paşazadedir. O, bu sözü hadis diye or­taya atmakla kalmamış, doğruluğunu ispat için fel­sefi izahlara girmiştir. Bu sebeple sıkıntımız ağırdır. Bu konu Kabir Ehlinden Yardım başlığı altında anlatılmıştı.

İslam alemi Kur'an'dan uzaklaşalı asırlar oluyor. Şeyhler gibi mezhep imamları da kutsal­laştırılmış, onların sözleri Kur'an ve sünnetin yerini almış ve müslümanlar Kur'an ve sünnet ışığında yeni fikirler üretmeyi büyük günahlar­dan sayar hale gelmiş­lerdir. Son bölümde, Kur'an'a Dönmek başlığı al­tında bu konuya da girilecektir.

Birinci Dünya Savaşı'ndaki kesin yenilgi bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Sizin o yetmiş yıllık uygulama diye tenkit ettiğiniz şeyler de bir sonuç­tur. Birinci Dünya Savaşında olan yenil­giyi bir as­keri yenilgi sayamak kolaycılık olur. O, kendine güvenini yitirmiş olan bir toplumun yenil­gisidir.

MÜRİT- Kendine güvenden ne anlıyorsunuz? Bir müslüman kendine değil, Allah'a güvenir. Yoksa Allah'a olan güven mi kayboldu?

BAYINDIR- Kendine güvenden maksadım, kişinin inandığı değerlere güvenmesi ve bu değerlerin kendine yüklediği görevi iyi bilmesidir. Bu çok önemlidir. Zaten inandığı değerlere güvenmeyenin imanı da olmaz.

MÜRİT- Bunu biraz daha açar mısınız?

BAYINDIR- Bakın, Hz. Muhammed Allah'ın Elçisi olduğunu söyleyince ona gülenler, deli diyenler, sihirbaz diyenler, onu alaya alanlar ve hakaret edenler olmuştu. Eğer, bu dav­ranışlar onun inandığı değerlere olan güvenini sarssaydı da bunun etkisiyle "Ya bunlar haklıysa?" de­seydi halkın içine çıkıp bir iş yapabilir miydi?

Ona salat ve selam olsun, Hz. Muhammed'in inandığı değerlere güvenmesi ve Allah'ın Elçisi olduğu konu­sunda kuşkuya düşmemesi için çok sayıda ayet inmiştir. Onlardan bir kısmı şöyledir:

"Hikmetle dolu Kur'an hakkı için

İşte sen, kesinkes elçi olarak görevlendirilmiş olanlardansın.

Dosdoğru bir yol üzerindesin." (Yasin36/2-4)

"Durma, öğüt ver; Rabbinin nimeti saye­sinde sen, ne bir kâhinsin ne de bir deli.

 Yoksa şöyle mi diyorlar: " O bir şairdir, başına gelecekleri bekliyoruz."

De ki: "Bekleyin, zaten ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."

Yoksa bunu kendilerine akılları mı em­rediyor. Ya da onlar azgın bir takım mı­dırlar?

Yoksa "Onu kendi uydurdu" mu diyor­lar? Hayır, aslında bunlar inanmıyorlar.

Öyleyse bunun dengi bir söz getirseler ya. Eğer doğruysalar (getirirler)". (Tur 52/29-34)

 

Nun; kalem ve yazdıkları şey hakkı için,

 Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli olamazsın.

Sana, tükenmek bilmeyen kesin bir ödül vardır.

Sen gerçekten büyük bir ahlaka sa­hipsin.

Yakında sen de görürsün, onlar da gö­rürler.

Deliliğin hanginizde olduğunu.

Doğrusu senin Rabbin, yolundan sa­panın kim olduğunu iyi bilir; o, yola gelenleri de çok iyi bilir.

O halde yalanlayanlara boyun eğme.

İstedikleri şudur: Keşke sen yağcılık yapsan da onlar da sana yağcılık yapsalar. (Nun  68/1-9)

Sen Rabbinin hükmüne katlan; balığın yuttuğu (Yunus) gibi olma, hani o nefesi  kesilmiş bir şekilde yakarmıştı.

Eğer ona Rabbinden bir nimet yetişmiş olma­saydı boş bir yere fena bir halde atılacaktı.

Ama Rabbi onu seçip iyilerden yaptı.

O inkar edenler, Kuran'ı dinledikleri zaman ner­deyse seni gözleriyle devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.

Oysaki Kuran, herkes için bir öğütten başka bir şey değildir. (Nûn 68/48-52)

Bu ayetler Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme daima güven tazeletiyordu. Kur'an-ı Kerim'de bu anlamda çok ayet vardır. Allah Teâlâ, geçmiş elçilerin karşılaştıkları sıkıntıları  Kur'an'da dile getirerek onu teselli etmiştir. Yoksa o büyük işi nasıl başarabilirdi?

Müslümanlar da hayatın her an değişen ve gelişen olayları karşısında kendilerine ve dinlerine olan güvenlerini taze tutabilmek için Kur'an'ı sık sık ve üzerinde düşünerek okumak zorundadırlar. Bunu yapmadıkları için inandıkları değerlere olan güvenleri azal­mış, nefislerini ıslah etme adına kendilerini hakir görmüşler, ama kimi şahısları da olduğundan bü­yük görmeye ve onlar için  hayali makamlar uy­durmaya koyulmuşlardır. Sonra da bu şahısların kendilerine manevi yardım yapacağına inanmış­lardır. Bu inanç, toplumu kanser gibi sarmış ve Birinci Dünya Savaşı'nda o koskoca gövdenin ta­rihe gömülme sebeplerinden olmuşur. Geride ka­lanlar, o yanlış inancın bağlıları olmaya devam etmektedirler.

Ayette şöyle buyurulur: "Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedimi artık onun önüne geçilemez. Zaten onların ondan başka bir koruyucuları da yoktur." (Ra'd 13/11)

MÜRİT-  Yönetimde bozulma olduğu doğru.

BAYINDIR- Bana göre asıl suç alimlerindir.  Onlar, Kur'an'ı anlayıp yaşadıkları çağı ona göre yorumlama yerine sırf eski alimlerin eserleri ile meşgul olmuşlardır. Eğer Kur'an'ı anlamak için uğraşsalardı zorunlu olarak Hadis-i şeriflerden de yeterince yararlanacaklardı. İşte o zaman eski alimlerin eserleri doğru anlaşılacak ve ufuk açıcı olacaktı. Çünkü müctehid islam alimlerinin yaptığı, kendi çağlarını Kur'an'a göre yorumlamaktan ibarettir.

Yaşadığı çağı Kur'an'a göre yorumlama zorunda olan bir âlim, çağının bilimsel, teknik ve sosyal gelişmelerini de iyi bilmek zorunda olur. Yapılacak yorumlar her kesi tatmin edeceğinden kimse bir başka arayış içinde olmazdı.

Ama onlar, şartlarını iyi bilmedikleri bir çağı yorumlamak için yazılan kitaplarla meşgul oldukları için o kitapları bile gereği gibi anlamaktan mahrum kalmışlardı. Böylece, Kur'an'a, sünnete ve çevresine kapalı, çağın gerisinde bir ilim anlayışı ile kendi intiharlarını hazırlamışlardır.

Sultan II. Abdulahmid'in bu konu ile ilgili çok acı hatıraları nakledilir.

Japon İmparatorluk ailesine mensup bir Prens, kendisini ziyarete gelir. İmparatorundan özel bir mektup getirir. Ondan İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini açıklayacak güçte bir dînî-ilmî heyet ister. Sultan, Japonya'da İslam'ın yayılması için maddi sahada mümkün olan her şeyi yapar ama İmparator'un istediği dinî-ilmî heyeti gönderemez. O, Sultan'ın içinde hicran olmuş bir hatıradır. Bunun sebebini şu cümlelerle ifade eder:

" Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim Japonlardan evvel kendi milletimin ve halife olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim..."

Sultan'a göre o alimlerin ilmî kudretleri kadar dünyayı algılama tarzları da İslam'ın geleceği üzerinde bu kadar büyük etki yapacak bir konuyu ele almaya ve sonuçlandırmaya müsait değildir. O, bunun sebebini şöyle açıklar:

" Japon İmparatorunun istediği müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbâlar da artk mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim-irfan kaynağı olmaktan mahrumdu..[44]"

MÜRİT- Öyleyse tarikatlara bu kadar yüklen­mek doğru olmaz. Alimlerin Kur'an'dan uzaklaştığı bir yerde tarikat mensuplarının yanlışları görmez­likten gelinebilir.

BAYINDIR- Allah'ın kabul etmeyeceği bir özrü biz kabul edemeyiz. Çünkü alim ve cahil ayırımı olmadan herkes, Kur'an'a  aykırı davranışlarının hesabını Allah'a verecektir. Alimlerin suçu tabii ki, daha ağırdır.

Kur'an'dan uzaklaşmak alimleri de zamanla hurafelere alıştırmış ve onların Kur'an'a temelden aykırı nice şeyleri normal görür hale gelmelerine sebep olmuştur. Buna, şu çarpıcı örneği verelim:

 Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi ile ilgili resmi belgelerde, savaşı kazanmak için Allah'ın yanında Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin de yardımı beklendiği görülmektedir. Sanki o, Allah'ın elçisi değildir de haşa, Allah'ın yanında ikinci bir tanrıdır. Sanki o, ölmemiştir de diridir. Sanki o, kendine yapılan çağrıları işitme, olayın geçtiği yeri görme ve istediğine istediği yardımı yapma yetkisine sahiptir[45]. 

Allah Teâlâ bu şekilde yardım bekleyenleri sapık sayıyor.

“Allah’ın berisinden[46] Kıyamete kadar  kendi­sine cevap vere­mi­yecek olanı çağırandan daha sapık kim olabilir? Oy­saki bunlar onların çağrısın­dan habersizdirler. (Ahqâf 46/5)

Şimdi belgelerdeki ifadelere bakalım:

a- Sultan Reşad'ın savaş ilanı ile ilgili beyan­nâmesinin son bölümünde yer alan ifadeler:

"...Hak ve adl bizde zulüm ve udvan düşman­larımızda olduğundan düşmanlarımızı kahretmek içün Cenab-ı âdil-i mutlakın inâyet-i samadâniyesi ve Peygamber-i zîşânımızın imdâd-ı maneviye­sinin bize yâr u yaver olacağında şüphe yoktur..,[47]"

Bu ifadeyi şöyle sadeleştirebiliriz:

" Biz haklı ve dürüst, düşmanlarımız ise zalim ve saldırgan olduğundan düşmanlarımızı yere sermek için adaleti şaşmaz olan Allah'ın yüce desteğinin ve şanlı Peygamberimizin manevi yardımının bize yar ve yardımcı olacağında şüphe yoktur..."

b-Başkumandan vekili[48] Enver Paşa'nın beyannamesi şu ifadelerle başlamaktadır:

"Allah'ın inayeti, Peygamberimizin imdâd-ı ruhâniyesi ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı kahredecekdir."

Beyannâme'nin orta kısımda şu ifadeler vardır:

"...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda peygamberimizin ve sahabe-i güzîn efendilerimi­zin ruhları uçuyor...[49]"

Bu ifadeler şöyle sadeleştirilebilir:

"Allah'ın desteği, Peygamberimizin ruhânî yar­dımı ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı yere serecektir.." "...Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamberimizin ve onun seçkin arkadaşlarının ruhları uçuyor.."

c- İslam ülkelerini cihada davet beyannamesi:

Bu beyanname Meclis-i Ali-i İlmî ((Yüksek ilim Kurulu) tarafından hazırlanmış ve Halife sıfatıyla Sultan Reşad tarafından imzalanmıştır. Beyannamenin altında en üst seviyeden toplam 34 alimin imzası da vardır. Bunların arasında üçü eski birisi görevde olmak üzere dört şeyhülislam ve Fetva Emini Ali Haydar Efendi de vardır. 

Beyannamenin dördüncü paragrafı şu ifade­lerle bitmektedir:

"... Dîn-i mübîn-i ilâhîsi namına cihada şitâbân olan müslimîni her bir hususta mazhar-ı fevz ve nusret buyuracağı inâyet ve eltâf-ı celîle-i samâ­dânîden mev'ûd ve şeriat-ı garrây-ı Ahmediyenin i'lây-ı şânı içün fedây-ı cân ve mal eyleyen üm­met-i nâciyesine zahîr ve destgîr olmak içün ru­hâniyet-i mukaddese-i nebeviyye hazır ve mev­cuddur."  

Beyannâme'nin son paragrafı da şöyledir:

" Ey mücâhidîn-i İslâm Cenab-ı Hakk'ın nusret ve inâyeti ve Nebiyy-i muhteremimizin meded-i ruhâniyetiyle a'dây-ı dîni kahr ve tedmîr ve kulûb-i müslimîni sermedî seâdetlerle tesrîr eylemeniz va'd-ı celîl-i İlâhî ile müeyyed ve mübeşşerdir[50]."

Bu ifadeleri şu şekilde sadeleştirebiliriz:

"Allah'ın açık dini adına hızla savaşa çıkan müslümanları her konuda başarılı kılıp yardım edeceğine onun yüce lutuflarıyla söz verilmiştir. Hz. Ahmed'in[51]  aydınlık şeriatını yüceltmek için canını ve malını feda eden ümmet-i nâciyesine[52] arka çıkıp elinden tutmak için Hz. Peygamberin muhakaddes  ruhu hazır ve mevcuttur..."

"... Ey İslam mücahitleri! Allah teâlâ'nın yardımı ve desteği, muhterem Peygamberimizin ruhaniye­tinin yardımı ile din düşmanlarını yere serip yok etmeniz ve müslümanların kalplerini sonsuz mutlu­luklarla sevindirmeniz Yüce Allah'ın verdiği söz ile teyid edilmiş ve müjdelenmiştir."

MÜRİT- Müslümanlar kafirlere karşı cihada çı­kıyorlar. Bu, Hz. Peygamberi memnun edecek bir davranıştır. Elbette o, ruhaniyetiyle müslümanlara yardım edecektir. Onun seçkin sahabelerinin ruh­larının müslümanların başları ucunda uçması da yadırganamaz. Çünkü bu savaşta sahabiler de yer almak isterler.

BAYINDIR- Eğer Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve onun seçkin arkadaşları hayatta olsaydı elbette bundan çok memnun olur ve müslümanların başarısı için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Ama artık onlar ölmüşlerdir. Bizim yapmamız gereken, kendi hayallerimize göre davranmayı bı­rakıp Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an-ı Kerim'e uymaktır. Allah Teâlâ kendinden başka­sının yardıma çağrılmasını Kur'an'da  şirk saymış ve kesinkes yasaklamıştır.

İşte böyle. Kuşkusuz Allah haktır ve O'ndan başkasını çağırmanız ise batıldır. (Hac 22/62)

Zaten Allah'tan başka yardıma çağrılan kim olursa olsun onun hiçbir şeye gücü yetmez.

İşte Rabbiniz olan Allah, hakimiyet onundur. Ondan başka çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. 

Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen Allah gibi, haber vermez.  (Fatır 35/13-14)

Allahtan başkasını olağan dışı yollarla yardıma çağırmak şirktir. Allah böylelerine yardım etmez.

 İnananlar ve imanlarını şirkle[53] bulandırma­yan­lar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturan­lar da onlar­dır.” (En’am 6/82)

Birinci Dünya Savaşı'nda müslümanlarla sa­vaşan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar da zafer için Allah'a dua etmiyorlar mıydı sanki. Ama onlar, hırıstiyan oldukları için Allah'ın yanında Hz. İsa'yı da yardıma çağırıyor­lardı. Öyleyse müslü­manlarla onların ne farkı kaldı? Üstelik onların elin­deki kitap bozulmuş, müslümanların Kur'an'ı hiç bozulmamıştır. Hem Kur'an'a göre Allah'tan baş­kasını yardıma çağır­mak, doğru yola girmişken ge­riye çevrilmek ve açık arazide şaşkına dönmektir.

De ki: Allah'ın berisinden bize ne bir fayda ne de za­rar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevirilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık araziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, "Bize gel." diye doğru yola çağıran arkadaşları da olmuş olsun. Onlara de ki, "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Bize verilmiş emir alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (En'am 6/71)

MÜRİT- Müslümanlar tarih boyunca çok ye­nilgi­ler almışlardır. Bu Allah'ın onları bir imtihanıdır. Nitekim Hz. Muhammed'in ordusu da Uhud sava­şında yenilmişti. Ama onun gayret­leriyle daha sonra durum lehlerine çevrilmişti.

BAYINDIR- Burada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir komutan olarak büyük gayret göstermiş ve durumu lehine çevirmeyi başarmıştır. Fakat  " Ben Allah'ın elçisiyim. Benim duam ve manevi desteğimle bu savaş kazanılır." dememiştir. Bütün savaşlarında, bir komutan olarak yapılabilecek her şeyi yapmıştır.

Yenilgi dedik ya, cephede yenilmek o kadar önemli değildir. Toparlanır düşmana daha büyük bir darbe vurabilirsiniz. Asıl ye­nilgi içten yenil­gidir. İşte o zaman yapacağınız bir şey olmaz.

Müslümanlar içten yenilmişlerdir. Onlar kendi siyasi, sosyal, iktisâdî askerî düzen­lerine olan güvenlerini çoktan yitirmişlerdir.  Bunların yerine batılı sis­temleri ikame etme çaba­ları hep bu güvensizli­ğin sonucudur. Bunu daha iyi anlamak isteyen­ler, müslümanların hararetle desteklediği okul­larda hangi sistemin öğretildiğine baksınlar. Büyük maddi imkanlarla desteklenip Avrupa'ya ve Amerika'ya gönderilen öğrenciler, hangi sis­temi öğrenmeye gidiyorlar? Kendi siste­mimizi öğretmek için harcadığımız çabayı bununla kı­yaslarsak korkunç bir fark ortaya çıkar. İşte bunlar Batı karşısında kafamızı dik tutmamızı en­gellemektedir.

MÜRİT- Sen tarikatlardan ne istiyorsun. Türkiye'de tarikatlar resmen kapalıdır.

BAYINDIR-  Halka mal olmuş sosyal bir kurumu resmen kapatmak işi bitirmez. Hurafeler yok ol­maz. Burada asıl iş ilim adamlarına düşer. Onlar halkı eğitmelidirler. Zihinler hurafelerden temizlen­meli ve doğru bilgilerle donatılmalıdır. İşte bu sa­hada yeterli çalışma yoktur. Halkımızın önemli bir bölümünün hurafelere kanmaları bundandır.  Bir de bu çalışmalar sürekli olmalıdır. Küçük bir ihmal, hurafelere kapı açmak olur.

MÜRİT- Bilgisi, sosyal ve ekonomik durumu iyi olan nice insan da bunlara katılmakta ve destek olmaktadır. Bu sizin tezinizi çürütmez mi?

BAYINDIR-  Bakın bu insanlar bir çok konuda bilgili olabilirler ama dinlerini iyi bilmedikleri için kandırılmaları kolay olur. Öyleyse herkese doğru din bilgisi vermek gerekir. Bu, dindar olanların hurafelere kanmalarını önler. Dinlerini yaşamak istemeyenler de hurafe ile doğru dini ayırarak hurafeye karşı çıkıyorum diye dindar insanları üzecek davranışlara girmezler.

MÜRİT- Şimdiye kadar gelmiş geçmiş bunca alim yanlış da sen mi doğrusun? Senin ilmin onla­rın ilimlerinden daha mı fazla?

BAYINDIR- İlmin fazlalığı veya noksanlığından çok o ilmi ne maksatla kullandığınız önemlidir. Eğer insanlar üzülecek veya size karşı gelecekler diye doğruları söylemezseniz ilminizin büyüklüğü verdiğiniz zararı artırmaktan başka bir işe yara­maz. Tanınmış bir alim bana şöyle dedi:

- Abdülaziz Bey, tasavvuf ve tarikat ko­nusu ile uğraşmayı bırak. Hurafe olmazsa ta­savvuf da olmaz.

Dedim ki;

- Bu hurafelerle mücadele etmek bizim temel görevimiz değil mi? Bunlar insanları şirke sok­mu­yor mu?

Dedi;

- Doğru; şirke sokuyor ama bunlar seni din­le­mezler, ıslah olmazlar.

Dedim;

- İnsanlar ıslah olmaz diye mücadeleyi bıra­kan bir  Allah elçisi var mı? Bizim örneğimiz on­lar değil mi?

Dedi;

- Tamam ama ben senin iyiliğin için söylüyorum. Sen gençsin, istikbalin parlak, bunlar ise çok güçlüdür. Sen bunlarla başa çıkamaz­sın. Senin geleceğini karartırlar.

Dedim;

- Benim bunlardan beklediğim bir şey yok ki. Ben Allah'a dayanıyorum, Allah'tan güçlüsü de yoktur.

Dedi;

- Ben senin için endişe ediyorum.

Dedim;

- Asıl ben sizin için endişe ediyorum. Sizin durumunuz cumartesi yasağını çiğneyen yahudi­lere karşı mücadeleden kaçınanların durumuna benziyor.

Bilindiği gibi Yahudilerde cumartesi günü av yasağı vardır. Davûd (a.s.) zamanında sahil kenti olan Eyle'de Yahudiler yaşıyordu. Yılın bir ayında her taraftan oraya ba­lıklar akın ediyor, balıkların çokluğundan neredeyse su görün­müyordu. O ayın dışında ise sadece cumartesi günleri balıklar geliyordu. Derken deniz kena­rında ha­vuzlar kazdılar ve arklar açtılar. Balıklar cumartesi günü havuz­lara doldu ve pazar günü onları avladılar. Kendilerince yasağı çiğneme­miş oldular. Cezalanacakla­rından korka korka balıklardan ya­rarlandılar. Zamanla evlatları ba­balarının yo­lundan gittiler. Mal mülk edindiler. Şehirden bu işi hoş karşılamayan bazı gruplar onları bundan vazgeçirmeye çalıştılarsa da vazgeçmediler. Dediler ki, "Ne zamandır biz bu işi yapıyoruz, bunun için Allah'tan hiçbir ceza gelmedi." Onlara denildi ki, "Aldanmayın, belki size bir azap gelir, yok olursu­nuz." Bun­lar bir sabah alçak maymunlar haline geldiler. Üç gün böyle yaşadılar, sonra he­lâk olup gittiler[54].

Bakara sûresinin 65 ve 66. âyetlerinde konu ile ilgili olarak şöyle buyurul­maktadır.

İçinizden cumartesi günü taşkınlık edenleri el­bette öğrenmişsinizdir. Onlara "Aşağılık maymun­lara dönün" demiştik.

Bunu yaptık ki, hem orada olanlar ve olmayan­lar için caydırıcı bir ceza, hem de sakınanlar  için  bir öğüt  olsun.

Bir bölük insan yasağı çiğneyenlerle müca­dele ederken, "Aralarından bir (başka) bölük şöyle di­yordu: "Allah'ın yok edeceği veya şid­detli azaba uğratacağı bir topluma niçin öğüt veriyorsunuz?" Öğüt verenlerin buna cevabı şöyle olmuştu: "Bu, Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilme­miz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar" 

Ayetler şöyle devam ediyor:

Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, Biz fe­nalıktan menedenleri kurtardık ve zalimleri, Allah' a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık.

Kendilerine edilen yasakları aşınca, onlara: "Aşağılık birer maymun olun" dedik." (Araf 7/165-166) 

Siz de bu mücadelede bana destek olacağınıza, suçlulara ilişmememi istiyorsunuz. Onların başına gelenlerin sizin başınıza da geleceğinden emin olabilir misiniz?

Dedi;

- Bilmem kardeşim, ben senin iyiliğini düşünü­yorum.

Dedim;

- Bakın, bir nefes alacak kadar ömrümün kaldığını bilsem, o bir nefesi bu gibi  yanlışları düzelt­mek için harcamak isterim.

Bu kitabın birinci baskısı yayınlandıktan sonra bu zat beni tebrik etti ve şöyle dedi:

"Büyük hizmet doğrusu. Böyle bir kitap yayınlamaya kimse cesaret edemez. Çok önemli bir işi başardın."

MÜRİT- Evet  bu konuda haklısınız. Bazı alimler bile bile mücade­leden kaçınıyorlar. Ama eskiden gerçek ilim sa­hipleri vardı.

BAYINDIR- Gerçek ilim sahibi olmak yet­mez. O ilmi yerli yerinde kullanmak da gerekir. Bu konuda Allah Teâlâ bize Hz. Ademi örnek veriyor. 

Onun öğretmeni bizzat Allah Teâlâ idi. Çünkü o, "Adem'e bütün isimleri öğretmiş ve on­ları (insanın yaratılmasından hoşlanmayan) meleklere göstere­rek  "Eğer doğruysanız bunların isim­lerini bana söyleyin" demişti.

Onlar da "Sen yücesin, bizim senin öğrettiğin­den başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz bilen de sensin hakîm olan da, demişlerdi.

Allah "Ey Adem onlara varlıkların adlarını bildir." dedi. Adem onların adlarını bildirince Allah şöyle buyurdu: "Ben size dememiş miydim ki, göklerde ve yerde görünmeyeni bilirim, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bi­lirim."  (Bakara 31-33)

Allah Hz. Adem'i ve eşini Cennete yerleş­tirmiş ve şeytanı göstererek;

"Bak Adem! Bu,  senin ve eşinin gerçek düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" demişti.

Ama şeytan ona vesvese verip: "Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? deyince[55] bu cazip teklif karşısında o her şeyi unuttu ve Adem ile Havva'dan "Her ikisi de o ağacın meyvasından yedi. Hemen ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla ör­tünmeye ko­yuldular. Adem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu  şaşırdı."  (Taha 20/121)

Hiçbir alim Hz. Adem'den daha iyi şartlara sa­hip olamaz. Ebediyet ağacı ve çökmesi ol­mayan saltanat arzusu nasıl Hz. Adem'i yanlışa sokmuş ve yolunu şaşırtmışsa ünlü olma ve dünyalık arzusu da nice alimi, yanlışa sokar ve yolunu şaşırtır. 

Gerçek ilim, helâl mala benzer. Helal malıyla kötülük yapanlar gibi ilmiyle halkı saptıranlar da vardır. Gerçek alim, doğru davranan, karşı koyulacağını bile bile doğruları söylemekten çekinme­yen ve yürekten davranan alimdir. Doğru­ları bilen çoktur ama söyleyen azdır. Yoksa bizim söylediklerimiz kimsenin bilmediği şeyler değil­dir.

MÜRİT-  Sen müslümanların Batı karşı­sında kesin yenilgiye uğradığını söyledin. Bir Batılıyı müslümandan üstün göremezsin. Allah Teâlâ, "Eğer inanıyorsanız en üstün sizsi­niz.[56]" buyur­muyor mu?

BAYINDIR- Batılıları müslümandan üstün gören de kim? Ben müslümanların müslümanlık­tan uzak­laştığından bahsediyorum. Madem gayrimüslimle­rin uydusu ha­line gelmişiz ve bir asırdan fazladır bu böyle devam ediyor, öyleyse bu işte bir yan­lışlık var. Okuduğun âyet yanlış olamaya­cağına göre yanlışlık bizim müslümanlığımızda olmalıdır. İçinde bulunduğu­muz durumu da Allah'ın bize verdiği bir ceza ola­rak kabul et­memiz gerekir.

Allah Teâlâ Kur'an'ı Kerim'de cezaya çarpı­lan kavimleri anlattıktan sonra şöyle buyuru­yor:

Sana anlattıklarımız, o ülkelerin başından ge­çenlerdir. Onlardan ayakta duranlar da var­dır, biçi­lip gitmiş olanlar da.

Biz onlara kötülük yapmadık, fakat onlar kendilerine kötülük yaptılar. Rabbinin buyruğu gelince, Allah'ın be­ri­sinden çağırdıkları tanrıları  onlara hiç bir iş gör­medi.  Onların kayıplarını artırmaktan başka bir şey yapamadılar.  (Hud 11/101-102)

Müslümanlar Allah'tan başkasından manevi yardım is­temeye devam ederlerse kurtuluşları mümkün olmaz.

MÜRİT-   Hep müşriklerle ilgili âyetleri örnek ve­riyorsun. Bu yaptığın doğru mu? Senin mu­hatap­ların müşrik değil ki, hepsi de müslüman.

BAYINDIR-  Kur'an'ın büyük bir bölümü şirkle ilgili âyetlerle doludur. Bu konuda sadece Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme müşriklerden olmamayı tenbihleyen şu âyet üzerinde düşünseniz bize hak verirsi­niz.

"Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra sa­kın seni onlardan çevirmesinler. Rabbine çağır, sakın ha! müşriklerden olma.  Allah'la beraber başka tanrıyı çağırma. O'ndan başka tanrı yoktur. Her şey yok olacak yalnız onun zatı kalacaktır. Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz. (Kasas 28/87-88)

Bu tenbih bizzat Hz. Muhammed'e yapıl­dığına göre bize hak vermeniz gerekir. Her müslümanın bu konuda birbirini daima uyarması gerekir.

Müslümanlar bugün layık oldukları konumda değillerse bunun ciddi sebepleri vardır. Çünkü Allah Teâlâ hiç bir topluluğu boşuna helak et­mez. Şu âyetler her şeyi ortaya koyuyor :

"Sizden önceki devirlerde yaşayanlardan biri­kimi olanlar, ortalıktaki kokuşmuşluğa karşı çıkmalı değiller miydi? Kendilerini kurtardığımız pek azı bunu yapmıştır.  O zalimler, kendilerine verilen  refahın peşine takıldılar  da suçlu  kim­seler oldular.

Yoksa senin Rabbin, halkı iyi duruma gel­miş­ken,  o ülkeleri  şirk [57] yüzünden helak edecek değildi ya?"  (Hud 11/116-117)

 

10-ŞEHİTLERİN SAVAŞMASI

MÜRİT- Peki savaşlara katılan şehit ruhları için ne diyeceksin? Bunu düşmanlar bile ka­bul edi­yor. Şehitler ölmediğine göre bu ola­maz mı? Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah yolunda öl­dürülen­lere ölüler deme­yin, zira onlar di­ridirler."  (Bakara 2/154)

BAYINDIR-  Ayetin sonunu da okuyun lütfen. Şehitlere büyük ik­ramı olan Allah Teâlâ buyuruyor ki, "..onlar diridirler ama siz bunu anla­yamazsınız." Allah'ın "anlaya­mazsınız."  dediği bir konuda akıl yü­rütmek, her şeyi bilen Allah'a karşı bilgiçlik taslamak olmaz mı?

Allah Teâlâ müslüman orduları şehitlerle değil, meleklerle des­tekler. Bedir savaşında bu olmuştur:

"Doğrusu siz Bedir'de düşkün bir du­rumda iken Allah size yardım etmişti. Allah'tan sakının ki şük­redebilesiniz.

O gün sen müminlere şunu diyor­dun: Rabbinizin, indirilmiş üç bin melekle yardım et­mesi size yetmez mi?"

Evet, yeter. Eğer sabreder ve sakı­nırsanız onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle yardım eder.

Allah bunu size, sırf bir müjde olsun ve böy­lece kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Yoksa zafer, ancak güçlü ve Hakim olan Allah katından olur."  (Al-i İmrân3/123-126)

 "O gün Rabbin meleklere şunu vah­yedi­yordu: "Ben sizinleyim, haydi inananlara destek olun; ben inkar edenlerin kalplerine korku salaca­ğım. Haydi vurun boyunların üstüne! Vurun onların her  parmağına."  (Enfal 8/12)

Bedir savaşına katılanlardandan Ebû Davud el-Mâzinî diyor ki, Bedir'de müşrik erkeklerden bi­rini vurmak için peşine düşmüştüm. Daha kılıcım boynuna inmeden başı yere düştü. Anladım ki, onu bir başkası öldürdü[58].

Bedir savaşında Ebu Cehil, Abdullah b. Mes'ûd'a şöyle demişti: "Bana öldürücü darbeyi sen mi vurdun yani? Bana bu darbeyi vuran, bütün gayretime rağmen mızrağımın ucu, atının tırnağına yetişmeyen kişi­dir[59]."

Kurtubî, yukarıdaki âyetle ilgili ola­rak şunu söylüyor: Düşman karşı­sında direnen ve Allah rızasını gözeten her ordunun yanına melekler gön­derilir ve onlarla birlikte savaşır­lar[60].

MÜRİT- Şehitler ölmediğine göre savaşlara niye katılmasınlar ki? Onların hayatını tam olarak anlayamazsak bir bölümünüde mi anla­yamayız?

BAYINDIR-  Böyle bir konuda konuşmak için ya Kur'an'a ya da sahih hadislere dayan­mak ge­rekir. Geçmiş  peygamberlerin veya eski­den şehit olmuş müminlerin ruhları­nın Hz. Muhammed ile veya ashabıyla birlikte savaşa katıldıklarına dair tek bir delil yoktur.

Şehitlerle ilgili olarak şöyle buyu­ru­luyor: ".. on­lar Rableri katında rızıklanmaktadırlar.

Allah kendilerine bol bol verdiği için sevinç­lidir­ler. Arkalarından  he­nüz kendilerine katıl­mamış olanlar hakkında korkulacak bir şey ol­ma­dığı ve onlar üzülmeyeceği  için  de mutlu­durlar.

Allah'ın nimetinden, onlara vere­ceği ikramiye­den, ve Allah'ın, mü­minlerin ecrini zayi etmiyece­ğinden ötürü de mutludurlar." (Al-i İmran 3/169-171)

İkramı bol olan Allah, kendi yolunda ölenleri di­ğer ölülerden ayırıp özel olarak ağırlıyor. Bunların sa­vaşa gönderildiğini kabul etmek için delil gerekir. Böyle bir delil olmadığına göre şehitlerin savaşlara katıl­dığını kabul edemeyiz. Çünkü âyet­lere göre savaşa katılanlar melek­lerdir.

11- GAİB ERENLERİ

      (rical'ül-gayb)

MÜRİT- Sen şimdi üçler, yedi­ler, kırklar, kutup­lar ve gavsları da mı kabul etmiyorsun?

Sen bilmez misin, velîlerin üstün vasıflı olanla­rına “evtâd” (direkler) denir. Onların üs­tünde “revâsî” (dağlar) vardır. Bir felaket za­manında kullar evtâd'a yönelir, evtâd da revâs­îye yönelir. Revâsî’yi kutup idare eder.

Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” denir. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr da haki­katine maz­hardır. Kutup ölünce onun yerini imam-ı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.

Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir.

Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınır­lar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı a’zam” lakabıyla ünlüdür.

Ancak bütün bu sığınma ve istimdâdlar, zahirde gavsa ise de ha­kikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teâlâ’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. “Gavs” olarak bilinenler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharıdırlar.

Bunlardan başka, sayıları bir ri­vayette se­kiz, diğer bir rivayette kırk olan “nücebâ” ile, sayıları on, ya da üçyüz olan “nukabâ” denilen ve in­san­ların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler vardır.

Genel olarak ricâlü’l-gayb ve gayb erenleri olarak anılan bu Hakk dostlarının makamı boş kalmaz. Ölenin yerine sırayla kendisinden sonraki yükseltilir[61].

BAYINDIR- Bu konuda bir dayanağınız var mı? Bunları neye dayandırıyorsunuz?

Bir de "Kutup en büyük velidir, bütün eren­lerin başıdır ve Allah'ın izniyle kâinatta tasarruf sahi­bidir" diyorsunuz. Bu tanımınız Mekke müşrikleri­nin Kabe'yi tavaf ederken, "Emret Allah'ım, Senin  hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin[62]." demeleri gibi olmuyor mu?

MÜRİT- Allah dünyanın cismânî düzenini sağ­lamak için bazı insanların bir takım görevler üstlen­mesini murâd ettiği gibi, alemdeki manevî ve ru­hanî düzenin korun­ması, hayırların temini, kötülük­lerin giderilmesi için de sevdiği bazı kul­larını görev­lendirmiştir. Bunlar bü­yük peygam­berlerin yerine, onlar­dan bedel[63] kişi­lerdir. “Allah’ın yeryü­zünü kendilerine musahhar kıl­dığı” kimseler olarak değer­lendirilmiştir. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ettiklerine inanılır[64].

BAYINDIR- Bunlar, “Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı” kimselerdir diyorsunuz. Ama ifade tarzınızdan buna pek inana­madığınız anlaşılıyor.

Musahhar kılma, belli bir hedefe doğru zorla sürükleme[65] demektir. Türkçe karşılığı boyun eğ­dirmektir.

Bütün varlıklara hâkim olan Allah şöyle bu­yu­ruyor:

"Denizi size musahhar kılan Allah'tır. İçinde gemilerin, buyru­ğuyla akıp gitmesi ve onun bol ver­gisin­den payınızı aramanız için. Belki şük­re­dersiniz..

"Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa on­ların hepsini size o musahhar kılmıştır. İşte bunda dü­şünenler takımı için esaslı dersler vardır."  (Câsiye 45/12-13)

Allah'ın musahhar kılması ile denizde, gök­lerde ve yerde ne varsa hepsinden yararlanı­rız. Bu, devletin bir köprü yaptırıp vatandaşın emrine sunmasına benzer.

Ayetlerde belirtilen şeyler bütün insanlara musahhar kılınmıştır. Bunlara karşılık Allah'ın bizden istediği ona şükretmektir. Bugün bu ni­metlerden gayrimüslimler daha çok yararlan­mak­tadırlar.

Siz musahhar kılma işini kimi şahıslara ta­nınmış bir üstünlük sayıyorsunuz. Bu, tıpkı önlerinden geçen ana yol üzerine köprü yapı­lan köy hal­kının durumuna benzer. Açılışa ge­len yetkili; "Bu köprüyü yapıp sizin emrinize sun­duk." dediği için, "Madem bu köprü emrimize verilmiştir, öyleyse onu kullandırma yetkisi köyün ağasınındır. Ağa köprüden geçişleri bir düzene bağlamalı, bizim yaylamıza teca­vüz eden komşu köyün halkını buradan geçirmeme­lidir." diye karar alıp uygu­lamaya geçmesine ben­zer. Bu karar kabul edi­lemez. Çünkü o köprü yal­nız o köyün değil, o yoldan geçen herkesin hiz­metine sunulmuş, herkese musahhar kılınmıştır. 

MÜRİT- Üçler, yediler, kırklar, kutuplar ve gavslar sıradan in­san­lar değil ki. bü­yük peygam­berlerin yerine, on­lar­dan bedel kişilerdir.

BAYINDIR- Madem öyle, hangi  peygam­bere "alemdeki manevî ve ruhanî düzenin ko­runması, hayırla­rın temini ve kötülüklerin gide­rilmesi" görevi verilmiştir?

İnsanlara sınırlı yetki veren Allah, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle emrediyor:

" De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından  hiçkimse kurta­ramaz. Ben O'ndan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, O'nun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

"Alemdeki manevî ve ruhanî dü­zenin korunması, hayırların temini ve kötülüklerin giderilmesi" yalnız ve yalnız Allah'ın elindedir. Bu konuda birilerini yetkili saymak şirk olur.

Eğer Hz. Muhammed'in gücü yetseydi kâfir­leri imana zorla­mak için her şeyi yapardı. Yüce Rabbımız bu konuda şöyle buyuruyor:

"Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince yeri delmeye veya göğe merdiven dayamağa gücün yetseydi  onlara bir mucize geti­rirdin. Eğer Allah dileseydi onları doğru yolda top­la­yıverirdi. Sakın ha, cahillerden olma." (En'am 6/35)

Mucize göstermek  elçinin elinde değildir. Allah ne zaman isterse muci­zeyi o zaman yaratır.

"And olsun ki, senden önce bir çok  elçi gönder­dik; onların kimini sana anlat­tık, kimini  de anlat­madık. Hiçbir  elçi, Allah'ın izni olma­dan bir mucize getiremez. Allah'ın buyruğu gelince iş ger­çekten biter. İşte o zaman, boşa uğraşanlar hüsranda kalırlar. " (Mümin 40/78)

12-YÜCE VE SÜFLİ RUHLAR

Yaşayan insanı kutsallaştırmak zordur ama iyi bir ad bırakarak ölmüş olan kolayca kutsallaştırı­labilir. İşte yüce ruhlar derken kastedilen bu gibi kişilerin ruhlarıdır. Bunlara âlî ve temiz ruhlar da denir. Kötülerin ruhları ise süflî ruhlardır. Bunlara habis ve şerîr ruhlar da denir. Şeytanlar bu kap­sama sokulur.

MÜRİT-  Bir hocamız bu ko­nuda şöyle di­yor:

"Âli ve temiz ruhlar insanlar için koruyuculuk vazifesi yaparken hâbis ve şerir ruhlar da insanlara zarar vermek için ellerinden gelen her­şeyi yaparlar. Bunlar, aynı zamanda insan­lara hasım ve düşmandırlar. Bütün şer­lerin ve kötü şerarelerin altında bunlar bulunurlar. Karakter, irade ve ruh bakımından zayıf insanları tesir altına alır ve kul­lanırlar[66].

BAYINDIR- Çok ağır bir iddia, hayır ve şer Allah'ın elindedir. Ama "Âli ve temiz ruhların insan­lar için koruyucu­luk vazifesi yaptığını, hâbis ve şerîr ruhların da insanlara zarar ver­mek için ellerinden gelen herşeyi ya­ptığını" söylemek, hayırı yüce ruhlardan, şerri de süflî ruhlardan beklemek olur.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Sana ne iyilik gelse Allah'tan gelir. Sana ne kötülük gelse kendinden gelir. Seni in­sanlara elçi olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter." (Nisa 4/79)

"De ki: Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim." (Araf 7/188)

Allah, göklerin ve yerin hakimdir. Onları koruma yetkisini kimseye vermemiştir. Her namazın sonunda okuduğumuz âyet'el-kürsîde şöyle buyuruluyor:"Onun hakimiyet alanı gökleri de kaplar yeri de. Her ikisini de korumak kendine ağır gelmez. O yücedir, uludur." (Bakara 2/255)

"De ki: Çocuk edinmemiş olan, hakimiyette ortağı olma­yan, acizlikten ötürü bir veliye ihtiyacı bulun­mayan Allah'a hamdolsun." O'nu bü­yükledikçe büyükle."  (İsra 17/111)

Demek ki, Allah'ın bir veliye ihti­yacı yok­muş.

Hayırları bir grup ruhaniden, şerleri de bir başka grup ruhaniden beklemek, hayır tanrıları ve şer tanrıları uyduranlara benzemek olur.

Şimdi Allah'ın elçileri ile ilgili âyetlere bakıp ho­canızın sözü üzerinde biraz zihin yoralım.

 

13- KUR'AN'DA ELÇİLER

    

Allah Teâlâ Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle buyuruyor:

Seni in­sanlara resul olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter." (Nisa 4/79)

Arapça'da bir sözü ve elçiliği yüklenen ki­şiye resul denir[67]. Bir fıkıh terimi ola­rak resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaş­tırmakla görevli kişidir[68].  Dini te­rim olarak da Allah'ın hüküm­lerini halka ulaştır­mak üzere görevlendirdiği insana resul denir[69]. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.

 

a- Görevleri

Allah Teâlâ elçilerinin görevini üç şekilde belir­lemiştir:

1) Emri yerine ulaştırma (tebliğ): Rabbımız şöyle buyuruyor: "Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?"  (Nahl 16/35)

"Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçili­ğini yapmamış olursun"  (Maide 5/67)

2) Emri açıklama (beyân):

Ayette şöyle buyuruluyor:

"Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkı­nın diliyle gönderdik ki, onlara açık açık an­latsın."  (İbrahim 14/4)

"Biz Kitabı sana, başka değil, sadece ayrılığa düştük­leri şeyi onlara açıklayasın ve bir de inanan kimselere yol gösterici ve rahmet olsun diye indir­dik." (Nahl 16/64)

3) Müjdeleme ve uyarma:

Bu konuda şöyle buyuruluyor:

"Biz  elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur,  ve onlar üzülmeye­ceklerdir."  (En'am 6/48)

"Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir."  (Sebe 34/28)

 

 b- Elçinin yetkisiz olduğu durumlar:

1) Elçinin koruma görevi yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Eğer yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir." (Şura 42/48)

2) Elçinin vekillik görevi yoktur. Ne halka karşı Allah'ın vekilliğini, ne de Allah'a karşı hal­kın vekilli­ğini yapar.

Vekilimiz Allah şöyle buyuruyor:

"Allah dile­seydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin." (En'am 6/107)

 "Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah'tır."   (Hud 11/12)

3) Elçi kimseyi yola getiremez. Bizi yoluna kabul eden Rabbımız şöyle buyuruyor:

"Sen, sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola getirir. Doğru yola girecekleri en iyi o bilir."  (Kasas 28/56)

Elçi sadece doğru yolu gösterir: Hz. Muhammed'e çok değer veren Allah şöyle buyu­ruyor:

"Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu göste­rir­sin."  (Şura 42/52)

4) Elçi baskı yapmaya yetkili değildir. İnsanlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan Allah şöyle buyu­ruyor:

"Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçü­sün.

Sen onların tepesine dikilecek değilsin."  (Ğaşiye 88/21-22)

5) Elçi kalpten geçen­leri bilmez. Şu âyetler onu gösteriyor.

"Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz bili­riz. Onlara iki defa azap ede­ceğiz; sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir." (Tevbe 9/101)

"Münafıkları gördüğün zaman kalıpları ho­şuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinler­sin. Onlar da­yalı odunlara ben­zerler. Her kopan gürültüyü kendilerine karşı sanırlar. İşte düşman onlardır. Onlardan sa­kın. Allah onları kah­retsin, nasıl dön­dürülüyorlar."  (Münafikûn 63/4)

6) Elçi gaybı bilmez, o sadece Allah'ın ken­dine vahyettiği şeyleri bilir.

"De ki: "Ben size, Allah'ın ha­zineleri yanım­dadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, "İşte ben bir meleğim." de demiyorum. Ben bana vah­yolu­nandan başkasına uymam." De ki: "Görenle görmeyen bir olur mu? Hiç zihninizi yormaz mısı­nız?" (En'am 6/50)

"De ki: "Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyi­lik yapmak isterdim ve bana kötülük de gelmezdi. Ben, inanan kesim için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başka bir şey değilim."  (Araf 7/188)

Peygamberler bu durumda ise ya veliler ne durumda olur?

14-  GAYBI BİLME

Gayb, duyulardan uzak olan ve kişinin hak­kında bilgisi olmayan şeye denir[70].

Toplam yıldız sayısının ne olduğu gibi Allah'tan başkasının bilemeye­ceği şeylere gayb-ı mutlak denir.

Bir başka kişinin bildiği şey gayb-ı mutlak ol­maz. Mesela içinizden ne geçtiğini ben bil­mem ama siz bilirsiniz. O, bana göre gayb olur, size göre olmaz.

Şeyhler gaybı bildiklerini iddia ederler. Hatta daha ileri giderek kıyametin ne zaman kopaca­ğını, yarın ne olacağını ve nerede ölece­ğini bildi­ğini söyleyenler bile vardır. Şimdi bu konuda Kur'an'ın nasıl hiçe sayıldığına bir ör­nek verelim:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Kıyamet saatinin bilgisi kuşkusuz Allah'ın kendisindedir. Yağmuru o indirir, dölyatakların­dakini o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haber­dardır." (Lokman 31/34)

Konuyla ilgili olarak Ahmed b. el-Mübârek şeyhi Abdülaziz ed-Debbağ'a soruyor:

"-Efendim zahir alimlerinden hadisçiler ve başkaları Kur'an'da Lokman suresinde geçen gaybla ilgili beş şeyi Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bilip bilemediği konusunda ihti­laf etmişlerdir.

Şöyle cevap veriyor:

- Gaybla ilgili bu beş şey nasıl Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize meçhul kalır? Onun ümmetinden tasarrufa yet­kili[71] birinin ta­sarrufta bulunabilmesi için mutlaka bu beş şeyi bilmesi gerekir[72]."

Demek ki, bunlar yarın ne olacağını, nerede öleceklerini ve kıyametin ne zaman kopacağını bi­liyorlar. O zaman yukarıdaki ayeti, haşa hüküm­süz sayıyorlar. Şimdi bir de şu ayetlere bakalım:

"Sana, kıyametten soruyorlar, "Ne zaman demir atacak?" diye. De ki; onun bilgisi yalnız Rabbimin kendisindedir. Onu vaktinde ortaya çı­karacak olan da ondan başkası değildir. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramıyacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sanki haberin varmış gibi tutup sana soruyorlar, de ki: "Onun bilgisi sadece Allah'ın kendisindedir, ama insan­ların çoğu bunu bilmezler." (Araf 7/187)

"Sana, kıyametten soruyorlar, "Ne zaman demir atacak?" diye.

Sen nerede, onu bilmek  nerede?

Onun bilgisi Rabbine aittir.

Sen sadece ondan korkanı uyaran kişisin."  (Naziat 79/42-45)

Abdülaziz ed-Debbâğ gibi Kur'an'ı hiçe sa­yan ve kendini Kur'an'ın üstünde gören burnu ­büyükle­rin sözlerini buraya almak istemezdim ama ne ya­zık ki müslümanların inançları bu gibi sözlerle hala  kirletilmektedir.

Öğrenci iken Hasan Basri ÇANTAY'ın hazır­ladığı "Kur'an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm" adlı Kur'an me­alini çok okurdum. O meâlde Abdülaziz ed-Debbâğ'a kutsallık verilmekte onun sözlerini içeren el-İbrîz adlı kitaptan alıntı yapılarak bazı ayetler açıklanmaktadır. Bu se­beple el-İbrîz, çok merak et­tiğim ve okumak istediğim kitaplar arasına girmişti.

 Kitabı, kendisine saygı duyduğum Celal YILDIRIM'ın yaptığı tercümeden okudum. Celal YILDIRIM da önsözünde el-İbrîz'i kutsallaştır­mak­tadır. Ona göre, ".. aynı konudaki diğer eserler arasında el-İbrîz, katıksız ve karışıksız altın niteliğindedir. Çünkü Abdülaziz ed-Debbâğ, kemâl derecesinde büyük bir velidir. İlim adamlarını şaşırtan, akıllara durgunluk veren, tasavvuf erbabını hayrete düşüren ledünnî[73] bir ilme ve irfana sahiptir. O, bu kitapta Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yüce ruhuyla yaptığı görüşmeleri, Misal ve Melekût alemindeki gözlemlerini perde perde sergilemektedir...[74]"

 Misal alemi, rüyalar alemi anlamına gelir. Melekût alemi ise meleklerin ve ruhların bulunduğu ve duyularla algılanabilen bütün varlık türlerinin ötesinde olan alem anlamına gelir. Her ikisine birden gayb alemi denebilir.  Bu, Platon'un ideler alemi anlayışının tasavvufa yansımasıdır. Bir kişinin misal ve melekut aleminde gözlemlerde bulunması ile Allah'ın elçisinin ruhuyla konuştuğu iddiası kabul edilemez. Rüya görme olayı bunun dışındadır. Doğru rüyayı herkes görebilir.

el-İbrîz, Kur'an-ı Kerim'e taban tabana zıt iddialarla doludur. Bu iddiaları bir kısım felsefi izahlara sığınarak ve sır perdeleri arkasına saklanarak doğru gösterme çabası kime ne kazandırır? Bu çabayı Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmiş kişilerin göstermesi ne kötüdür.

Şimdi siz varın, Kitabı okuduğumda ne hale geldiğimi düşünün. Okumayı çok istediğim ki­tabın, Kur'an'a açıkca aykırı sözleri bir marifet sayma­sına mı yanayım, yoksa Kur'an-ı Kerim'i tefsir eden kişilerin, Kur'an'ı gö­zardı eden çirkin sözlerle dolu bir kitabı kutsal­laştırmasına mı?

Müslümanlar bugünki hale durup dururken gel­mediler elbet.

Şimdi gaybla ilgili görüşmeye geçelim.

ŞEYH EFENDİ- Evliyaullahın insanın kal­bin­den geçeni bilmesi haktır ve vakidir; buna keşfi-i zamâir, keşf ma fil-kulûb" derler. Bir çok ta­savvuf kitabında, evliya terceme-i halinde misalleri bol bol vardır. Batılı âlimler dahi buna benzer olağa­nüstü olayları bilimsel olarak tespit etmişlerdir.

"İçini okumak", "telepati", "malum olmak" gibi isimlerle halkımız da bilir. Bendeniz hocamdan bu­nun pekçok misalini gördüm, yaşadım.

Bize Sure-i En'am'ın 50. âyetini delil getirmeye kalkışıyorsun. Sen hem de fetva komis­yonunda vazifelisin[75]. Hayret ettim, hem acıdım, hem de ayıpladım doğrusu! İslâmî ilimler artık bu kadar da geriledi mi diye teessüf ettim.

Bu şeriate aykırı değildir. Meşhur Kurb-ı nevâfil hadisinde Yüce Peygamberimiz Allahu Tealânın  " ...  O abid ve zahid ku­lumu sevdi­ğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum; be­nimle görür, benimle işi­tir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürür" buyurduğunu bildiriyor ya işte o haldir![76]

BAYINDIR- İslâmî ilimler bu kadar da geri­ledi mi diye teessüf ediyorsunuz ya, işte onda haklısı­nız. İslâmî ilimlerin kaybolup yerine hura­fele­rin geçtiğini bana siz öğretmiş oldunuz.

Rahmetli  Mehmed Zahid KOTKU,  Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabında, bir kimseyi kâfir eden sözleri ve halleri belirtirken şunları yazı­yor:

"Gaybı biliyorum" iddiasında bulunanı tas­dik eyleyen.

Ben çalınan malları bilirim, diyen.

Bana cinler haber verir diyen ve onun bu sö­zünü tasdik eyleyenler (kâfir olurlar). Zira gaybı ne ins (insan) bilir, ne cin bilir. Bilâkis yalnız Cenab-ı Hakk bilir"[77].

Şimdi siz varın "Evliyaullahın insanın kal­bin­den geçeni bilmesi haktır ve vakidir." diyen kişinin yerini tayin edin. Sizin derhal tevbe et­meniz ge­rekir[78].

Keşif konusu aşağıda gelecektir.

ŞEYH EFENDİ- Sen gayb kelimesinin anlamını ve gaybın çe­şitlerini bilmeden konu­şuyorsun. Mutlak gaybı ancak Allah celle celalühu Hazretleri bilir, bildirmezse peygamberler de, evli­yaullah da bile­mez; ama Rabb'ül-âle­mîn bildirirse herşey bi­linir söy­lenir. Bir kimsenin kalbindeki, zih­nindeki, niyetinde, içinde sakladığı şey "gayb-ı mutlak" değildir, biline­bi­lir, adetâ okunabilir[79].

BAYINDIR- Allah'tan başkasının bilemeyeceği şeyler gayb-ı mutlaktır. Bir şeyi Allah'ın dışında bir başkası da biliyorsa o gayb-ı mut­lak olmaz. Mesela karşımdakinin içini ben bil­mem ama kendisi bilir.

Münafıkların kalplerinde olanlar gayb-ı mut­lak değildir. Çünkü onlar kendi içlerini iyi bilirler. Ama âyet-i kerime Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin onların kalplerinde olanı bil­mediğini açıkca ifade ediyor. Şöyle buyurulu­yor:

"Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz bili­riz."  (Tevbe 9/101)

ŞEYH EFENDİ- Bir konuda araştırma yapılır­ken konu ile ilgili bütün detaylar toplan­mazsa doğru sonuca ve hakikate ulaşıla­maz. Bir âyet-i kerimeyi delil olarak ileri sürüp o konudaki başka âyetleri nazar-ı dikkate almamak nâkıslıktır, kusur­dur, suçtur, manevi bakımdan da büyük tehlikedir. Evet En'am Suresi'nin 50. âyet-i kerimesinde:

"De ki: "Ben size, Allah'ın ha­zine­leri yanımdadır, demiyo­rum. Gaybı da bilmem. Size, "İşte ben bir meleğim." de demiyorum. Ben bana vah­yolu­nandan başkasına uymam..."  buyuruluyor ama;

Yusuf Suresinin 96. âyetinde Hz. Yakub aleyhisselam'ın;

"... ve ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından (bana bildirildiği için) biliyorum." de­diği anlatılıyor[80].                            

BAYINDIR- Kendi sözlerinizi kendiniz çürütüyorsunuz. "Bir kimsenin kalbinde, zih­ninde, niyetinde, içinde sakladığı şey biline­bilir, adetâ oku­nabilir", ise Yakub aleyhisselam Hz. Yusuf'u ku­yuya atmaya karar verdikten sonra[81] götürmek için izin isteyen oğullarına onu neden teslim etti?

Hadi o zaman gafletine geldi diyelim. Peki ya Yusuf'u kuyuya attıktan sonra ağlayarak yanına gelen oğullarının kalplerinde olanı oku­yup da bur­nunun dibindeki oğlunu neden kurtaramadı?

Biraz düşünseniz Yusuf Suresi'nin 96. âye­tinin de size delil ol­madığını anlarsınız.

Sure'nin başında Hz. Yusuf, gördüğü bir rüyayı babası Hz. Yakub'a anlatıyor. O da onun  Allah'ın elçisi olacağını anlıyor. Elçilik he­nüz gerçekleşmediği için onun bir gün ortaya çıkacağına inanıyordu. Ayetler şöyledir:

Yusuf babasına: "Babacığım! Rüyamda on bir yıldızı, güneşi ve ayı bana secde ederken gör­düm" demişti.

 Babası dedi ki; "Yavrucuğum! Rüyanı kar­deş­lerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar; zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır".

"Rabbin seni rüyan­daki gibi (elçi) seçecek, sana rüyaları yorumlamayı öğretecek; daha önce, ataların İbrahim ve İshak'a nimetlerini ta­mamla­dığı gibi, sana ve Yakup soyuna da ta­mamlayacaktır. Doğrusu Rabbin bilir, hakimdir."  (Yusuf 12/4-6)

Rüyadaki 11 yıldız Hz. Yusuf'un 11 kardeşi, güneş ve ay da anne-babası olarak  yorumlanmıştı[82]. Gün gelecek, bunlar onun karşısında saygıyla eğileceklerdi. Hz. Yakub rüya­nın gerçek­leşmesini bekliyordu.

"Müjdeci gelip, gömleği Yakup'un yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakup "Ben size, Allah katından sizin bilmedi­ğinizi biliyorum dememiş miydim?" dedi."  (Yusuf 12/96)

Gaybı bilmeye delil getirdiğiniz âyet işte bu durumu ortaya koyuyor.

Sizin sözleriniz müritleri iyice şaşırtıyor[83]. Mesela Medine-i Münevvere’de hacılarla soh­bet eder­ken gaybı Allah’tan başka kim­senin bilemeyeceğinden bahsettim. Müridelerinizden bir hanım dedi ki, “ Siz öyle söylüyorsunuz ama ben biliyorum ki, benim Şeyhim gece ya­takta kaç kere sağa sola döndü­ğümü bile bilir.”

ŞEYH EFENDİ - (Birden ileri atılarak) Allah bildirirse bi­lemez mi? Allah’ın buna gücü yet­mez mi?

BAYINDIR - Allah'ın gücünün yetmediği ne var ki? Ama Allah’ın gücüyle delil getirilmez. Al­lah dilerse Hz. Muhammedi Cehen­neme, Şeytanı da Cennete koyamaz mı? Onun buna gücü yetmez mi?

ŞEYH EFENDİ - Elbette yeter.

BAYINDIR - Ama bunu yapma­ya­cak. Çünkü bize, Şeytanı Cehenneme koyacağını Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi de Cennette Makâm-ı Mahmud de­nen en üst ma­kama getirece­ğini bildirmiştir[84].

Bütün gaybı bilen Rabbımız şöyle buyuruyor: "Allah size gaybı bildire­cek değildir." (Al-i İmran 3/179)  O böyle dedikten sonra  artık kim bunun aksini iddia edebi­lir?

ŞEYH EFENDİ - Ama Allah Teâlâ bir de şöyle buyuruyor: “O bütün gaybı bi­lir, gaybını kimseye açıkla­maz. Ancak dilediği elçi bunun dışında­dır.” (Cin 72/26-27)

Evliya Allah'ın Elçisinin varisi olduğu için Allah'ın Elçisine açıklanan onlara da açıklanır.

BAYINDIR - O âyetler, Allah'ın elçilerine vahyin geliş şekliyle ilgi­lidir. Doğru anlaşılması için âyetlerin tamamının okunması gerekir.

Allah bütün gaybı bilir, gaybını kimseye açıklamaz.

Dile­diği elçi bunun dışın­dadır. Onun  da önüne ve arkasına gözcüler diker.

Böylece o (elçi) bilsin ki, onlar Allah’ın gönderdiklerini tastamam ulaştırmış, (kendisi de) onların yanında olanı kav­ramış ve her şeyi bir bir say­mıştır. “ (Cin 72/26-28)

Allah'ın elçisine şeytan da gelebilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Senden önce gönderdiğimiz bir tek nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzula­dığı za­man, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şey­tanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîm­dir.” (Hacc 22/52)

Bazı tefsir kitaplarında En'am Suresi'nin inişi ile ilgili olarak Enes b. Malik'ten gelen şöyle bir rivayetten bahsedilir: "Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: Kur'an'dan En'am Suresinin dışında bir sure bana toptan in­medi. Şeytanlar bu sure için toplandıkları ka­dar hiç bir sure için toplanmamışlardı. Bu sure bana, Cebrail ile beraberinde ellibin melek ol­duğu halde gönderildi. Bunu kuşatmışlar, bir düğün debdebesiyle getirdiler[85]."

Elçinin, ken­dine gelenin me­lek olduğuna ve söylediği söze şeytan vesvesesi karış­madı­ğına güvenmesi gerekir. Cenab-ı Hakkın va­hiy esna­sında  elçinin etrafına melekler di­zmesi bundandır.

Vahyin gelişi ile ilgili bir âyeti alıp gaybın bi­li­nebileceğine delil getirmeye imkan var mıdır?

15- ŞEYHLERE VAHİY*  

Vahiy, fısıldamak ve gizli konuşmak anlamlarına gelir. Allah insanlar arasından kendi elçi­lerini seçer ve emirlerini onların aracılığı ile insanlara duyurur. Elçilere Allah'ın emirlerini Cebrâil aleyhis­selam getirir. Meleğin gelişini elçiden başkası gör­mez, konuşmasını da ondan başkası duymaz. Cebrail'in konuşması insan­lardan gizli olduğu için adına vahiy denir.

Vahiy ilham anlamına da gelir. Çünkü ilham, Allah'ın insanın içine doğurduğu şeye denir. O da vahiy gibi gizlidir.

Kur'an-ı Kerim'de vahiy kelimesi her iki an­lamda da kullanılmıştır. Ancak vahiy denince hemen an­laşılan, Allah'ın emirlerinin elçilerine ulaşmasıdır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile elçi­lik sona erdiğinden artık vahiy kapısı kapanmıştır.

Elçilik, Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırma gö­revi olduğu için Hz. Muhammed'e gelen va­hiy müslümanları bağlar. Ama ilham kişiseldir, kimseyi bağlamaz. Müslüman kâfir herkes il­ham alabilir. Bu konu ileride gelecektir.

ŞEYH EFENDİ - Allah bazı şeyleri şeyh­lere vahyeder. Allah Teâlâ Hz. Musa’nın annesine vah­yetmedi mi? Ayet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

Musa’nın annesine onu emzir diye vahyettik...” (Kasas 28/7)

MÜRİT- Allah arıya bile vahyetmiştir, şeyhlere niye et­mesin. O, şöyle buyuruyor:

"Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin;

sonra her çeşit üründen ye; sonra da Rabbinin yollarında boyun eğerek yürü"  (Nahl 16/68-69)

BAYINDIR - O âyetlerde geçen vahiy ke­lime­leri ilham an­lamı­nadır. Yani Allah'ın onların içine böyle bir duygu verdiğini bildiriyor.

Bu tavrınızla siz çok tehli­keli bir işe girdiniz. Gaybı bilemeyeceğinizi bir türlü hazmedeme­diği­niz için, Allah’ın gaybını bil­dirdiği  elçilerin yerine geçmeye çalışıyorsunuz.

 

 

 

 

16-PEYGAMBERE VARİS OLMA* 

MÜRİT- Allah'ın veli kulları Allah'ın Elçisinin hali­fesidir.

ŞEYH EFENDİ - Allah'ın veli kulları peygam­ber­lerin varisidir. Onlara olan şeyler bunlara da olur.

BAYINDIR - Peygambere varis olma ko­nusu­nun iyi anla­şılma­dığı görülüyor. Bilindiği gibi eski­den  elçilik hal­kası kopmadan devam ederdi. Mesela Hz. İbrahim aleyhisse­lam, Hz. Lut aley­hisse­la­mın amcası, Hz. İsmail ve Hz. İshak aley­hisselamın babası, Hz. Ya­kub aleyhisselamın dedesi idi. Hz. Yusuf aleyhisse­lam da Hz. Yakub aleyhis­selamın oğlu idi. Allah'ın bir kaç elçisinin aynı yerde bir arada ol­duğu da olurdu. Hz. Yahya, Hz. Zekeriyya’nın oğludur ve Hz. İsa aleyhisse­lam’dan 10 ay büyüktür. Hz. Zekeriyya Hz. Meryem'in bakımını üstlenmiştir. Bunların üçü de Kudüs’te yaşamıştır.

Hz. Muhammed'in gelişinden önce bir süre  el­çilik kesilmişti. Sonra elçilerin sonun­cusu ola­rak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem görevlen­dirildi.

 Bir elçinin yapması gereken, kendini gönde­re­nin isteğine göre davranmaktır. Hesnâ ile Tevfik'i evlendirmek için elçi olan kişi, daha güzel ve becerikli diye bir başka kız için elçilik yapamaz. Çünkü elçinin kararı değiştirme yetkisi yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?"  (Nahl 16/35)

Allah Teâlâ, son elçisi Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme yapacağı vazife ile ilgili şu emirleri veriyor:

"Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçili­ğini yapmamış olursun"  (Maide 5/67)

"Biz  elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak görevlendiririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur,  ve onlar üzülmeye­ceklerdir."  (En'am 6/48)

Allah'ın son elçisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem olduğuna göre artık kimsenin mu­cize göstermesine ve vahiy almasına ihti­yaç yoktur. O kapı kapanmıştır.

Bir taraftan size vahiy geldiğini iddia ediyor, diğer taraftan kerâmet arayışlarına giriyorsu­nuz. Keramet demeniz, herhalde mucize demeye cesa­ret edememenizden dolayıdır. Bir de "Allah'ın veli kulları peygamberlerin varisidir. Onlara olan şeyler bunlara da olur." dediniz mi iddia tamam oluyor. Lütfen boyunuzdan büyük işlere girişmekten vazgeçin.

a- Kerâmet

MÜRİT- Sen kerâmeti inkâr mı ediyor­sun.

BAYINDIR- Hayır, kerâmeti inkar etmiyo­rum, bu konuyu biraz sonra  açıklayacağız. Ben kerâmeti bir mucize gibi kullanmaya kalkma­nızı yadırgı­yorum. Öyle bir yola girer­seniz sizin kerâmet dediğiniz şey bir istidrâc olur ve sizi adım adım batılın içine sokar.

b- İstidrâc

İstidrâc'ın kelime anlamı basamak basa­mak çıkarmak veya indirmektir. Terim olarak, bir kimseyi, arzusuna göre adım adım bir noktaya kadar götürüp beklemediği bir felakete atmak an lamında kullanılır. Ama o, bu gidişin kendi yararına oldu­ğunu zanneder.

Hayallerin ötesinde bir merhamete sahip olan Allah Teâlâ, uyarıda bulunmadan kulunu bu yola sokmaz.

 "Bir cemaati doğru yola soktuktan sonra, ne­den sakınacaklarını açıktan açığa kendilerine bil­dirmedikçe Allah'ın onları yoldan çıkarma ihti­mali yoktur." (Tevbe 9/115)

Sapıtan cemaatler, yapılan uyarıları dikkate almayanlardır.

"Ne zaman ki yapılan uyarıları gözardı etti­ler, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik. Kendilerine verilenlerle tam ferahladıkları bir sırada onları kıskıvrak yakaladık. Hepsi bir anda umut­suzluğa düştüler." (En'am 6/44)

Halbuki bunlar ellerindeki nimetlere bakarak hak yolda olduklarını düşünme yerine Allah'ın açık ayetleri üzerinde düşünselerdi bu duruma düş­mez­lerdi.

Siz de aynı şeyi yapıyorsunuz. Etrafınıza toplanan insanlara bakarak "Yolumuz yanlış olsa bu kadar kişi peşimize takıl­maz." diyorsunuz. Çokluğa al­danma­malıdır. Çinli komünist lider Mao daha çok in­san toplamışt ama bu onu kur­taramayacaktır.

Maddi imkanlarınızı, sizi dinleyenlerin çok ol­masını ve halkın saygı göstermesini de doğru yolda olmanızın delili sayıyorsunuz. 

Sonunda iyice şımarıyor ve Şeyhinizin kendine bağlananı, hem dünyada hem de ahirette kurtaracağını söylemeye başlıyorsunuz. İşte bu, sizin kıskıvrak yakalanacağınız nok­tadır.

Lütfen aklınızı başınıza alın da Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme olan şu emrini iyice düşünün. 

" De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından hiçkimse kurta­ramaz. Ben O'ndan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, O'nun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

Hz. Muhammed'in varisi olmak onun getirdiği Kur'an'ı insanlara açık ve net bir biçimde anlat­makla olur. Çünkü ondan bize kalan tek görev bu­dur. Ama siz, evliya ve meşayih dediğiniz kişilerin sözlerini alıyor, Kur'an-ı Kerim'i ona göre yorumla­maya kalkışıyorsunuz. Sizin du­rumunuzu en iyi şu âyet ortaya koymaktadır:

"Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O onun arka­daşı olur.

Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesabederler." (Zuhruf 43/36 37)

Rahman'ın Zikr'i, Kur'an'dır. Siz de bir çok âyeti görmezlikten geliyor ama kendinizi hak yolun öncü­leri sanıyorsunuz.

Önemli olduğu için Allah'ın elçisine varis olma konusu ile zikrin ne olduğuna tekrar deği­neceğiz.

17- MUCİZE

Elçilerin mucizeleri vardır. Mucize bir şahsın Allah'ın elçisi ol­duğunun ispat belgesidir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin mucizesi Kur­‘an-ı Ke­rim’dir. Kur’an-ı Kerim ile muha­tap olan herkes onu ge­tiren kişinin bir  elçi olması gerektiğini anlar. Çünkü o, bir in­sanın yazabile­ceği bir kitap değildir. Bu, aynen Hz. İsa aleyhissela­mın Allah’ın izniyle ölü­leri diriltmesi, kuş heykeli yapıp Allah’ın izniyle üfü­rünce canlı hale gelmesi; Hz. Salih aley­hisse­lamın Allah’ın izniyle kaya­dan bir deve çıkarması gibi insanı etkileyen bir muci­zedir. Ama kuşun uçmasın­dan, dirilen kişinin tekrar ölme­sin­den ve devenin kesilmesinden sonra ge­len insan­lar için bunlar birer mucize olma özelliğini yitirmiş olur.

Kur’an-ı Kerim’in mucizeliği süreklidir. Onu dün­ya­nın neresinde, kim okur ve manasını anlarsa bunun bir insan eseri olamayacağını ve onu geti­ren kişinin Allah'ın  elçisi ol­ması gerek­tiğini kavrar. Al­lah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i koru­mayı bizzat üst­lenmiş olduğundan artık kıya­mete kadar Kur’an mu­cizesi devam edecektir. Kur’an devam et­tikçe Hz. Muhammed'in Allah'ın son elçisi olduğuna inanma mecburi­yeti de devam edecektir. Artık yeni bir  elçiye ihtiyaç kal­mamıştır.

İşte Hz. Muhammed'e varis ola­cak alimin yapacağı şey, insanları Kur’an'a çağırmak­tır. Eğer Kur’an’ın dışına çı­kılırsa elçiye varis olma kim­liği kaybolur.

Mucize konusu kitabın sonunda Kur'an'a Dönmek başlığı altında daha geniş olarak ele alı­nacaktır.

18- KERÂMET

Kerâmet sözlükte kerîm olmak, değerli ol­mak anlamına gelir[86]. Allah Teâlâ insanı değerli (kerâmetli) yarattığını ve bir çok şeyi on­un em­rine verdiğini açıklamıştır. “Adem oğullarına gerçek­ten çok değer verdik (çok kerâmetli kıldık). Onları ka­rada ve denizde taşıdık ve güzel şeylerle rızık­landırdık. Ya­rattık­larımızın bir çoğundan da üstün kıldık.” (İsra 17/70)

İnsanoğlunun dışında, gideceği yere başka­ları tarafından taşınan bir mahluk yoktur. Bir in­sanın denizde ba­lık gibi yüzerek gitmesi mi kerâmettir, yoksa bir gemide oturarak ve yata­rak gitmesi mi?

Havada kuşlar uçar. İnsanın kuş gibi uçarak is­tediği yere git­mesi mi, yoksa bir uçağın içinde git­mesi mi kerâmettir? Bun­lara bakarak Allah’ın in­sana ne kadar değer verdiğini anlamak gere­kir.

Allah’ın insanoğluna en büyük ikrâmı, şüp­hesiz ki, şirkten uzak bir imandır.

İnananlar ve imanlarını şirkle[87] bulandırma­yan­lar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturan­lar da onlar­dır.” (En’am 6/82)

İnsanların en kerîminin, yani en kerâmetli ola­nının kim oldu­ğunu da Allah Teâlâ açıkla­mıştır:

 Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanı­şasınız diye sizi milletlere ve kabile­lere ayırdık. Allah katında en ke­rîm ola­nınız takvâsı en iyi olanınızdır.” (Hucurât 49/13)

Keramet deyince yu­karıda anlatılanlar değil, olağanüstü şeyler­ kastedilir. Bunlar bir  el­çide görü­lürse adına mucize, velide görülürse kerâmet denir. Veli, Allah'a karşı gelmekten sa­kınan her müslümandır.

İyi bilin ki Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar üzüle­cek de de­ğil­lerdir.

Bunlar inanmış olan ve takva ehli bulunan kim­selerdir.

Onlara bu dünya hayatında da Ahirette de müjde vardır.” (Yunus 10/62-64)

O müjde en sıkıntılı anda bile müminleri ra­hat­latır.

İşte Allah bu dostlarını hiç bir zaman yalnız bırakmaz.

Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gös­terir.

Onu, hiç ummadığı yerden rızık­landırır. Her kim Allah’a  daya­nırsa o ona yeter. Çünkü Allah işini tastamam yapar. Al­lah her şeye, muhak­kak bir ölçü koymuştur. “ (Talâq 65/2-3)

Yardım eden Allah olduğuna göre yardımı ola­ğan yol­larla da yapar olağan dışı yollarla da. İşte Allah’ın olağan dışı yollarla yaptığı yardıma kerâ­met denir.

Kerâmet Allah’ın bir ni­metidir; bütün ni­metler gibi ona da şükretmek gerekir. Mal, mülk, mevki ve ma­kam gibi kerâmet de insanı saptırabilir. İn­san ke­râmeti değil, Allah’ın rıza­sını aramalıdır.

Allah Teâlâ sıkışık zaman­larda mü­‘min kul­la­rına, şu veya bu şekilde mutlaka ikramda bulu­nur. Yukarıdaki ayet bunu göstermektedir. İnsan bu ik­ramı ken­dinden değil, Allah’tan bilmelidir. Mal ve mülkle öğünmek nasıl çirkinse kerâmetle övünmek de çirkindir.

Bedir savaşında sıkışan müslü­manların yar­dımına Allah Teâlâ melekleri göndermiş ama zaferin me­leklerin yardımıyla değil Allah katından verildiğini de vurgulamıştır. Onu açıklayan âyet zihin­le­rimizde hep yankılan­malıdır.

Hani siz Rabb’inizden yardım istiyordunuz. O da;  İşte ben size birbiri ar­dınca gelen bin melekle yar­dım gönderi­yorum diyerek isteğinizi ka­bul et­mişti.

Allah bunu, sadece size müjde olsun ve gön­lünüz bununla rahat­la­sın diye yapmıştı. Yoksa zafer (meleklerden değil) yalnız Allah ka­tındandır. Allah güçlüdür ve her şeyi yerli ye­rinde ya­par.“ (Enfal 8/9-10)

Kendisinde kerâmetler görülen kimse kurtuluşa erdiğini zannetmemelidir. Dünya hayatı en­ge­beli bir ko­şu­dur. Her an bir şeye takılıp düşebiliriz.

Ölünceye kadar kulluğa devam etmek gerekir. “Ölünceye kadar Rab­b’ına ibadet et.” (Hicr 15/99)

19- İLM-İ LEDÜN - İLM-İ BÅTIN*

      (Hızır Aleyhisselam'ın İlmi)

İlm-i ledün, Allah tarafından verildiği iddia edi­len özel bir bilgi anlamında kullanılır, ilm-i bâtın da aynıdır. Kimi şeyhlere böyle bir ilim verildiği iddia edilir. Bu iddia onların kutsal­laştırılmasına yol açar.

ŞEYH EFENDİ- Manevi yolu iyi bilen ve salik­leri o yola ulaştırabilen bir şeyh aramak şeriatın emirlerindendir[88].

BAYINDIR- Eğer bu sözünüzle insana hak yolu gösterecek ve bu yolda onu eğitip örnek olacak bir öğretmene ihtiyaç olduğunu söylemek isti­yorsanız doğrudur. Her insanın bir terbiyeciye, bir ustaya ve öğretmene ihtiyacı vardır.

ŞEYH EFENDİ - Şeyhlerin sahip olduğu ilim ilm-i bâtındır. Bu her­kese verilmemiştir. Allah ondan razı olsun, Ebu Hureyre  şöyle demiştir: “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lem’den iki kab dolusu ilim al­dım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş ol­saydım boynumu vu­rurdu­nuz.”[89] İşte bizim il­mimiz bu ilimdir.

BAYINDIR - Ebû Hureyre’nin nakletmediği ilmi kimden aldınız? Kaynağı, delilleri ve dayanağı olma­yan şey nasıl ilim olabilir?

ŞEYH EFENDİ - Kehf suresinde Hızırla arka­daşlığı anlatılan Hz. Musa, olayların gerçek yüzünü gö­remediği için iti­raz etmişti. Hızır aleyhisse­lamın ilm-i le­dünnü ol­duğu için işin iç yüzüne vakıf olu­yordu. Ayette “Ona, kendi katımız­dan bir ilim öğretmiş­tik.” (Kehf 18/65) buyurulmaktadır. İşte ilm-i batın, ilm-i ledün bu ilimdir.

BAYINDIR - Hz. Hızır’la bera­ber olan Hz. Musa bu ilmi öğrenemedi de siz nereden öğrendiniz? Bu ilmin size de öğretildiğinin delili ne­dir?

ŞEYH EFENDİ - Ebu Hureyre’nin sözü nedir?

BAYINDIR - Ebu Hureyre’nin sözününün nesi delildir? Ebu Hureyre  “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lem’den iki kab dolusu ilim aldım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğe­rini de nakletmiş olsaydım boy­numu vu­rurdunuz.”[90] diyor. O nakletmediğine göre siz nere­den öğrendiniz?

Bakın; Hızır aleyhisselam ile ilgili ola­rak Buharî’de uzunca bir hadis-i şerif vardır. Konuya açıklık getirdiği için hadis-i şerifi aynen zikretmek yararlı olacaktır.

Allah ondan razı olsun, Übeyy b. Ka’b  Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemin şöyle dediğini rivayet ediyor: "Musâ aleyhisselam İsrail oğullarına konuşma yapmak üzere kalktı. Kendisine, “İnsanların en bilgi­lisi kimdir?” diye so­ruldu. O da “En bilgili benim.” dedi. Allah Teâlâ bun­dan dolayı onu ayıpladı. Çünkü bütün ilmi ona vermemişti. Allah Tealâ: “İki de­nizin kavuş­tuğu yerde kul­larımdan biri var, o senden bilgilidir.” diye vahyetti.

Musa dedi ki, “Rabbım, onunla nasıl bulu­şabi lirim?” Allah Teâlâ buyurdu ki, “Sepete bir balık koy ve yanına al, balığı nerede kaybeder­sen o oradadır.”

Musa yola ko­yuldu. Genç hizmetçisi Yuşa b. Nûn ile birlikte yürüdüler. Sepet içinde bir ba­lığı da sırtladılar. Bir kayanın yanına ge­lince başlarını koyup uyudular. Balık sepetten çıktı, denize doğru yol alıp gitti. Hz. Musa ve genç hiz­metçi­sinde bir gariplik vardı. Gecenin arta kalanında ve gün boyu yürüdüler. Sabah olunca Musa genç hiz­metçisine dedi ki, kahvaltımızı getir, bu yolculuk bizi epey yordu.

Belirtilen yeri geçinceye kadar Hz. Musa bir yorgunluk duy­mamıştı. Genç hizmetçi dedi ki, “Gördün mü, kayanın orada dinlendiğimiz za­man balığı unutmuşum.” Musa dedi ki, “İşte istediğimiz buydu.” İzlerini takibederek geri dön­düler.

Kayanın ya­nına vardılar baktılar ki, orada ku­maşa bürün­müş bir adam var. Musa selam ve­rince Hızır dedi ki, “Güven­lik[91] nere burası nere”

O, “Ben Musa’yım.” dedi. Hızır, “İsrailo­ğullarının Musa’sı mı? “ diye sordu. “Evet” dedi ve ekledi: “Sana öğretilmiş olan olgunluktan bana da öğ­retmen için sana tabi olabilir mi­yim?” Hızır dedi ki, “Ya Musa, sen benimle bir­likte ol­maya da­yana­mazsın. Ben Allah’ın bana öğ­ret­tiği bir ilmi bi­liyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Alla­h’ın sana öğret­tiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.” Musa dedi ki, inşaal­lah be­nim sabırlı olduğumu göreceksin, sana hiç bir ko­nuda karşı çıkmam.”

Bunun üzerine deniz sahilinde yaya olarak gitmeye başla­dılar. Kendi gemileri yoktu. Bir gemi geldi, ona binmek için konuştular. Hızır’ı tanıyan oldu, ücret almadan gemiye al­dılar.

Bir serçe gelip ge­minin kena­rına kondu, ga­ga­sını bir iki kere denize daldırdı. Hızır dedi ki, “Ya Musa, benim ve senin ilmin, Allah’ın ilmin­den ancak şu serçe­nin gagasıyla deniz­den al­dığı kadar bir şeydir.

Hızır tuttu gemi­nin tahtaların­dan birini söktü. Musa dedi ki, “Bunlar bizi ücret almadan bindirdiler, sen de tuttun onları batırmak için gemi­lerini deldin.”

Hızır, “Demedim mi, sen benimle beraber ol­maya dayanamaz­sın.” dedi. Musa: “Unuttuğum için kusuruma bakma” dedi.

Hz. Musa’nın ilk karşı çıkması unuttuğu içindi.

Yürüdüler, baktılar ki, bir erkek çocuk arka­daş­larıyla bir­likte oy­nu­yor. Hızır üstten çocu­ğun ka­fasını tuttu ve eliyle yerinden çıkardı (boynunu kırdı). Hz. Musa hemen atıldı: “Bir cana karşılık ol­madan temiz bir canı öldürdün ha?” Hızır dedi ki, “Sana demedim mi, sen be­nimle beraber olmaya dayanamaz­sın, diye?”

Yürümeye devam edip bir yere geldiler, yemek istediler ama halk onları konuk etmekten ka­çındı. Önlerine, yıkılmak üzere olan bir du­var çıktı. Hızır eliyle duvara işaret etti, sonra onu doğrulttu. Musa dedi ki, “İs­te­seydin buna kar­şılık bir ücret alabi­lirdin.” Hızır dedi ki, “İşte bu beni senden ayı­rır.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, “Musa­‘ya Allah rahmet eylesin; çok is­terdik ki, sabır göstersin de bir­likte yapacak­ları daha çok şey bize anlatıl­sın[92].”

Burada Hz. Hızır’ın şu sözü dikkati­mizi çekiyor:

“Ben Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmez­sin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.”

 Hz. Musa aley­hisselam Allah'ın elçisidir. Elçiler Allah'ın kendilerine verdiği görevi yaparlar. Bu da insan­lara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik yapmaktır. Şu âyet bunu açıkca belirt­mektedir:

Ey Elçi biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı ola­rak gön­derdik. Kendi izniyle Allah yoluna çağıran ve aydınla­tan bir lamba olarak.” (Ahzâb 33/45-46)

Bir elçinin yaptığı davranışları her insan ya­pabi­lir. Çünkü onlar örnek kişilerdir. Onlarda Hz. Hızır’ınkine benzer ga­rip davra­nış­lar görülmez. Elçilerin gösterdikleri mu­ci­zeler ise onla­rın  elçiliklerini ispattan başka bir gaye taşı­maz.

Hızır aleyhisselamın bilgisine elçi­le­rin ihti­yacı yoktur. Bunu anlamak için yukarıdaki üç olayın içyüzünü anlatan şu âyetleri oku­yalım:

(Hızır, Musa'ya dedi ki:) Şimdi sana sabredemediğin şeyin içyü­zünü bildireceğim:

O gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hale ge­tirmek istedim. Çünkü on­ların ileri­sinde, tuttuğu gemiyi zorla alan bir kral vardı.

Çocuğa gelince, onun anası ba­bası mümin in­sanlardı. Bu­nun on­ları azgınlığa ve kâfir ol­maya zorlaya­cağından korktuk.

İstedik ki, Rab’leri onun yerine kendilerine on­dan daha temiz ve daha merhametli birini ver­sin. 

Duvar ise şehirde iki yetim ço­cuğundu. Altında onlara ait bir ha­zine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar olgunluk çağına girsinler de hazinelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinin bir merhame­ti­dir. Yoksa bunu ben kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabre­de­mediğin şeyin iç yüzü.” (Kehf 18/78-82)

Bu olayın ibret verici bir çok yönü vardır. Bize göre en önemlisi şudur: Allah’tan gelen her şeye teslim olmak ve bizim için ha­yırlı sonuçlar doğura­cağına inanmak gerekir. Çünkü hoşumuza git­meyen nice olaylar vardır ki, daha sonra ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar.

İşte hikmet budur. Hikmet bir şeyin yerli ye­rinde olduğunu gös­teren şeydir. Bir olayın hik­me­tini anla­ya­madık diye üzü­lüp ümitsizliğe kapıl­maya gerek yoktur.

Elçilerde bu gibi garip davranışlar görülmez. Çünkü onla­rın davranışları ümmetleri için ör­nektir. Ama Hızır'ın da­vranış­ları örnek alı­namaz.

Yu­ka­rıdaki işleri Hz. Musa yapsaydı ve bir ya­hudi bunu örnek alıp anasına ba­ba­sına zahmet ve­recek diye bir çocuğu öl­dürseydi veya başkası gasbe­de­cek diye biri­nin malına za­rar verseydi insanlar ara­sında emni­yet ve huzur kalır mıydı? O za­man herkes yaptığı garip davranışa bir kılıf bu­lup delil olarak da Hz. Musa’yı göstermez miydi?

Yukarıdaki hadis-i şerif Hz. Muhammed sal­lal­lahu aleyhi ve sel­lemin şu sözleriyle bitmiştir:

Musa’ya Allah rahmet eylesin; çok isterdik ki, sabır gös­tersin de bize,  birlikte yapacakları daha çok şey anlatılsın.”

Bu hadis-i şerif açıkca gösteriyor ki, Hz. Hızır'dan öğrenilenler âyette belirtilenlerle sınır­lıdır. Bu konuda Hz. Muhammed bile fazla bir şey bilmemektedir.

Bu gerçekler karşısında artık kim Hz. Hızır’a öğretilen ilmin kendine de öğretildiğini id­dia edebilir.

 

 

20- KEŞF (Perdelerin Açılması)

MÜRİT- İlham ve keşif yoluyla elde edilen bir hakikat bilgisi vardır. İşte ilm-i ledün odur. Bu, fikrî, zihnî ve de düşünce temrinleriyle[93] elde edi­len bir bilgi türü değildir, Allah tarafın­dandır[94].

BAYINDIR- Ayette “Ona, kendi katımız­dan bir ilim öğretmiş­tik.” (Kehf 18/65) bu­yu­rulu­yor. Burada öğ­retmeden bahsedilmek­tedir. Halbu ki lham ve keşf birer ilim öğ­renme yolu değildir.

MÜRİT- Keşf sözlükte perdenin açılması de­mektir. Tasavvuf terimi olarak perdelerin ar­kasına gizlenmiş manalara ve olayların arka­sındaki ger­çeklere, ulaşmak anla­mında kullanılır.

Kur'an'da insanın gözünden gaflet perdesi kal­kıp basiretle kâinata baktığında çok ince bazı sır­lara aşina olabileceğine işaret edilmiştir:

 Andol­sun sen bunun böyle olacağını bekle­mi­yor­dun. Senin perdeni aç­tık. Artık bugün gö­zün keskindir.” (Kaf, 50/22)

Yani artık ilahi incelikleri görebilecek basirete sahipsin, denmiş oluyor[95].

BAYINDIR- Bu âyetin sizin ifade ettiğiniz mana ile bir ilgisi yoktur. Eğer âyetin öncesi ve son­rası okunursa bunun yalnızca ahi­retle ilgili olduğu açıkça anlaşılır. Ayetlerin meali şöyledir:

Artık sura üfürülmüştür. İşte bugün tehdidin gerçekleşe­ceği gündür.

Herkes yanında, biri kılavuz öteki şahit, iki melekle bir­likte gel­miştir.

Andolsun sen bunun böyle ola­cağını bek­lemi­yordun. Senin perdeni açtık. Ar­tık bugün gözün kes­kindir.

Yoldaşı, işte benim yanımdaki hazırdır diye­cek.

 Atın cehenneme şu dik kafalı tanımazların hepsini,

İyiliğe karşı duran, gemi azıya alan, işkiller içinde kıvra­nan şu tanı­mazları atın.

Allah ile beraber başka bir tanrı daha edinen var ya, onu da en ağır azaba atın.” (Kaf 50/20-26)

Bakın, işte âyetin sizin dediğiniz mana ile hiç bir ilgisi yoktur. Bu ayet  tamamen ahiretle ilgilidir.

Ortada çok açık âyet ve hadis­ler varken onlara gözlerinizi kapıyor, hiç ilgisi olmayan âyetlerden hüküm çıkarmaya çalışıyorsunuz.

21- FERASET

MÜRİT- Yukarıda bir hadis-i kudsî geçmişti; onu niye atladın? Allah Teâlâ buyuruyor ki; " ...  O abid ve zahid kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürü­yen ayağı olurum; benimle görür, be­nimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, be­nimle yürür" 

Sonra öyleleri var ki, kimsenin farkedemediği şeyleri farkedebiliyor, kişinin aklından ve için­den neler geçtiğini doğruya yakın biçimde bi­lebiliyor. Peki bu nedir?

BAYINDIR- Bu ferasettir. Ferâset, ayrıntı­lara bakarak  bir görüş, tahmin ve kavrayışla doğ­ruyu yakalamak demektir[96].

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “Mü’minin fe­rasetin­den çekinin, çünkü o Allah’ın nuruyla gö­rür[97].” buyur­muştur. Hadisi şu âyetlerle birlikte düşündüğümüzde konu iyice an­laşılabilir.

Ey inananlar, eğer Allah’tan sakınırsanız o  size doğruyu eğriden ayıracak bir güç verir, suçlarınızı örter ve sizi bağış­lar.” (Enfal 8/29)

Ey inananlar, Allah’tan sakının ve elçisine ina­nın ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüye­ce­ğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağış­lasın.” (Hadîd 57/28)

Bahsettiğiniz hadis-i kudsî[98] şöyledir:

Allah Teâlâ buyurdu ki: "Kulumun, farz kıl­dığım şeylerle bana yaklaşmasından iyisi yoktur. Kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık onu severim. Onu sevdim mi işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden isterse kesinkes veririm. Bana bir sığınsın, onu muhakkak korurum[99].".

Bu hadis-i kudsî yukarıdaki âyet­lerin bir açık­lamasıdır. Her mümin bu seviyeye ulaşa­bilir. Bu seviyeye ulaşanın feraseti artar. Ama hiç kimse Allah'a, elçisinden fazla yaklaşamaz. Kur'an'da elçilerin gaybı bileme­yeceği açıkca belirtilmiştir. Onlarda ilm-i ledün veya ilm-i bâtın denen şeyin olmadığını da daha önce gör­müştük.

Allah’ın emir ve ya­sakla­rına uyan kişi, emro­lu­nan­la­rın güzelliğini ve yasaklanan şeylerin kö­tü­lü­ğünü kavrar. Yaptıklarını şuurlu olarak yapar iz­zetli ve şerefli olur. Her şeye helâller ve haramlar çerçeve­sinde bakacağı için kolay kolay kötü duruma düş­mez. İşte esas feraset bu­dur. Bu kişi öyle hale gelir ki, Allah'ın emrine aykırı şeylere ku­lağını ve gözünü kapar. Allah'ın istediği şeyleri tutar ve Allah'ın istediği tarafa yürür. “Mü’mi­nin ferasetinden çe­kinin, çünkü o Allah’ın nuruyla görür.” hadis-i şeri­fini böyle an­lamalıdır.

Günahkâr müslümanlar bunları görecek du­rumda değillerdir. Gü­nahtan zevk almaları, Allah’ın emirlerini yerine getirme­mekten sıkılmamaları bun­dandır.

Feraseti de gözümüzde büyütmememiz gerekir. Bir kişinin daha faziletli olması görüşü­nün daha doğru olduğu an­lamına gelmez. Sahabenin en faziletlisi Hz. Ebû Bekr’­dir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lem, bir konuda Hz. Ebû Bekr’in görüşünü tercih etmiş, daha sonra bunun yanlış oldu­ğu ortaya çıkmıştır.

Allah ondan razı olsun Hz. Ömer  anla­tıyor: Bedir savaşında esirler alı­nınca Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ebû Bekr ve Ömer’e “Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir?” diye sordu. Hz. Ebû Bekr dedi ki “Ey Allah’ın Nebisi, bunlar amcaoğulları­mız ve soydaşlarımız­dır. Onlardan fidye almanı uygun gö­rüyo­rum; böylece kafirlere karşı güç­lenmiş oluruz. Belki Allah ileri­sinde onlara müslüman olmayı nasibe­der.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Senin görüşün nedir Hattaboğlu?” diye sordu. Dedim ki, “Hayır, vallahi ey Allah'ın Elçisi ben Ebû Bekr’in görüşüne katılmıyorum; benim gö­rü­şüm şudur: İzin ver onla­rın boyunlarını vura­lım. Akîl’i (kardeşi) Ali’ye bırak boynunu vur­sun, şu ak­ra­bamı da bana bırak boy­nunu vu­rayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri ge­lenleri­dir.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekr’in gö­rüşünü benimsedi, benim görü­şümü benim­semedi. Ertesi gün geldim bir de gör­düm ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekr otur­muş ağlıyorlar. Dedim ki, “Ey Allah'ın Elçisi! Söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlı­yorsunuz? Eğer ağ­lamaya değer görürsem ben de ağ­la­rım, ağlamaya değer görmezsem si­zinle ağlar gibi gözükürüm.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Arkadaşlarının esirlerden fidye alın­ması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara aza­bın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahü Teâlâ şu âyeti in­dirdi. “Yeryüzünde düşma­nını ezme­dikçe bir elçinin esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı dili­yor. Allah güçlüdür, hak­îmdir. Eğer daha ön­ceden Allah ta­ra­fından ve­rilmiş bir hüküm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab dokunurdu.” (Enfal 8/67-68)[100]

Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz. Muhammed de Hz. Ebubekr de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de in­sandır ve fazi­letli ol­maları yanılmalarına engel değildir.

Bilgisi ve fazi­leti ne olursa olsun her­kesin yanı­labileceği düşüncesi her gö­rü­şün eleştirilebilmesi yolunu aç­mıştır.

Durum açıkça meydanda iken siz çok aşırı gi­diyor, Hz. Hızır gibi olayların arka planını gö­rebil­diğinizi ve size yapılan itirazın Hz. Musa’nın Hz. Hızır’a itirazları gibi olayların ar­kasındaki gerçekleri görememekten kaynaklan­dığını, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan id­dia edip duruyorsu­nuz. Bu batıl düşünceleri ne za­man ter­kede­ceksiniz?        

22- İLHAM

İlham, Allah’ın, kulunun kalbine bir şey do­ğur­masıdır[101]. Sezgi de bu anlamda kullanılır.

MÜRİT - İlhama inanıyor mu­sun? Her ne kadar baş­kasını bağlamasa bile ilham vardır.

BAYINDIR - Şüphesiz ilham vardır. Eğer Allah’ın ilhamı olmasa in­sanoğlu ilerleyemez. Bütün ilmi gelişmeler ve ke­şifler Allah­‘ın ilhamıyla olur. Ama ilham şeyhlere veya müs­lümanlara has değildir. Kâfirler de ilham alır.

Bu kelime Kur­‘an'da yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “(Nefse) isyankâr­lı­ğını ve takvâsını ilham ede­nin hakkı için, onu  arındıran gerçekten um­du­ğuna kavuşmuş, kirle­tip karartan da herşeyini kaybetmiş olur.” (Şems 91/8-10)

Nefse isyankarlığı ve takvası ilham ediliyor.

a- İsyankarlığı ilham

İsyankarlık, kişinin Allah’a, in­sanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. Böyle biri, hem isyandan önce hem de sonra bir huzursuzluk duyar. Buna iç sıkıntısı veya vic­dan azabı denir.

Yusuf aley­hisselamı Züleyha'dan uzaklaştı­ran bürhan, Allah’ın “(Nefse) isyankârlığını il­ham  et­mesi" olmalıdır. Yusuf Sure­si’nin 24. âyetinde şöyle buyuruluyor:

Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbının bürha­nını gör­me­seydi o da kadına meylede­cekti...”

Günah karşısında insan önce irkilir, sonra ya vazgeçer, ya da günaha dalar. İşte insanı irkilten, Al­lah Teâlâ’nın “(Nefse) is­yankârlığını il­ham et­me­si" dir. Merhameti sonsuz olan Rabbımız günah işleyecek olana son bir ih­tarda bulunarak "İsyana giriyorsun, dikkat et." demiş oluyor. İsyandan sonra da kendine bir iç sıkıntısı vererek onu tev­beye teşvik ediyor.  

Bu irkilmenin müslüman olmayan insanlarda da olduğunu aşağıdaki âyetlerden anlayabi­liriz. Önce  âyet­lerin ini­şine sebep olan olaya ba­kalım.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme eziyet eden Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan, Velîd b. Muğîre, Nadr b. Hars, Ümeyye b. Ha­lef ve As b. Vail bir araya geldi­ler ve dedi­ler ki, “Hac zamanında Arap he­yetleri gelip bize Muhammed hakkında soru soruyor­lar, her bi­rimiz bir başka cevap veriyo­ruz. Birimiz deli, diğerimiz kâhin, bir baş­kamız da şa­irdir di­yor. Cevapların farklı olma­sından do­layı Araplar, bunların hepsinin yanlış olduğu sonucunu çıkarıyor. Gelin, Mu­hammed’e bir tek isim ver­mek üzere anlaşalım.”

Birisi dedi ki, “O şairdir.” Velid b. Muğîre dedi ki, “Ben Ubeyd b. el-Ebras ve Ümeyye b. Ebî’s-Salt’ın şi­irlerini dinle­dim, bunun sözü on­la­rınkine benzemiyor.

Bir başkası dedi ki, “O kâhindir.” Velid, “Kâhin kime der­ler?” diye sordu. “Bazan doğru ba­zan da yalan söyleyen kimsedir.” dediler. Velid dedi ki, “Muhammed asla yalan söylememiştir.”

Biri de “O delidir.” dedi. Velid, “Deli kime der­ler?” diye sordu. “İnsanları korkutan kişiye.” dedi­ler. Velid, “Şimdiye kadar Muhammed’le kimse kor­kutulma­mıştır.” dedi

Sonra Velid kalktı evine gitti. Herkes, Velid b. Mu­ğîre din değiş­tirdi, dedi. Ebu Cehil hemen onun yanına gitti ve dedi ki, “Senin neyin var? İşte Kureyş, sana yardım top­ladı. Onlar senin ihtiyaç içine düşüp dinini değiştirdiğin kanaatin­deler.” Velid dedi ki, benim ona ihtiyacım yok, ama Muhammed hakkında dü­şündüm; o sihir­bazdır, diyorum. Çünkü sihirbaz baba ile oğulun, kardeş ile karde­şin, karı ile kocanın arasını ayırır.”

Sonra ona sihirbaz lakabı tak­mak üzere an­laştılar. Çıkıp Mekke­‘de yüksek sesle ba­ğırdılar. Halk toplu haldeydi, dediler ki; “Muham­med ger­çekten sihirbazdır.” Bu söz halk arasında yankılandı. Bu Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sel­leme çok ağır geldi. Evine döndü ve üze­rini elbi­sesiyle örttü. Bunun üzerine Müddessir suresi indi[102].

Velid b. Muğîre’nin bu kararı verir­ken iç sıkıntısı çektiği ve zorlandığı gö­rülüyor. Çünkü büyük bir isyan içindeydi. Aşağıdaki âyetler bunu ortaya koyu­yor.

O bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası ne bi­çim ölçme biçmeydi  o öyle.

Vah kahrolasıca vah, ne biçim ölçme biç­meydi o öyle.

Sonra bir bakındı.

Sonra kaşlarını çattı ve su­rat astı.

Sonra ardına döndü ve bü­yük­lük tasladı.

Hemen şöyle dedi: “Bu olsa olsa üstün bir sihir olabi­lir.

Bu  olsa olsa bir insan sö­zü olabilir. “ (Müddessir 74/18-25)

Müslümanlığa karşı çıkan herkes içten ra­hatsız olur ve sıkıntıya düşer. Bu yüzden davranış bozuklukları gösterirler.  Zaman olur kâ­firler, keşke müs­lüman olsalar, diye arzu ederler.” (Hicr 15/2)

Kafirler hep kuşku içinde olur­lar. “Kurdukları binalar, kalpleri parçalanıncaya ka­dar, içlerinde bir kuşku olarak kalmaya devam eder. ” (Tevbe 9/110) Bu kuşku, Allah'ın onlara olan merhametindendir. Kimilerinin bu sayede akılları başlarına gelir ve girdikleri yanlış yoldan vazgeçerler.

Günahtan sonra de­vam eden vic­dan ra­hatsız­lığı da ki­şiyi pişmanlığa ve tevbeye yö­nelten il­ham­dır. İşte Allah’ın merha­metinin bü­yük­lüğü.

b- Takvâyı ilham

Takvâ, nefsi fenalıktan korumak demektir. Kişi, Allah’a karşı, in­san­lara karşı ve kendine karşı fe­nalık yapmamalıdır. Böyle bir davranış onu dün­yada töhmet altına girmek­ten, ahirette de cehen­nem aza­bın­dan korur. Günah­lardan ka­çınmanın ve sevap­ iş­lemenin neticesi budur. İnsan, takvaya götü­ren davranışlarının neşe­sini içinde duyar. İşte bu neşe Allah’ın ilhamıdır. Takvaya uygun davrananlarda görü­len iç hu­zuru ve kararlılık Allah’ın ilha­mıyla olu­şur.

Hadis-i şerifte konunun çok gü­zel izahı vardır. Vabısa b. Mabed di­yor ki, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme git­tim buyurdu ki; “İyi­likten ve günahtan sormak için mi geldin?

Evet, dedim.

Bunun üzerine parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: “Nefsine danış, kalbine danış Va­bısa! İyilik, nefsin yatış­tığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste te­reddüt do­ğuran şeydir. İsterse in­san­lar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bul­muş ol­sunlar.[103]

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur: “Seni işkillendiren şeyi bı­rak işkillendirmeyene geç. Çünkü doğru­luk iç hu­zuru verir, yalan da şüphe ve te­reddüd doğu­rur[104].”

İçe doğan her şey ilham değildir, şeytan ves­vesi de olabilir. Çünkü şeytan "İnsanlara ves­vese veren, onların içini karıştıran"[105] bir varlıktır. Şeytan Allah’tan yetki alınca şöyle de­mişti:

İşte senin beni azgın­lığa uğ­ratmana karşılık andol­sun ki, ben de senin doğru yolunun üze­rinde oturacağım.

Sonra önle­rinden arka­ların­dan, sağ­larından solların­dan insanlara soku­lacağım. Sen de on­ların pek çoğunu artık sana şükreder bulama­yacaksın.

Allah Teâlâ bu­yurdu ki; haydi, ye­rilmiş ve ko­vulmuş ola­rak çık ora­dan. An­dol­sun ki, onlar­dan her kim sana uyacak olursa Cehennemi si­zin he­pinizle doldura­cağım.” (A’raf 7/ 16-18)

Şeytan, bu yetkiyle  elçiler de dahil her­kese so­kulur ve onları yanlış davranış­lara yönelt­meye çalışır. Allah Teâlâ şöyle buyuru­yor:

(Ey Muhammed!) Senden önce gön­derdi­ğimiz tek  bir nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi ar­zuladığı zaman, şeytan onun arzu­suna ves­vese karış­tır­mış olmasın. Al­lah şey­tanın ka­rıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîmdir.” (Hacc 22/52)

İlham ile vesveseyi ayırabilmek için içimize gelen şeyi Allah’ın emir ve yasakları yönünden denet­lemek gerekir.

İşte nefs-i mül­heme[106] budur. Mü’min-kâfir, herkesin nefsi nefs-i mülhe­medir. Allah ona, isyankarlığını ve takvasını ilham eder.

MÜRİT- İsyankarlık ve takvâ dışında bir ilham olmaz mı?

BAYINDIR- Elbette olur. Allah insanın kalbine bir çok şey doğurur. Bu konu ile ilgili ayetler vahiy bölümünde geçmişti. Bu da mümin ve kafir ayırımı olmadan her insanda olur. Şairler ve buluş sahipleri buna örnek verilebilir.

23- ŞEFAAT* 

Şefaat, bazı müminleri bağışlaması için, ahi­rette Allah'tan istekte bulunma anlamına ge­lir.

MÜRİT - Biz burada Şeyh Efendi ile iyi ge­çini­yoruz ki, belki ahirette eteğinden tutarız, belki bize faydası dokunur.

BAYINDIR- Yani size şefaat edeceğini mi söy­lüyor­sunuz?

ŞEYH EFENDİ- Neden olmasın? Büyük Şeyh Mustafa İsmet Garibullah kuddise sirruhu hazret­leri Risale-i kudsiyye­sinde şöyle bu­yurdu: Hz. Ebu Bekr'e varıncaya ka­dar bütün silsilenden yardım iste­meyi adet et. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme vararak ondan da yardım iste. Şeyhini şefaatçı, aracı kıl ki, seni sevinçle doldursun[107].

BAYINDIR- Şeyh şefaat yetki­sini kimden alı­yor? Allah hangi şeyhe böyle bir yetki ver­miştir?

 Her namazın arkasın­dan okuduğu­muz Ayet’el-kürs­î’de”Onun izni olmadan onun ka­tında şe­faat ede­cek olan da kim­miş?” buyu­rulmuyor mu?

Hz. Ebu Bekr'e varıncaya ka­dar bütün silsi­le­nizden yardım istemeyi adet edip Kıyamete kadar size cevap veremeyecek olan kişileri  razı etmek için boşuna uğraşacağınıza Allah'ı razı et­meye çalışsanız daha iyi olmaz mı?

MÜRİT-  Biz her şeyi Allah rızası için ya­parız. Çünkü  Allah’ın bir rı­zası her şey­den büyüktür.” (Tevbe 9/72)

 BAYINDIR-  Allah'ın reddettiği şeyleri ya­parak onun rızası kazanılır mı? Siz ne aklınızı kullanı­yorsunuz, ne de Allah'ın gön­derdiği Kur'an'a uy­gun davranı­yorsunuz. Halbuki, Allah"..pisliği aklını kullan­mayanların üs­tüne bırakır."  (Yunus 10/100)

Şu âyetler sanki sizi an­latıyor:

De ki, Allah’ın yakınında[108] olduğunu bildik­lerinize yalva­rın ba­ka­lım. Onların göklerde de yerde de zerre ağırlığında bir şeye hükümleri geçmez. Onların bu iki şeyde bir or­taklıkları  yok­tur. Allah’ın onlar ara­sından bir yardımcısı da bu­lunmaz.Allah’ın katında, kendisinin uy­gun gördü­ğünden başkası­nın şe­fa­ati yarar sağlamaz. Yürekle­rindeki korku giderilince “Rabbınız ne bu­yurdu?” dediler. Hakkı buyurdu diye cevap ver­di­ler. O yücedir, büyük­tür.“ (Sebe’ 34/22,23)

Rablerinin huzurunda toplanacak­ları gün­den korkanları Kur’an ile uyar; onların Alla­h’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Belki (bu sayede) kendilerini korurlar.”(En’am 6/51)

Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız on­lar, Allah’ın di­lediği kimse­lere şefaat edebilirler.

Allah onların yaptık­larını da yapa­cak­larını da bilir. Şefaata yetkili kıldıkları, onun razı ol­duğu kişilerden başka­sına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.“ (Enbiya 21/28)

a-Şeyhin müridi savunması

MÜRİT - Bizim  Şeyh Efendiye bakışımız, onun bize yardımcı olacağı yolunda­dır. Mesela bugün mahkemede avukat tutma zorunluluğu yoktur. Ama genellikle avukat tutanlar davayı ka­zanırlar. Şeyh Efendi de bizim avukatımız­dır.

BAYINDIR - Siz,  gizli açık her şeyi bilen Allah Teâlâyı hakimle bir mi tutuyorsunuz?

O gün kişi kardeşinden, ana­sından, ba­basın­dan, eşinden ve oğulla­rından kaçacaktır. O gün her­kesin işi başından aşa­caktır.” (Abese 80/34-37)

Durum böyle iken Şeyh Efendi nereden fır­sat bulacak da sizi sa­vu­nacaktır.

Ensar'dan Ümmü'l-alâ  diyor ki, Muhacirlere kur'a çekilince bize Osman b. Maz'ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yı­kandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem  içeri girdi. O sırada dedim ki, "Ebu's-Sâib[109]! Allah sana rahmet eylesin. Allah'ın sana gerçekten ikramda bulunduğuna şahidim." Bunun üzerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah'ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?" Dedim ki, "Babam sana kur­ban ey Allah'ın Elçisi Allah ya kime ikram eder?" Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bu­yurdu ki, "Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekliyorum. Ama ben Allah'ın elçisi olduğum halde nasıl karşıla­na­cağımı vallahi bilmiyorum."

Ümmü'l-alâ dedi ki, "Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem.[110]"

Ama siz şeyhinizin Cennete gideceğinden şüphe etmediğiniz gibi Allah'ın huzurunda sizi savu­nacağını söyleme cesaretini bile gösteri­yorsunuz.

Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah'ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avu­kat­lığınızı yapacak olan şeyh, hâşâ, Allah'ın huzu­runda onu hatırlatacak? Ya da Allah, hâşâ, yargı­lamada hata mı yapacak ki, şeyhiniz ona engel olacak? Ne kadar yanlış bir yolda oldu­ğunuzu an­lıyorsunuz değil mi?

 

b- Müridi Allah'a takdim

MÜRİT - Müftülükte bir müftü ile görüşmek ist­e­sen araya bir ka­pıcının girmesi, bir kişinin seni müf­tüye takdim etmesi gerekir. Araya kimse girmeden bir yet­kiliyle, bir bakanla pat diye görüşebilir mi­sin? İşte Şeyh Efendi de bi­zimle Allah arasında bir vesile, bir vasıta ol­maktadır.

BAYINDIR - Bize şah da­ma­rımızdan daha ya­kın olan Allah Teâlâ için bu söz nasıl söyle­nebilir.

Bu inanç insanı şirke sokar. Şirk zaten Allah ile kul ara­sına vasıta koymaktır. Zümer Suresinde buna dikkat çekilmek­te­dir:

İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun beri­sin­den[111] veliler edinenler "Biz onlara başka  değil sa­dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." derler. İşte Allah, onla­rın aralarında tar­tışıp dur­dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du­ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)

Bu tür inanışlardan lütfen vaz­geçin. Çünkü şeytan insanı hep bu metodla saptırmaktadır.

Lütfen bana söyler misin, yaratan, besle­yen, bü­yü­ten ve sana senden yakın olan Allah mı seni daha iyi tanır, yoksa Şeyh Efendi mi?

MÜRİT-  Tabii ki, Allah tanır.

BAYINDIR - Peki Şeyh Efendi senin ne­yini Allah’a tanıtacak?

MÜRİT- ?!

24 - RABITA

BAYINDIR - Bir de rabıta'nız var.

ŞEYH EFENDİ- Evet doğru. Rabıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin ru­hâniye­tiyle bera­ber, suretini kalp gözünün önüne getirerek ha­yal etmesi ve kalbiyle ondan yar­dım istemesinden ibarettir[112].

BAYINDIR- Daha iyi anlamak için soruyo­rum, mürit şeyhini yükseklerde görüyor, onun bir çok yetkiye sahip olduğunu düşünüyor, kendisini de düşük seviyede sayıyor. Sonra şeyhinin hayalini karşısına getiriyor ve ondan yardım istiyor. Bunu şeyhinin yanında yapmıyor değil mi?

ŞEYH EFENDİ- Doğru. Bak, bu işi biz uydur­madık. Muhammed Halid Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyuruyor:

Rabıtanın en üstün derecesi, iki gözün ara­sında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bak­maktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son de­rece tevazu ile yal­varmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruha­niyetinin hayal hazinesine gi­rip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşü­nüp, senin de peşinden yavaş ya­vaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir[113].

BAYINDIR- Aman Allahım! Söyler misiniz bana, bunu  neye dayandırı­yorsunuz?

ŞEYH EFENDİ - Bunun delili vardır. Hz Ebubekr radıyal­lahu anh kaza-i hacet[114] için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sel­lemden hali bir yer bula­madığından, bu durumu Efendimiz’e şi­ka­yet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi[115].

BAYINDIR - Yani  Hz. Ebubekr, tuvalette, Allah'ın elçisinin ruhâniyetiyle beraber, su­retini kalp gözünün önüne getirerek ha­yal edip kal­biyle ondan yar­dım mı istiyordu?

MÜRİT- Hayır, öyle değil. Yani Hz. Ebubekr tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi hayal edi­yordu.

BAYINDIR- Çok sevdiği kişi­nin hayali in­sanın gözünün önün­den gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” di­yor. Bu gayet normaldir. Hz. Ebubekr, Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tu­valette bile ak­lından çıkaramadığını ifade et­mektedir. Sizin tarif etti­ğiniz rabıtayla bunun ne ilgisi var?

Siz rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müri­din yanına geldiğini iddia ediyorsunuz. Şeyhin ru­haniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?

ŞEYH EFENDİ- Ruhaniyetin gözüktüğünün delili var­dır. Yusuf Suresi'nde şöyle buyuruluyor:

"(Yusuf aleyhisselam kasıtsız ola­rak, elinden gelmeyerek) ona (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi). (Yusuf 12/24)

Bu ayetin tefsirinde ekseri müfessir­ler, Allah dost­larının tasar­ruf ve im­dadını (gücünü ve yar­dımını) açık­lamış­lardır. Müfessir­lerden Keşşaf, doğruluktan ayrıldığı ve Mutezile Mezhebi­nin[116] görüşüyle vasıflandığı halde Yakup aleyhissela­mın ruha­niyye­tinin, şaşkın­lığından parmak­larını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselama gözüke­rek “O ka­dın­dan sakın.” dediğini açıklamış­tır[117].”

BAYINDIR- Siz herhalde Keşşâf tefsirini hiç okumadınız. Yoksa bunu asla söylemezdi­niz.

Yusuf Suresi’nin 24. âyetinde Züleyha'nın Yusuf aleyhisselam ile birleşmek için yaptıkları anlatılırken  şöyle buyuruluyor:

Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbının bürha­nını gör­me­seydi o da kadına meylede­cekti...”

Keşşaf tefsiri, âyette geçen bürhan kelime­sinin ne anlama geldiğini açıkladıktan sonra şöyle de­vam ediyor:

“.... Ayette geçen bürhan şu şe­killerde de açıklanmıştır: 

Yusuf aleyhisselam bir ses duydu, “Aman ka­dına yak­laşma!” diye, ama aldırmadı. İkinci kez duydu, demini boz­madı. Üçüncü kez duydu, be­riye çekildi ama Hz. Yakup aleyhis­selamı parmak­larını ısır­mış halde gö­rünceye kadar bir şeyden etkilenmedi... “

Keşşaf’ta bu görüş sahipleri için aynen şu ifa­deler yer al­ıyor:

“Bu ve bunun gibi şeyler hura­feci zorbala­rın tutundukları şeylerdir. Allah Teâlâ’ya ve pey­gam­berlerine iftira bunların dini olmuş­tur...[118]

Biraz düşünülse bunun Yusuf Suresindeki başka âyetlere de aykırı olduğu görülür. Bir âyette şöyle buyuruluyor:

(Yakup) Onlardan yüz çevirdi Vah Yu­suf’um vah!”  dedi. Üzün­tüden iki gözüne de ak düştü. Kederi içine gömülüydü.“ (Yusuf 12/84)

Bu olay, Hz. Yusuf’un, Mısır’a gelen kardeş­le­rinden Bünyamin’i, hırsızlık bahanesiyle alıkoy­masından sonra olmuştu. Eğer Bünyamin'i Hz. Yusuf'un alıkoy­du­ğunu bil­seydi Hz. Yakub, böyle üzülür müydü?

 Lütfen bunu rabıtanın delili sayıp da ken­dinizi daha da kötü duruma sokmayın.

ŞEYH EFENDİ- Ubeydullah el-Ahrâr es-Semerkandî hazretleri "Sadıklarla beraber olun." (Tevbe 9/119) âyetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sadıklarla beraber ol­mak, surette ve manada onlarla beraber ol­maktır." Sonra da ma­nevi beraberliği rabıta ve huzurla tefsir etmiştir ki, bu ehlince malum olan meşru bir iştir[119].

BAYINDIR- Surette ve manada sadıklarla yani dürüst kimselerle beraber olmaktan  ne anlıyor­su­nuz? Bir kimseyle beraber olmak hem onun ya­nında yer almak hem de onunla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmak anlamına gelir. Yanında olduğunuz kişi ile aynı duygu ve düşünceleri  paylaşmıyorsanız bu tam bir beraberlik sayıl­mayacağı gibi aynı duygu ve düşünceyi pay­laştığınız kişinin ya­nında yer almazsanız gene beraber olmuş sayıl­mazsınız. Burada anlatılan odur. Bunun rabıta ile ne ilgisi var?

Bazı şeyhler müritlerine resimle­rini dağıtıyor ve rabıta yaparken ona bakmasını söylüyor­lar. Siz de bunu yapıyor musunuz?

MÜRİT- Bizde öyle bir şey yoktur. Hz. Muhammed resmi yasaklamıştır.

BAYINDIR- Eğer Hz. Muhammed yasak­lama­mış olsaydı yapar mıydınız?

MÜRİT- Belki yapardık. Çünkü resme bak­mak, şeyhi kalp gözünün önüne getirerek hayal etmek­ten kolaydır. O zaman şeyhin sureti baş gö­züyle görülmüş olur.

BAYINDIR-  Peki ya dinimizin heykeli ya­sak etmediğini farzetsek o zaman da heykelini yapar mıydınız?

MÜRİT-  Heykel yasak ama.

BAYINDIR- Yasak olmadığını farzedin.

MÜRİT- Belki o da yapılırdı. Her müridin evinde şeyhin bir heykeli bulunabi­lirdi.

BAYINDIR-  O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona rabıta yapacak ve onun ruhaniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvara­caktı. Puta tapanların yaptığı zaten bundan baş­kası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın ruhaniyetinden yardım bekliyorlardı.

Sizin tarif ettiğiniz rabıtaya sa­dece şu âyet delil olabilir.

İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun beri­sin­den[120] veliler edinenler  "Biz onlara başka  değil sa­dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." derler. İşte Allah, onla­rın aralarında tar­tışıp dur­dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du­ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3) 

Bu âyet, Kur’an-ı Kerim’de şirki tanımlayan âyettir.

25- İBADET

ŞEYH EFENDİ - Biz insanlara bize ibadet edin demiyoruz ki.

BAYINDIR - Siz herhalde ibadetin ne ol­duğunu bilmiyorsunuz. Söyler misiniz bana, mürit şeyhin yanında nasıl olmalıdır?

ŞEYH EFENDİ- Bak, şimdi sana müridin adâ­bını söyleyeyim de içinde ne varsa ortaya dök.

Müridin inancı şöyle olmalıdır: "Ben ancak bağlı bulunduğum şeyhim ile hedefime ulaşa­bilirim[121]."

Haklı dahi görünse mürîdin üstadına itirazı ha­ramdır[122].

Hz. Musa ile Hızır aleyhisselam kıssasında ol­duğu gibi şeyhe itiraz çok çirkindir. İtirazcının özrü kabul edilemez. İtirazdan doğan ayrılığın ilacı yoktur. Bu itirazın zararı, mürit üzerine akan feyzin kapanmasıdır[123].

Müride lazım olan şartlardan biri de şeyhin emrettiği şeyleri tevil etmeyerek ve geciktirmeyerek yapmasıdır. Zira tevil ve geciktirme bü­yük ke­sintiye sebeptir[124].

Adabdan biri de şeyhinin sevmediği hoş­lan­madığı şeylerden kaçınıp, şeyhinin güzel ahlakına ve yumuşaklığına aldanıp da sevmediği şeyleri yapmamasıdır[125].

Şeyh müride bir şey telkin ettiğinde devamlı onunla meşgul olmalı ve kalbine hayır ve şer bir şey getirmemelidir[126].

Sadık müridin sermayesi sevgi ve bağlılık­tır. İnatlık asasını ve muhale­fet sevdasını bı­rakıp şeyhin emri al­tında sükunettir. Tarikata sevgisi ve şeyhine bağlılığı artan mürit tarikatta kalmaktan emin olur[127].

BAYINDIR- Yani kısaca mürit şeyhinin kölesi olacak. Hatta köleden de öte bir bağlılığı olacak. Çünkü köle efendisine zaman zaman baş kaldırır, baş kaldıramasa bile içinden homurdanır ama mürit hem içi ile hem de dışı ile şeyhin tam kölesi olacak. Şeyhin emri altında sessiz sadasız beklerse tari­kattan atılma kor­kusu olmayacak.

ŞEYH EFENDİ- Mürit şeyhinin terbiye­sinde ölü yıkayanın elindeki ölü gibi olmalıdır ki, şeyh, mü­ride istediği gibi hareket edebilsin[128]. Mürit tam bağlı olmazsa şeyh onu nasıl yetişti­rebilir?

BAYINDIR- Bağlılığın da bir sınırı var. Burada bütün sınırlar aşılıyor. İnsanları ken­dine köle eden bir tek peygamber yoktur. Böyle bir şey Kur'an'a temelden karşıdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Hiç bir insanın hakkı yoktur ki, Allah ona Kitap, doğru bilgi ve peygamberlik versin, o da tutsun halka,  "Allah'tan önce[129] bana köle olun" desin. Onun diyeceği şudur: "Kitabı öğrettiği­nize ve okuduğunuza göre katıksız olarak Rabbe köle olun". (Al-i İmrân 3/79)

Diyorsunuz ki, eğer müridin şeyhine bir iti­razı olursa bunun ilacı yoktur. Bunun için kölelik keli­mesi  de yetersiz kalır. Peki bu, şeyhe ibadet de­ğildir de ya nedir?

MÜRİT-   Bunun neresi ibadettir, Allah aş­kına!

BAYINDIR- Evet sadece ibadet yok, isti­âne (yardım isteme) de var. Her ne kadar günde kırk kere Fatiha suresini okuyup" (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden istianede bulunuruz."  deseniz bile söylenenlerde hem Allah'tan başkasına ibadet var, hem de  Allah'tan başkasından istiane.

MÜRİT- Çok ağır bir ithamda bulundunuz. Beş vakit namazını kılan, gece teheccüd na­mazına kalkan, bu kadar zikirler yapan, İslama hizmet için  müesseseler kuran bu insanları o şekilde itham edemezsiniz?

BAYINDIR-  Bu ithamları keyfimden mi yapıyorum zannediyorsunuz. Sizi Allah'ın açık ayetlerine çağırıyorum. Beni suçlayacağınıza kendinizi düzeltmeye çalışsanız daha iyi olmaz mı? Biraz dü­şünseniz sizin en büyük dostunuz olduğumu ko­laylıkla anlarsınız. Bana karşı çı­kacağınızı ve çok sert tavırlar koyacağınızı bile bile sizi düştüğünüz bu kötü durumdan kurtar­mak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

MÜRİT- Bunca kâfirler var, niye onlarla mü­ca­dele etmiyorsun da, müslümanların birlik ve bera­berlik içinde olmak zorunda olduğu şu gün­lerde bize saldırıyorsun? Bu kadar iyi işler ya­pan insanları yoketmekle ne elde edeceksin?

BAYINDIR- Yeryüzünde iyi iş­lerle meşgul in­sanlar çoktur. Japonların, Amerikalıların ve Avrupalıların içinde insanlığın hayrı için gece­sini gündüzüne katıp çalışan insanların sayısı az değildir. Hırıstiyan keşişler mala, evlilik ha­yatına ve dünyalıklara karışmamak ve ömürle­rini sırf ibadetle geçirmek için  dağların ıssız tepelerinde ku­rulu manastırlara kapanırlar ama itikatlarını şirkten kurtaramadıkları, Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu bildikleri için onları hak yolda kabul edemeyiz.

Onun için inanç çok önemlidir. Bir insanın se­vap namına yaptığı bir şey olmasa da şirk­ten uzak bir inancı olsa ve tevbe etmeden ölse Allah bu şahsın günahlarını bağışlayabilir. Çünkü o, şöyle buyurmuştur:

"Allah kendisine ortak koşulmasını bağışla­maz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar."  (Nisa 4/48)

İşte başkasına köle olmamızı ka­bul etme­yen Allah'ın Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme emri:

"De ki: "Ey cahiller! Şimdi bana, Allah'tan baş­kasına kölelik etmemi mi emrediyorsunuz?"

Sana da, senden önceki elçilere de şu mu­hak­kak vahyedil­miştir: "Hele bir şirke düş; amelin ke­sinkes yanar ve sen kaybeden­lerden olursun."

"Hayır; yalnız Allah'a kölelik et ve şükreden­ler­den ol."

Onlar Allah'ı gereği gibi değer­lendiremediler. Oysa ki kıyamet günü, bütün yer­yüzü O'nun avucunun içinde olacaktır. Gökler O'nun sa­ğında dürülmüş olur. O, ortak koştuk­larından uzak ve yücedir."  (Zümer 39/64-67)

MÜRİT- Elimizdeki meallerde kulluk kelimesi kullanılıyor, ama sen onun yerine "kölelik" keli­me­sini kullanıyorsun. Bu yaptığın doğru mu?

BAYINDIR- Türkçede "kul" ile "köle" aynı an­lamdadır. Yunus Emre;

Tapduğ’un tapusunda kul olduk kapusunda

Yunus miskin çiğ idik piştik el­hamdulillah.

derken “köle olduk kapusunda” demek istiyor.

Kul ve kölenin Arapçası  ( ) = abd keli­me­sidir.

Hz. Muhammed de Allah'ın abd'ıdır. Kelime-i şeha­dette “ “ Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir.” de­riz.

Yalnız Allah'a köle olup başka­sına köle olmamak hürriyetin doruk noktasına ulaşmak demektir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili inen şu âyeti de okumak yerinde olur.

"Az kalsın baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın. Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi.

Eğer seni sağlamlaştırmış olma­saydık, andolsun onlara bir parça yanaşacaktın.

O zaman biz de sana, hayatın kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bula­mazdın."  (İsra 17/73-75)

Hz. Muhammed bile tehlikeye düşecek gibi olduğuna göre kendimizi bu açıdan gözden geçirmemiz gerekmez mi?

MÜRİT- Tamam, bunları anladık. Şimdi sen yu­karıdaki ağır iddianı ispatla baka­lım.

BAYINDIR- Allah'ın bütün pey­gamberlere söylediği şu sözü hatır­layalım: "Hele bir şirke düş; amelin kesinkes yanar ve sen kaybeden­lerden olursun."  (Zümer 39/64-65)

a- Şirk

MÜRİT- Bizim yaptığımızın nesi şirk? Sen esas onu anlat.

BAYINDIR- Öyleyse iyi dinle. “İbadet” ( ) sözlükte taat anlamına gelir.  Taat ( ) boyun eğmek demektir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek.” anla­mında kullanı­lır[130]. Türkçede buna kulluk denir.

Abd ( ) kul, yani köle anlamına gelir.

İnsanlar, güçlerinin yettiğini kendilerine köle et­meğe, güç yeti­remediklerine de köle olmağa meyil­lidirler. Krallar halkı, kendi köleleri gibi görmek istemişler, kayıtsız şart­sız boyun eğdir­meğe çalışmış­lardır. Kur’an’ı Kerim’de bunun ör­nekleri vardır:

Firavun Adamlarını toplayıp ses­lendi, ve şöyle dedi: "Sizin en yüce rabbiniz benim"  (Naziât 79/23-24)

Rab sahip demektir. Araplar kö­lenin sahi­bine rab derler[131].  Biz de Efendi deriz. Allah’tan başkasına köle olmayı reddedenler, Allah’tan başka­sının kendi rabları ve efendileri olmasını da kabul etmezler. Dikkat ederseniz efendi kelimesi tarikat­larda sıkça kullanılır.

Krallar siyasi ve askeri güçlerini kullanarak, zenginler paralarını, kimileri de dini kullanarak insanları kendilerine kul etmek­tedir­ler. Dini kullananlar bunların en kötüsüdür. Çünkü insanlar bunlara kulluk etmeyi Allah'a kulluğun bir parçası sayarlar.

Siz Allah ile birlikte şeyhinize de köle olu­yorsu­nuz. Rabıta sırasında şeyhinizin ruhani­yeti kar­şısında boyun eğiyorsunuz. Halbuki, Fatiha Suresi'nde "Yalnız sana köle oluruz"  diye Allah'a söz veriyoruz.

MÜRİT- Kendine kulluk edilmesini isteyen şeyh var mı?

BAYINDIR- Önceki açıklamalar yeterli ol­madı herhalde. Şeyhe tam bağlan­mak, ona rabıta et­mek, kalble ondan yardım istemek ve ona asla iti­raz etmemek gerektiğini söylediniz.  Hatta şeyhin önünde mürit, gassalın (ölü yı­kayıcısının) önün­deki meyyit (ölü) gibi olmalı­dır, dediniz. Bu köle­li­ğin son noktası değil midir? Bundan ileri bir kölelik düşünülebilir mi?

Allah’ın istediği, insanın yalnız kendisine köle olmasıdır.

Ey insanlar! Sizi ve sizden ön­cekileri yara­tan Rabbinize kölelik edin ki, korunabilesiniz. (Bakara 2/21)

Hz. Muhammed de Allah'ın köle­sidir. Kelime-i şehadet getirirken “ “ Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kö­lesi ve elçi­sidir.” deriz. Ona bundan başka bir makam ver­mek Hırıstiyanlara benzemek olur. Onlar Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demiş, onu Allah’a halef kılmış, ona ibadet etmeye ve on­dan yardım dilemeye başlamış­lardır. Sanki haşa! baba emekli ol­muş da oğul onun yerine otur­tulmuş gibidir.

Bu sebeple ibadet etmiş olmak için puta secde eder gibi şeyhe secde etmek gerekmez.

b- İstiâne

MÜRİT- Bir de istiâne vardı.

BAYINDIR- Gelelim istianeye: İstiane, yardım istemek demektir. Fatiha suresini her okuyuşu­muzda  iy­yâke nestaîn,  deriz. Yani "Allah'ım yalnız senden yardım iste­riz” demektir. Bu konu daha önce anlatılmıştı.  Burada Şeyh Efendi'nin bir sözünü tekrarlamak yerinde olur. Şöyle demişti:

"Siz ne der­se­niz deyin, biz Allah ile kullar ara­sında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm ha­zerâtının ruhları­nın vasıta ol­duğuna ina­nırız. Onların ruha­niye­tinden istimdâd eder, isti­ânede bulu­nuruz."

Evliya ruhundan istianede bulunduğunuza göre sizin artık “iy­yâke nestaîn, = yalnız senden yardım isteriz” demeye hakkınız kalır mı?

Bir de rabıta yaparak şeyhin ruhaniyetiyle be­ra­ber, suretini kalp gözünün önüne getirip hayal etmek ve kalple ondan yardım istemek varya, işte o zaman Tevhidden bir şey kalmaz. Çünkü bu, olsa olsa şeyhe ibadetin bir parçası olur.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Dua ibadetin özüdür[132].” demiyor mu?

O, bir de, şöyle bu­yurmuştur: “Dua ibadetin ta kendisi­dir.”[133] 

Puta tapan­lar ibadeti, putun rızasını ka­zanmak ve dualarının kabulünü sağlamak için yaparlardı.

Cenab-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’in bir çok âye­tinde müşriklerin duru­munu belirtirken “Allah’tan başka­sına dua etmek[134]” ifadesini kullanmıştır. Hz. Muhammed sallalahu aleyhi veselleme verdiği bir emirde şöyle buyurmuştur: “De ki: Ben yal­nızca Rabbıma dua ederim. Ona hiç bir şeyi or­tak koşmam.” (Cin 72/20)

İbn Abbas radıyallahu anh şöyle buyur­muş­tur: “Duanız imanı­nız­dır[135].”

İnsanlar öteden beri en çok dua ve ibadet ko­nusunda yanıldıkları için bütün  elçilerin davetinin te­melini bu iki husus oluşturmuştur.

Namaz, oruç, hac, zekat, helallar ve haram­larla ilgili çok az âyet olduğu halde Kur'an'ın ta­mamına yakını Allah'tan baş­kasına ibadeti, darda kalınca başkasından bir şey beklemeyi şirk sayıp yasak­lamaktadır. Bu husus üzerinde çok durmak gerekir.

"Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hakimleri yapıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Ne ka­dar az düşünüyor­sunuz." (Neml 27/62)

26- ALLAH’IN TECELLİ ETMESİ* 

Tecelli, gözükmek, ortaya çıkmak an­lamınadır. Allah'ın tecelli etmesi de Allah'ın gözük­mesi veya gücünün ortaya çıkması anla­mında kullanılır.

ŞEYH EFENDİ - (Kendi alnını göstererek) Şeyhlerin alnı bir aynadır. Orada Cenab-ı hak tecelli eder.

BAYINDIR - Allah Teâlâ bir insanda nasıl tecelli eder, nasıl gözükür? Bunun de­lili nedir?

ŞEYH EFENDİ - Delili şudur: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Musa, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr-i Sînâ’ya) gelip de Rabbi onunla konu­şunca «Rabbim, bana kendini göster, seni göre­yim.» dedi. (Rabbi) «Sen beni asla göre­mezsin. Fakat şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni göre­ceksin.» buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince dağı param­parça etti. Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki; Seni noksan sıfat­lardan tenzih ede­rim, sana tevbe et­tim ve ben inananların ilki­yim.” (Araf 7/143)

Allah bir dağda tecelli ettiğine göre bir in­sanda tecelli ede­mez mi?

BAYINDIR - Allah dağa tecelli ettiği zaman dağ parçalandı, Hz. Musa da baygın düştü.

ŞEYH EFENDİ - İşte şeyh dağ yerinde, mürid de Musa aley­his­se­lam makamındadır[136].

BAYINDIR - Bu ne biçim delil getirme, ne biçim bir kıyastır? Allah Teâlâ dağda tecelli etmedi ki, dağa tecelli etti. Yani dağda gözükmedi, dağa gözüktü. Allah’ın insana tecelli etmeyeceği, yani bu dün­yada bir insana gözükmeye­ceği yukarı­daki âyette açıkca belir­tilmiştir.

Ayete aykırı olmasına rağmen farzedelim ki, sizin dediği­niz doğrudur ve Allah dağa tecelli etmemiştir de dağda tecelli et­miştir. Siz kendinizi dağa nasıl kıyas­larsınız? İnsan dağa benzer mi? Böyle kıyaslara kı­yas maâl fâ­rık, yani ilgisiz şeyleri birbi­rine benzetmek de­nir. İn­sanla dağ ara­sında nasıl bir benzerlik buluyorsu­nuz ki, bir âye­tin dağ ile ilgili hük­münü insana taşıyorsu­nuz.

Bir an için benzetmenin doğru olduğunu ka­bul etsek bile varılacak hüküm, böyle bir tecel­liden sonra Şeyhin parçalanıp yok olması ol­maz mı? Çünkü Allah’ın tecellisinden sonra dağ paramparça olmuştur. Ama böyle olmuyor, Şeyhin alnı bu tecelli ile Allah’ın aynası durumuna geli­yor ve herkes Şeyhin alnında Allah’ı görmeye başlıyor.

ŞEYH EFENDİ - Allah şeyhleri korur. Allah’ın gücü buna yetmez mi?

BAYINDIR - Allah’ın gücünün yetmediği ne var ki; ama biz Al­lah’ın gücünden ve kudretinden bah­setmi­yoruz. Ayetin hükmün­den bahsedi­yo­ruz.

Ayrıca Allah'ın dağa tecelli etmesi özel bir olaydır, bunun kıyaslanacağı bir şey yoktur. Çünkü olağan dışı bir olaya benzetme yapıla­rak bir hükme varı­lamaz[137].

Şeyhin dağa, Hz. Musa’nın da müride ben­ze­tilmesine ge­lince; doğ­rusu bun hangi man­tıkla yaptığınızı anlamak mümkün de­ğil­dir. Şeyhi Hz. Musa’ya benzetmek isteseniz bu­nun bir yolu olur. Çünkü insan olma bakımın­dan ortak yönleri vardır. Dağ ile şeyhin neyi birbirine benzi­yor?

MÜRİT- Tecelli meselesini niye yanlış de­ğer­lendiri­yor­su­n? Bu, Şeyh Efendi'nin bütün davra­nışla­rıyla müritlerine örnek hale gelmesinden başka bir şey değildir.

BAYINDIR - Yani Allah’ın Şeyhin bede­nine girdiğini mi söy­le­mek istiyorsunuz?

MÜRİT- Hayır, asla öyle demiyo­rum. Şeyhin müridlerine örnek olmasından bah­sediyorum.

BAYINDIR - Örnek olması için Allah’ın Şeyhin alnında gözükmesi mi gerekiyor?

ŞEYH EFENDİ- Şeyhin iki gözünün arası feyiz kaynağıdır. Rabıta yaparken iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yü­züne hatta iki gözünün arasına bakılır[138].

BAYINDIR- Tamam, işin sırrı şimdi çözüldü. Şeyhin alnında Allah Teâlâ'nın tecelli etmesine neden ihtiyaç duyduğunuzu şimdi anladım. Bir yanlış sizi bir başka yanlışa zor­luyor.

Rabıta diye bir şey uydurdunuz ya, onun ka­bul edilebilmesi için bu defa da Allah'ın şeyhin alnında tecelli ettiğini uydurma­nız gerekli oldu.

Çünkü mürit rabıta yaparken şeyhinin ruhani­yetini hayal ediyor, onun iki gözünün arasına, yani alnının ortasına baktığını düşünüyor. Çünkü size göre orası feyiz kaynağıdır. Sonra şeyhine karşı kendini son derece al­çaltarak ona yalvarıyor, onu Allah ile kendi arasında vesile kılıyor.[139].

İşte burada şeyhin alnının bir ayna sayılma­sına  ve orada Allah'ın gözükmesine ihtiyaç du­yuyorsunuz. Yoksa müritleri nasıl inandırır­sınız. 

Bazı tasavvuf kitaplarında daha ileri gidile­rek Allah­‘ın isimlerinin ve sıfatlarının  Şeyhte gö­zük­tüğü ifade edilmektedir[140]. Bu nasıl kabul edilebilir? Bu durum sizde de var, siz de aynı iddiaları tekrarlayıp duruyorsunuz. Ama, bu çir­kinliği daha fazla uzatmak istemiyorum.

27- GİYİM KUŞAM

MÜRİT- Bütün bunları söylüyorsunuz ama gayrimüslimler gibi elbise gi­yi­niyorsunuz.

BAYINDIR - Fıkıh kitaplarımızın hiç birinde ka­dın ve erkek için bir elbise modeli yoktur. Hiç bir mezhep böyle bir görüş be­lirtmemiştir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin za­ma­nında müslümanlarla gayri­müslimlerin ayrı elbiseler giydi­ğine dair bir bilgi yoktur. Müslüman olan hiç bir gayrimüslime elbisesinin modelini değiştirmesi söy­lenmemiş­tir. Ebu Cehil hangi modelde el­bise giyiniyorsa müslümanlar da o mo­delde giyiniyorlar ve bunu asla bir me­sele yapmıyorlardı. Onun için bu iddianın tu­tarlı bir tarafı yoktur.

Bazı elbiseler vardır ki, bir üniforma olmuş­tur. Askerin ve polisin üniforması gibi gayri­müs­limlerin üniforması haline gelmiş elbiseler olabilir. Yani  bir elbise kafir­lik simgesi haline gelmiş olabilir. İşte o zaman onu giymek caiz olmaz. Asker ve polis kı­yafetleri zaman zaman değiş­tiği gibi gayri­müslim­lerin simgesi haline gelen elbiseler de zaman za­man değişe­bilir. Fıkıh ki­taplarımızda bu simge­lerle ilgili hü­kümler vardır.

Simge bir ihtiyaçtan doğmuştur. İslam top­lu­munda yaşa­yan gayrimüslimler içki içebilir, do­muz eti yiyebilir ve domuz besleyebilirler. Şarap içtiğini gördüğünüz kişi eğer müslü­mansa suçüstü yaka­lar hakim önüne çı­karırsınız. Fakat Hıris­tiyansa bundan dolayı hakim önüne çıka­ramazsınız. İslam devletleri, bir karışıklık olmasın diye gayrimüslim­lere, özel bir baş­lık veya belli renk ve biçimde ku­şak giyinme zorunluluğu getirmiş­lerdir. O devirde bir müslüman tutar, aynı başlığı veya aynı kuşağı gi­yi­nirse müs­lümanları aldatmış olurdu. Bugün po­lis veya as­ker elbisesi giymenin suç olması gibi bu da suçtu. Fıkıh ki­taplarımızda gayrimüslim elbi­seleri konusunda yer alan hükümler sadece bu gibi simgelerle ilgi­lidir.

 

28- ŞEYH ÖĞRETMEN OLMALI* 

BAYINDIR - Sıradan bir müslüman olmak, diğer müslü­manlar gibi ibadetlerinizi yapıp işinize bak­mak neyinize yetmiyor ki, kendinize Allah ile kul arasında bir yer arıyorsunuz? 

ŞEYH EFENDİ - Allah Teâlâ âyette “De ki, hiç bilenlerle bilme­yenler bir olur mu? “ diye bu­yurmu­yor mu?

BAYINDIR - Tamam, bir öğret­men olarak, bir hoca olarak saygı gö­rün. Çünkü iyi bir şeyh, iyi bir öğ­retmen olmalıdır. Devamlı bilgi­lerini taze­le­meli, bildiklerini öğretmeli ve yaşayı­şıyla örnek olmaya çalışmalı­dır. Ama Allah ile kul ara­sında bir kısım manevi makamlar uydurup kendinizi o ma­kamlara yerleştirmek de nere­den çıktı?

MÜRİT- Herkes farklı değerlendiriyor ama biz Şeyhimizi insan kabul ediyoruz, fakat farklı bir in­san. O, diğer insanlara benzemez.

 

29- İSLAMIN YAYILIŞI

MÜRİT- Sen tarikatları yerin dibine soku­yorsun ama İslam tarikatlar sayesinde yayıl­mıştır. Büyük alim Muhammed HAMİDULLAH da tarikatlara karşı iken İslamın sufiler sayesinde yayıldığını görünce fikrinden vazgeç­ti. Tarikatları ortadan kaldırmakla ne elde edecek­sin?

BAYINDIR- Değerli ilim adamı HAMİDULLAH, Kur'an'a aykırı bir tarafı olmayan tarikatları kasdetmiş olma­lıdır. Hatırlarsanız konuşmamızın başında şöyle söylemiştik:

"Bizim karşı çıktığımız, sadece Kur'an'a açıkca aykırı olan şeylerdir. Eğer bunlar Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eş­‘ârî, Maturîdî gibi herhangi bir mezhebin görü­şüne aykırı ol­saydı bunu gözümüzde büyü­tüp sert tavır ortaya koymazdık. Mütevâtir[141] olmayan hadis-i şe­riflere aykırı bulsaydık üzerinde  bu kadar durmaz­dık. Siz Kur­‘an-ı Ke­rim’in çok açık ifadelerine aykırı şeyler söy­lüyorsu­nuz. Bunlar karşısında susarsak hesap gününün tek yetkilisi olan Allah’a, bunun hesabını veremeyiz."

MÜRİT- Kur'an'ın açık ifadelerine kim karşı çıkabilir?

BAYINDIR- Lütfen başa dönmeyelim. Baştan da öyle dediniz ama konulara tek tek gi­rince Kur'an'dan ne ölçüde uzaklaşıldığı ortaya çıktı.

Kur'an'a aykırılıklarla dolu bir akımın İslam diye yayılmasının ne faydası olur?

30- HADİS-İ ŞERİFLER

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selle­min, Allah'ın elçisi sıfatıyla söylediği sözlere, yaptığı işlere ve kabul ettiği davranışlara hadis denir.

MÜRİT- Dedin ki, tarikatlardaki yanlışları "Mütevâtir olma­yan hadis-i şe­riflere aykırı bul­saydık üze­rinde  bu kadar durmaz­dık." Sen hadis-i şerifleri önemsemiyor musun?

BAYINDIR- Elbette önemsiyorum. Ama sahih de olsa her hadisin derecesi farklıdır. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme ait oldu­ğunda kuşku olmayan hadislere mütevâtir hadis denir. Ahmed Naim, bunların pek az olduğunu be­lirtir ve dört hadisin lafız ve anlam yönünden mü­tevâtir olduğunu ifade eder[142]. Bu konuda farklı tespitler ol­makla birlikte sayısının pek az olduğunda kuşku yoktur. Mütevâtir olmayan hadisler üzerinde az çok şüphe vardır. Bu şüphe ya senet yönünden ya anlam yönünden ya da diğer hadislere ters düşen ifadeler yönünden olur.

Hadis-i şerifi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden bize kadar ulaştıran kişiler o hadisin senedini oluşturur. Bu senet zincirinde yer alan kişilere ve onların ezberleme kabiliyetlerine  tek tek güvenilebilmesi gerekir.

Mezhepler ulaşabildikleri hadis-i şerifleri kendi usullerine göre değerlendirirler. Bakarsınız ki, aynı konuda mezheplerden biri bir hadise, diğeri başka bir hadise dayanmıştır. Üçüncüsü de bunlardan hiç birini kabul etmemiştir. Zayıf bir hadis kabul edildiği halde sahih hadisin kabul edilmediği durumlar da olur.

Mesela Şafiî mezhebi, köpek tarafından ya­lanmış bir kabın, biri toprakla diğerleri de su ile ol­mak üzere yedi kere temizlenmesini şart koşar[143]. Bu konuda dayandığı hadis şudur: "Birinizin ka­bını köpek yalarsa onu yedi kere yıkasın, bunlar­dan biri temiz toprakla olsun[144]."   

Hanbelî mezhebinin görüşü de aynıdır. O da aynı hadis-i şerife dayanır[145].

MÜRİT- Peki bu hadis-i şerif sahih mi? Çünkü Hanefî mezhebine göre köpeğin yaladığı kabın üç kere yıkanması yeterlidir.

BAYINDIR-  Hadis-i şerif sahihtir. Altı sahih hadis kitabının (kütüb-i sitte'nin) tamamında vardır. Ayrıca Darîmî'de ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inin bir çok yerinde geçer. Hanefîler ile Mâlikîler de bu hadisin varlığını kabul ederler.

MÜRİT- Sahih hadis kitaplarının hemen hepsinde olmasına rağmen Hanefîler neden o hadis-i şerife uymamışlardır? Sahih hadise uymamak olur mu?

BAYINDIR- Evet, bu hadis sahihtir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir söz söylemiştir ama bu konuda bir icma oluşma­mıştır. Yani  Peygamberimizle birlikte yaşamış müslümanla­r, köpek tarafından yalanmış bir kabın, biri toprakla diğerleri de su ile olmak üzere yedi kere temizlenmesi ile ilgili bir görüş ve uygulama birliği içinde olmamışlardır.

İşte bu, fıkıh bilginini düşündürmektedir. Acaba bu sözü Peygamberimiz hangi şartlarda söyle­miştir. O şartlar hala devam ediyor mu? Daha sonra onun bu söze aykırı başka bir sözü veya davranışı olmuş mudur? Bu gibi şeyler doğru so­nuca varmak isteyen fıkıh bilginine ter döktürür.

Köpeğin yaladığı kabın temizliği konusunda Hanefîlerin sözleri özetle şöyledir:

" Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Birinizin kabını köpek ya­larsa onu yedi kere yıkasın, bunların biri temiz toprakla olsun." Bu, icma ile vacip olan bir durum değildir[146]. İslamın ilk devirlerinde, insanların kö­peklerle içli dışlı olmalarını ortadan kaldırmak içindir. Nitekim içki yasaklandığı zaman fıçıların kırılması emredilmiş ve içki içilen kablardan bir şey içilmesi bile yasaklanmıştı. Onlar adetlerini terkedince Peygamberimiz de içkide olduğu gibi burada da yasağı kal­dırmış olmalıdır. Bazı rivayetlerde geçen şu ifadeler bunu desteklemektedir: "...yedi kere yıkasın, bunların biri temiz toprakla olsun."  bir diğerinde "...bunların sonuncusu temiz toprakla olsun." şeklindedir. Bir kısmında da "...sekizincisinde topraklayın"  ifadesi vardır.

Biz bu durumda Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözüne dayanırız: " Bir kab, köpek yalamasından dolayı üç kere yıkanır."

Gözükmeyen necasetlerin su ile üç kere yı­kanması temizlik için yeterlidir. Zaten bir necasetin bir kere yıkamakla temizlenmeyeceği hususu açıktır. Sonra burada başlı başına bir necaset de yoktur. Köpek salyasının yıkanması hadisin em­ridir, yoksa onun necaset sayılması akılla anlaşılır bir şey değildir. Bu, tıpkı abdestsizliğin necaset sayılması gibidir. Abdestsizlik organları bir kere yı­kamakla gider. Nitekim peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her organını birer kere yıkayarak abdest almış ve buyurmuştur ki, " Bu abdest, bu olmadan Allah'ın namazı kabul etmeyeceği ab­desttir" Bize göre köpek salyasını üç kere yıka­mak da şart değildir, kaç kere yıkaması kişinin görüşüne ve kendinde hakim olan kanaate bırakı­lır[147]. 

Hanefilerin dayandıkları hadis zayıftır[148]. Ama prensiplerine uyduğu için onu tercih etmişlerdir.

MÜRİT- Çok ilginç.

BAYINDIR- Daha ilginci Malikîlerin görüşüdür. İmam Malik köpeğin yaladığı kabın yıkanmasını gerekli görmemiştir. Ona yukarıdaki hadis sorul­duğu zaman demiştir ki; "Bu hadis gerçekten vardır, ama işin aslı nedir, bilemiyorum[149]."

MÜRİT- Mâlikî mezhebi hem de hak mezheptir değil mi?

BAYINDIR- Elbette hak mezheptir. İşte bu noktanın anlaşılmasını istiyorum.

Allah Teâlâ'nın koruma altına aldığı ve müslümanların tartışmadıkları tek metin Kur’an-ı Kerim’dir. Farz namazların vakitleri, rekatları ve nasıl kılına­cağı gibi Allah'ın elçisi'nin Kur'an kadar kuşku gö­türmez yollarla bize ulaşan uygulamaları da vardır. Bunlar üzerinde tartışma olmaz. Onlar da mütevâtirdir. Bu şekilde gelen helaller helâl, haramlar da ha­ramdır. Bunlar bü­tün mezheplerde aynıdır. Mezhep farkı bunların dışındaki konularda olur.

MÜRİT-  Yani onların dışındaki her şey tartışı­labilir diyorsunuz.

BAYINDIR- Elbette. İşte bu, müslümanlara geniş bir bilimsel hürriyet sağlar. Bu sınırları aşma­yan her mezhep hak mezheptir. Köpeğin yaladığı kab konusunda da o sınırlar aşılmamıştır. Bu gö­rüşlerin hiç biri, ne Kur'an-ı Kerim'e ne mütevâtir hadislere ne de icmaa aykırıdır.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek eğittiğiniz av köpeklerinin tuttukları size helâl kılınmıştır. Onların sizin için tuttuklarını yeyin. Üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan sakının, çünkü Allah hesabı çabuk görür."(Maide 5/4)

Köpek tuttuğu av hayvanını ısırır. Isırdığı ye­re, ister istemez salyası bulaşır. Köpeğin ısırdığı yerin temizlenmesi emredilmediği için ayet, en uçta gözüken Maliki mezhebinin görüşüne haklılık ver­mektedir.

Zannederim bu örnek ne anlatmak istediğim ko­nusunda bir fikir vermiştir.

31- MEZHEPLER

MÜRİT- Tarikatlerde Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eş­‘ârî, Maturîdî gibi bir mezhebin gö­rü­şüne aykırı olabile­cek uygulamaları önemsemediğini de ifade ettin. Demek ki, sen mezhepleri önemsemiyorsun.

BAYINDIR- Mezheb, bir alimin bir konudaki görüş ve yorumudur. Bugün mezheb de­yince aynı metodu benimsemiş alimlerin görüş ve yorum­larının bir araya getirildiği bir bütünlük anlaşılmak­tadır. İlmî çalışmanın olduğu her yerde mezheb olur. Mezhebi önemsememek, ilmi çalışmayı önemsememektir. Benim böyle bir şeyden yana olmam düşünülemez. Ben sa­dece, alimleri kutsallaştırmamak gerektiğini ve bi­limsel hürriyetin çok önemli olduğunu vurgula­mak istiyo­rum.  

Mezhep ve meşreb ihtilafları bir ayrılık değil, bir gelişme ve ilerleme sebebidir. Yeterki onlarla uğ­raşıp Kur'an'ı unutmayalım. Yoksa Kur’an’ın açık hükümlerine aykırı düşmeyen konularda hoşgörülü olmak bir borçtur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

 “Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun bera­be­rinde bulunanlar, inkarcılara karşı çok sert, kendi aralarında merhametlidirler.”  (Fetih 48/29)

“Ey İnananlar! İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine bir milleti getirir de O, onları sever, onla­r da O'nu sever­ler. Bunlar ina­nanlara karşı alçak gönüllü, in­karcılara karşı çok sert olurlar.  Allah yolunda ci­had eder, kınayanların kınamasından korkmaz­lar. İşte bu Allah’ın bir ver­gisidir, kime dilerse ona verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.

Sizin dostunuz ancak Allah ve onun  elçisi ile namaz kılan, zekat veren ve rüku eden mü­minler­dir.

Kim Allah'ı, Elçisini ve inananları dost edi­nirse Allah'tan yana olanlar şüphesiz üstün gelirler.” (Maide 5/54-56)

32-İCTİHAD

İctihad burada, bir islam aliminin bir konudaki görüş ve kanaati anlamındadır.

MÜRİT- Mezhepler her şeyi halletmişlerdir.  Bize düşen, onları anlamak ve uygulamaktır.

BAYINDIR- Bu düşünce bir kaç yıl öncesine kadar çok yaygındı. Canla başla savunu­luyordu. Şimdi de hatırı sayılır taraftarı vardır. Sağlam bir dayanağı olmadığı için giderek za­yıflamaktadır.

Mezhepler her şeyi halletmemişlerdir. Mezhep alimleri, tereddüde sebep olan ve bir karar verilme­sine ihtiyaç duyulan hususları Kur'an ve sünnet ışığında yorumlamışlardır. Olayı kendi şartları içinde kavramış, sebepleri ve sonuçları açısından incelemiş, çözümüne ışık tutacak âyet ve hadisleri tespit edip bir so­nuca varmışlardır.

İşte burada, içinde bulunulan şartların, eldeki bilgilere olan güvenin ve yorumu yapan ilim ada­mının özel şartlarının büyük önemi vardır. Bu se­beple bakarsınız ki bir alim, aynı olayı değişik dö­nemlerde değişik şekilde yorumla­mıştır. Bu gayet normaldir ve olması gerekendir. Şartlar değiştikçe yorumların da değişeceği ga­yet açıktır. Mezhepler tecrübeye ve şartların değişmesine çok önem vermişlerdir.

Mesela Hanefî Mezhebinin kurucusu Ebu Hanife'dir. Ebu Yusuf ve Muhammed[150] onun ta­lebeleri ve mezhebin önde gelen alimleridir. Yargılama (kaza) ile ilgili konularda Ebu Yusuf­’un görüşüne uyulur. Çünkü Ebu Yusuf kadılık yap­mış ve bu konu­larda tec­rübe sahibi olmuştur. Uygulamadan uzak bir ilmî çalışmanın problem çözmede yetersiz olduğunu herkes kabul eder.

Ebu Hanife öldükten sonra Ebu Yusuf 33 yıl, İmam Muhammed de 39 yıl yaşa­mıştır. Görüş ayrılığı, bunların farklı çağlarda yaşamış olmala­rından kaynaklanırsa gene ter­cih sebebi olur. Mesela: Ebu Hanife’ye göre, bir suç­lama olma­dıkça, görünüşlerine bakılarak şahitler dürüst sa­yılır ve ifadeleri mahkemece doğru kabul edilir. Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre bir suçlama ol­masa dahi, şahitler hak­kında güvenilirlik soruştur­ması açılması (ta’dil ve tezkiye işlemlerinin yapıl­ması) gerekir. Bu görüş tercih edilmiştir. Çünkü genel ah­lak Ebu Hanife’den sonra bozulmuştur. Buna göre artık şahitler hak­kında güvenilirlik so­ruşturması açılmadan, mahke­mece ifadeleri doğru kabul edilemez[151]. Bu da olması gereken bir dav­ranıştır. Yanlış olan, onlardan sonra hayatı don­muş ka­bul edip artık bütün gelişmeleri Kur'an ve sünnet yerine bu alimlerin görüşleri doğrultusunda değerlendirme eğilimidir. 

Kimse bundan yüz sene evvelki şartlarla ku­maş dokumayı, inşaat veya ulaşımı aklından bile geçirmez ama hayatın l300 sene evvelki Kûfe ve Bağdat şartlarına göre yapılmış ictihat­lara uydu­rulmasını savunanlar çıkabilir. Mezhepler her şeyi halletmişlerdir demek, mezheplerin oluştuğu tarih­ten itibaren hayatı don­muş saymaktan başka bir şey değildir.

MÜRİT- Bugün Ebu Hanife , İmam Malik ve İmam Şafiî gibi alimler yetişebilir mi? Ebu Hanife'nin kırk yıl yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldığı rivayet edilir.

BAYINDIR- Zaten asıl felaket burada, bu in­sanları kutsallaştırmaktadır. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem kaç gün yatsının abdesti ile sabah namazını kılmıştır? Allah'ın dinlenmek için yarattığı geceyi uykusuz geçirmenin faziletine dair Ebu Hanife'nin tek bir sözü var mıdır?  Neden bu alimleri olağan dışı, ula­şılmaz varlıklar gibi görmeye çalışıyorsunuz. Halbu ki, onlar sade ve iddiasız bir hayat ya­şamışlardır.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı da herkesin örnek alabileceği ve rahatça yaşayabileceği sadeliktedir. Gerçi havalarda uç­maya şartlanmış olanlar onun ve ashabının haya­tını da olağanüstü göstermek ve bize ör­nek olma­larını engellemek için yapmadıklarını bırakmazlar. Şükür ki, elimizde Kur'an-ı Kerim ve sahih hadisler var da bunlara karşı koyabi­liyoruz.

MÜRİT- İyi vallahi! Tarikatları da mezhepleri de hallettin. Senin maksadın ne? Yoksa İslamı, ha­yatın dışına itmek mi istiyorsun?

BAYINDIR- Ben, hayatın dışına itilmiş müslü­manlığı hayatın içine çekmek istiyorum. Ama siz, aklınızı kullanmamak için olanca gücünüzü harcı­yorsunuz.  Halbuki, Allah"..pisliği aklını kullanma­yanların üstüne bırakır." (Yunus 10/100)

MÜRİT- Mezhepsiz islam nasıl olur?

BAYINDIR- Aklını kullanan ve ilmi çalış­mayı kabul eden insanların olduğu her yerde mezhep olur. İctihad kapısını kapatmak ise ilmî çalışmaları dondurmak anlamına gelir. Bu da hayatı donmuş saymakla mümkün olur. Siz donmuş saydınız diye hayat donmaz. Olan size olur, gelişmelere ayak uyduramaz ve ken­dinizi çağın dışına itersiniz.

Müslümanlar Kur’an üzerinde akıl yormayı ve ona sıkı sıkıya sarıl­mayı asır­larca unutmuş­lardır. Sonunda Kur’an, erişile­mez bir kutsal sayılmış ve onu anlayamayacağımız ka­naati doğmuştur.  Artık Kur’an, sevap kazanmak için oku­nan, vaaz ve nasihat için belli bir kaç âyeti açıklanan bir kitap haline gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi vardır? (Muhammed 47/24)

And olsun ki, Kuran'ı anlaşılması için kolay­laş­tırdık; ama hani anlamaya çalışan?  (Kamer 54/17, 22, 32 ve 40)

Ey inananlar! Allah'a ve Elçisine boyun eğin, Kuran'ı dinleyip durur­ken yüz çevirmeyin, dinle­medikleri halde “dinledik” diyenler gibi ol­mayın. (Enfal 8/20-21)

 MÜRİT-  Peki şimdiye kadar yapılmış ictihadları yok mu sayacağız, mevcut  mezhepleri nereye koyacağız?

BAYINDIR- Bakın, inanç ve ibadetle ilgili hü­kümlerin büyük bölümü Kur'an'da ve Sünnette açıkca yer alır. Burada ictihada bırakı­lan kısım azdır. Dünya ile ilgili konularda da sa­dece sınırlar çizilmiş gerisi ilim adamlarına bıra­kılmıştır.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Alimler,  elçilerin varisleridir.” buyurmuştur[152]. Bu sebeple alimler, Kur'an ve sünnet üzerinde çalışa­cak kendilerine bırakılmış bölümle ilgili icti­hadlar yapacak ve geçmiş alimlerin ictihadların­dan da  yararlanacaklardır. Böylece Kur'an ile hükmetme görevinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemi temsil edeceklerdir. Çünkü Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed'e yüklediği gö­revi temsilcileri devam ettirmek zorundadır. O görev şöyle açıklanıyor:

 Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan ka­çın ki Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmasınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah bir takım günahlarına karşılık başla­rına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten in­sanlardan çoğu gerçekten yoldan çıkmıştır.

 Yoksa Cahiliye devri hükmünü  mü arıyor­lar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

İşte alimler insanları Kur’an ve Sünnete yönlendirirler. Bu, süreklilik isteyen bir iştir. Bilimsel hürriyeti engeller, mezhepleri bir yerde dondurur, mezhep imamlarını ulaşılamaz kişiler sayarsanız işin içinden çıkamazsı­nız.

33- KUR'AN'A DÖNMEK

MÜRİT- Mezheb imamları gerçekten değerli kişi­lerdir. Onları olağanüstü kişiler saymanın  ne za­rarı var?

BAYINDIR- Çok zararı var. O zaman iş değişir. Onlar Hz. Muhammed'in yerine, görüş­leri de Kur'an'ın yerine geçer. Biz bu fe­laketi ya­şıyoruz.

Hiç kimsenin mezhep imamlarına inanma görevi yoktur. Allah'ın huzurunda bundan sor­guya çekil­meyeceğiz. Ama hepimizin Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme inanma görevi vardır. Ona boyun eğmek, Allah'a bo­yun eğmekle bir sayılmıştır. Ayette"Kim Elçiye boyun eğerse gerçekten Allah'a boyun eğmiş olur."  (Nisa 4/80) buyurulmuş­tur.

Bu âyet dışında Kur'an-ı Kerim'in tam onbir ye­rinde Allah'a boyun eğme emri, Rasulüne bo­yun eğme emri ile birlikte veril­mektedir[153]. Haşr Suresinin yedinci âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Elçi size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun."

Ahzâb suresinin 36. âyeti şöyledir: "Allah ve Elçisi bir işte hüküm verince inanmış hiçbir erkek ve kadın o  işle ilgili davranışlarında ser­best ola­maz."

Nur Suresi'nin 63. üncü âyetinde açık bir uyarı vardır:"Elçi'nin emrine aykırı hareket edenler baş­larına bir belanın gelmesinden veya çok elemli bir azaba uğramaktan sakın­sınlar."

 

a- Mucize

Önemli olduğu için mucize konusunu bir başka açıdan tekrar ele alıyoruz.

BAYINDIR- Hz. Muhammed kadar önemli bir in­san yoktur. Bunun nedenini düşün­dünüz mü?

MÜRİT- Tabiî, çünkü o Allah'ın  Elçisidir.

BAYINDIR- Allah'ın Elçisi olduğu nereden bili­nebilir? Onu nasıl ispat edersiniz?

MÜRİT- Hz. Muhammed Allah'ın son elçisidir. Herkesin buna inanması gerekir.

BAYINDIR- Tamam, doğru ama insanlar Hz. Muhammed'in ger­çekten Allah'ın  elçisi olduğunu nasıl bilebilirler?

Baksanıza, itibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp ben Amerika'nın Ankara Büyükelçisi, oldum dese Türk Devleti bunu kabul edebilir mi? Çünkü bundan sonra yetkili makamların karşısına Amerika Birleşik Devletleri adına çıktığını söyleye­cektir.

MÜRİT- Amerikan hükümetinin onu elçi olarak görevlendirdiğine dair belge getirirse olur.

BAYINDIR- İşte Hz. Muhammed de Allah'ın bana gönderdiği bir elçidir. Onun da görevlendirme belgesini bana getirmesi gerekir.

MÜRİT-  Sen o kadar değerli misin?

BAYINDIR- Bana, size ve bütün insan­lara bu değeri Allah veriyor. O şöyle buyuru­yor:

"And olsun ki Allah, inananlara büyük lutufta bulundu. Çünkü içlerinden birini elçi olarak gönderdi. O onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları arıtıyor, onlara Kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklık içinde idiler."  (Al-i İmran 3/164)

MÜRİT- Tamam şimdi anladım. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin elçilik belgesi onun gösterdiği mucizelerdir.

BAYINDIR- Doğru.

MÜRİT- Mesela Hendek savaşı için hendek kazıl­ması sarısında Cabir b. Abdullah Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şiddetli açlık çektiğini görmüştü. Hemen küçük bir hay­van kesti. Karısı bir sa' (yaklaşık üç kilo) arpa öğüttü. Sonra gelip gizlice, Resulüllah sallallahu aleyhi ve selleme, bir kaç sahabisiyle gelmesini söyledi.   Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem Hendek'teki herkesi kaldırdı. Bin kişi idiler. Hepsi de bu yiye­cekten yedi ve doydular. Sonunda tencere olduğu gibi et dolu olarak ve hamur da olduğu gibi pişirilmeye hazır halde arttı[154]."

BAYINDIR- Bütün  elçilerin böyle mucize­leri yani elçiliklerini ispat belgeleri olmuştur. Hz. Salih'in devesi, Hz. Musa'nın değneğinin yı­lana dönüşmesi, elini çıkarınca bembeyaz ol­ması, Hz. İsa'nın çamurdan kuş heykeli yapıp üflemesiyle gerçek bir kuş haline gelmesi, ölüleri diriltmesi, anadan doğma kör ve alaca hastalığına tutulmuş kişileri Allah'ın izniyle iyileştirmesi birer mucize, elçiliğin birer belgesidir. Bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanlık ne ölçüde ilerleme gös­terirse göstersin, kayadan deve çıkarmak, değneği gerçek bir yılana çe­virmek, ölüleri diriltmek veya bir kaç kişilik yiye­cekle bin kişiyi doyurmak mümkün olmaz. Ama bunlar zamanımız insanı için bir belge olma özelliği taşımazlar.

Mesela Hz. Salih aleyhisselamın kavmi, oradaki büyükçe bir kayadan[155] dişi bir deve çıkarmasını isteyince Allah Teâlâ Salih aleyhisselama şöyle buyurmuştu:

"Onların gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için dişi deveyi gönderiyoruz. Onları izle ve sabırlı ol. Onlara bildir ki, su aralarında pay edilmiştir. Sırası gelen onun başında bulunsun." (Kamer 54/27-28)

Suyu bir gün deve, bir gün de şehir halkı içi­yor, ertesi günün suyunu da o günden alıyor­lardı. Devenin nöbetinde halk onun sütünü alı­yordu[156].

Konuyla ilgili âyetlerden bir kısmı şöyledir:

"Semud'a da elçi olarak soydaşları Salih'i gön­derdik. Dedi ki: "Ey ulusum! Allah'a kulluk edin, si­zin ondan başka tanrınız yoktur. Bakın, size Rabbinizden açık bir belge geldi: İşte Allah'ın bu dişi devesi size bir mucizedir. Bırakın onu da Allah'ın toprağında otlasın; ona bir kötülük dokun­durmayın, yoksa sizi can ya­kıcı azap çarpar.

Düşünsenize, hani sizi Allah, Ad'dan sonra onun yerine getirmişti. Sizi bu yere yerleştirdi. Buranın düzlüklerine köşkler kuruyor dağlarını oyup evler yapıyorsunuz. Evet, Allah'ın nimet­le­rini düşünün de taşkınlık yaparak ortalığı ka­rıştır­mayın.

Ulusunun büyüklük taslayan ileri gelenleri, zayıf görülenlere, onlardan iman edenlere dedi­ler ki, "Siz Salih'in, gerçekten  Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu mu biliyorsunuz?" Onlar şöyle cevap verdiler: "Doğrusu onunla gönderilen ne ise  biz  ona inanıyoruz"

"Büyüklük taslayanlar, "İşte biz de sizin inan­dığınız şeyi tanımıyoruz" dediler

Sonra o dişi devenin ayağını kesip devirdi­ler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar ve dediler ki; "Ey Salih, eğer sen  elçilerden isen  haydi, tehdit ettiğin şeyi başımıza getir de gö­relim." 

Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve olduk­ları yerde diz üstü çöküverip öldüler.

Bunun üzerine Salih onlardan ayrıldı ve "Ey ulusum! And olsun ki ben size Rabbimin sö­zünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz" dedi."  (Araf 7/73-79)

Hz. Salih'in devesi sağ kaldığı sürece ona karşı çıkanların başarılı olması mümkün değildi. Çünkü kayadan çıkmış bu mucize deve, onun  elçiliğini belgeliyordu. Ama deve kesilince Hz. Salih, tayin belgesi yakılmış büyükelçi gibi oldu. Ya yeni bir belge getirecekti ya da oradan ayrıla­caktı. Cenabı hak yeni bir mucize vermedi, Hz. Salih'i oradan ayırdı ve inanmayanları yok etti.

MÜRİT- Deve ölünce mucize olmaktan çıktı mı?

BAYINDIR- Ölmüş bir deveyi artık kim Hz. Salih'in mucizesi sayar?

b- Hz. Muhammed'in mucizesi

MÜRİT-  Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği mucizeler de bugün yoktur. Şimdi o da tayin belgesi yakılmış bü­yükelçi gibi mi oldu yani?

BAYINDIR-  Hayır, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemin mucizesine hiç bir şey olmadı. Onun asıl mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an, Kı­yamete kadar bozulmadan kalacaktır. Onu koru­mayı Allah Teâlâ bizzat üstlendiği için Hz. Muhammed ölmüş olsa da  elçiliği devam etmek­tedir. Çünkü Allah onu son elçisi yapmış ve insan­lardan istediği her şeyi onun aracılığı ile bildirmiştir. Artık Allah'ın insanlardan yeni bir isteği olmaya­caktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım. size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a rıza gösterdim." (Maide 5/3)

MÜRİT- Hz. Muhammed öldüğüne göre onun görevini kim yürütüyor?

BAYINDIR- Elçiler Allah'tan vahiy alır, Allah'ın izniyle mucize gösterir ve aldıkları vahyi tebliğ ederler. Kur'an-ı Kerim hem Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemin Allah'tan aldığı vahiyleri en güvenilir biçimde koruyan bir kitap, hem de onun mucizesidir. Artık vahiy alma işi bitmiştir. Kur'an'-ı Kerim'de mucize olarak elimizde durmaktadır. Onun yapamadığı tek görev tebliğdir. Neyin tebliğ edileceği de açık ve net olarak bellidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey Elçi! Rabbinden sana ne indirilmişse onu tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçi olarak verdiği görevi yapmamış olursun" (Maide 5/67)

Ona indirilen Kitap elimizde olduğuna göre her mümin tebliğ görevini sür­dürebilir. 

c- Her mümin Allah'ın Elçisine varistir

MÜRİT- Her mümin bunu nasıl yapar?

BAYINDIR- Her mümin, Kur'an'a göre ya­şama ve onu insanlara anlatma görevini ya­pabilir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Alimler,  elçilerin varisleridir.” buyur­muştur[157].

MÜRİT- Herkes alim olamaz ki.

BAYINDIR- Herkes bildiği konunun alimi, bil­mediği konunun öğrencisidir. Kur'andan bir tek mese­leyi iyi bilen bir mümin o meselenin alimi olur. Onu tebliğ ederse o ölçüde Hz. Muhammed'e varis olur. Bilmediği meselelerin de öğrencisi olur. Bu durum ölene kadar sürer.

Bu hadis-i şerife dayanarak tebliğ görevini ilim adamlarına bırakıp kenara çekilmek olmaz.

MÜRİT- Şeyhler de peygamber varisi olamazlar mı?

BAYINDIR- Neden olamasınlar? Kur'an'a aykırı itikadı olmayan şeyhler de bu kapsama girebilirler.

Varis, kendine miras bırakan kişiyi temsil eder ve temsil gücüne göre mirasından pay alır. Babanın, annenin, erkek ve kız evlatların, eşin ve kardeşlerin paylarının farklı olması bun­dandır.

Elçilik ne bir miras malıdır, ne de babadan oğula geçen bir saltanattır. Hz. Muhammed'in  elçiliği kı­yamete kadar süreceği için onun, Kur'an'ı tebliğ görevi konusunda temsil edilmesine ihtiyaç vardır. İşte her mümin, Kur'an'ı tebliğdeki payına göre Hz. Muhammed'e varis olur ve o konuda onu  temsil eder. Ama asırlardır bu görev ihmal edilmiştir.

MÜRİT- Kim ihmal etmiştir? Kur'an'ın yazıl­ması, okunması, ezberlenmesi ve nesilden nesile intikali konusunda nasıl bir ihmal var­dır? Bugün Kur'an'a en büyük hizmeti o be­ğenmediğin tarikat­lar yapıyor. Onlara bağlı kurslarda her yıl binlerce hafız yetişiyor ve onun bir kaç katı insan Kur'an okumasını öğre­niyor.

BAYINDIR- Doğru, binlerce Kur'an kursundan her yıl onbinlerce kişi Kur'an öğreniyor. Bunları kü­çümsemiyorum. Bir müslüman  Kur'an'dan ne kadar çok şey bilirse değeri o ka­dar artar. Nitekim Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Uhud şehit­lerini ikişer üçer kabirlere koyarken "Bunlardan hangisi Kur'an'dan daha çok pay almıştır?"  diye so­rardı. Onlardan kime işaret ederlerse onu la­hidde ön tarafa alırdı[158].

Peki ya bizler? Biz Kur'an'dan ne ka­dar pay alıyoruz? Asıl bunun cevabını vermek gere­kir.

MÜRİT- Kursa gidenlerden bir kısmı Kur'an'dan bir kaç sure biliyor. Kimileri tamamını ezberliyor, çoğunluk da Kur'an-ı yüzünden okuyabiliyor.

BAYINDIR-  "Kur'andan payımız ne kadardır?" der­ken Kur'an'dan neleri kavradığımızı ve bu­nun ne kadarını insanlara anlattığımızı soruyorum.

MÜRİT- O konudaki ihmalimizi kabul edebi­liriz.

BAYINDIR-  Hele şükür, bir şey kabul etti­rebil­dim. Ama en önemli şeyi kabul etmiş oldunuz.

Çocuğunu Kur'an öğrenmeye gönderenler ondan, arada sırada geçmişlerinin ruhuna Yasin ve Tebareke surelerini okumasını, yılda bir kere de ölmüşleri için hatim indirmesini bekliyorlar.

Hocaların üzerinde en çok durdukları husus ise harflerin düzgün çıkarılması, Kur'an'ın yanlışsız ezberlenmesi ve tecvid kaidelerine uygun olarak okunmasıdır. Bunlar çok önem­lidir ama iş burada bırakılmaktadır. Halbuki bu işin başıdır. Ama daha işin başında nefesler kesilmektedir. Yani Kur'an, manasını kavramak  için öğrenilmemektedir.

 

d- Zikir

MÜRİT- Öğrencilere Arapça, fıkıh, tefsir, hadis ve kelâm gibi ilimler de okutu­luyor. Bu ilimler eski­den medreselerde daha geniş okutu­lurdu. Bunların ana kay­nağı Kur'an değil midir?

BAYINDIR- Bakın, Kur'an'ın bir adı da Zikir'dir. Ayette şöyle buyurulmuştur:

"İşte o Zikr'i biz indirdik, ne olursa olsun onu koruyacak olan da biziz." (Hicr 15/9)

Zikir, bir bilgiyi hafızaya yerleştirmeye imkân veren duruma denir. Bilginin hafızaya yerleştiril­mesi ezberleme, yani hıfz,  kullanıma hazır tutul­ması da Zikirdir. Bir şeyin insanın içine veya diline gelmesine  de zikir denir[159].

Tevrat, Zebur, İncil ve  elçilere verilmiş öğütle­rin, emir ve yasakların ortak adı da Zikirdir[160].  Kur'an bütün  elçilerin Zikir'lerini içerir. Onun korun­ması bütün ilahi kitapların korun­ması demektir. Dolayısıyle Kur'an'ı kavrayan, bütün ilahi kitapları doğru olarak kavramış olur.

MÜRİT- Bir şeyi hafızaya yerleştirmek, kalbe ve dile getirmek Zikir ise bunu her müslüman ya­pıyor. Her müslüman, ezberlediği Kur'an'ı, zaten  hafızasında tutuyor ve gerektiğinde okuyor.

BAYINDIR- Bir şey hafızaya ya manası kav­ranarak yerleştirilir, ya da kavran­madan yerleştirilir. Manası kavranmadan hafı­zaya yerleşen şeye ve onu  ifade etmeğe zikir değil, ezberleme ve ezber­den okuma denir.

Zikir, bir marifeti[161], yani bir bilgiyi kullanıma hazır tutacak şekilde hafızaya yerleştirmek ol­du­ğundan burada bilgi öne çıkmaktadır. Bilgi, bilinen şeydir. Ezberlenen şey bilgi değildir. Kaldı ki, burada marifet kelimesi kullanılmıştır. Marifet, bir şeyi olduğu gibi kavramak anlamına gelir[162].

 Zikir kökünden gelen tezekkür, müzâkere ve elh-i zikir kelimeleri de konu­nun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Tezekkür, bir şeyi hatırlamak veya başka­sına hatırlatmak demektir.

" O sakınanlar varya, işte onlara şeytandan bir esinti gelince tezekkürde bulunurlar. Bakarsınız ki, gerçeği görmüşlerdir." (Araf 7/201)

Buradaki tezekkürü Allah'ın âyetlerini hatır­lama ve üzerinde düşünme diye anlamak  ge­rekir.

Müzakere, bir konuyu karşılıklı görüşmek an­lamına gelir. Türkçemizde de kullanılır.

Ehl-i zikir, bir bilgiyi kafasına yerleştirmiş ve kullanıma hazır vaziyette tutan kimselere, ilim adamlarına denir. Kur'an'da şöyle buyuru­lur:

"Senden önce elçi olarak görevlendirdikleri­miz, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden baş­kası de­ğildir. Bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun." (Enbiya 21/7)

Bu ayetteki ehl-i zikir ehl-i kitap bilginleridir.

Kur'an'ın Zikir olması, yaşamak için kafaya yerleştirilen ve kendisiyle insanlara öğüt verilen bir kitap olmasından dolayıdır. Şu âyetler bu hususu ortaya koymaktadır:

"Onlar çirkin bir iş yaptıkları veya kendilerini  kötü duruma düşürdükleri zaman hemen Allah'ı zikrederler (yani  Allah'ın o konudaki emrini hatır­lar­lar) ve günahlarının bağışlanmasını isterler." (Al-i İmran 3/135)

"Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçü­sün.

Sen onların tepesine dikilecek değilsin."  (Ğaşiye 88/21-22)

e- Medrese eğitimi

MÜRİT- Medreselerin kapanması, tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm gibi dini bilgilerin yeteri kadar öğrenilmemesi ve Arapça öğreniminin zayıflaması bizi bu hallere düşürdü.

BAYINDIR- İslâmî İlimler başlangıçta  Kur’an’ın bir tefsiri, bir açıklamasıydı. Şimdi Kur'an'a perde oldu.

Bir gün Hz. Ömer min­berden şöyle seslen­mişti: “Ey in­san­lar, Muhammed sal­lal­lahu aleyhi ve sellemin gö­rüşü doğru idi. Çünkü Allah ona gerçeği gösteriyordu. Bizim gö­rüşü­müz ise sadece zan ve so­rumluluk al­tına gir­mekten ibaret­tir.”

Allah ondan razı olsun, Hz. Ebû Bekr bir ko­nuda Allah’ın kita­bında ve Hz. Muhammed’in sün­ne­tinde bir hüküm bulamazsa kendi görüşüne göre icti­had yapar ve şöyle derdi: “Bu benim görüşümdür. Doğruysa Allah’tandır, yanlışsa bendendir. Allah’ın beni bağışlamasını dilerim.”

Hz. Ömer’in bir kâtibi “Bu, Allah’ın ve Ömer’in görüşüdür.” diye yazınca Ömer dedi ki, “Ne kötü söyledin; de ki, bu Ömer’in görü­şü­dür. Eğer doğ­ruysa Allah’tan, yan­lışsa Ömer’­den­dir.”

Hz. Ömer  bir ki­şiyle karşılaşmış ve ne var ne yok, diye sor­muş, o da Ali ve Zeyd şöyle bir hüküm verdiler de­mişti. Bunun üzerine Hz. Ömer;

“Eğer ben olsaydım şu şekilde hükme­derdim.” dedi. Adam dedi ki,

“Senin hükmet­mene ne engel var, yetki senin elindedir.” Hz. Ömer dedi ki,

“Senin me­seleni eğer Allah’ın kita­bına ya da Allah'ın elçisinin hükmüne dayandır­saydım bunu ya­pardım. Ama mese­leni gö­rüşe dayandırıyorum, görüş belirtme hakkı ortaktır. Benim gö­rü­şüm Ali’nin ve Zeyd’in görüşünü değersiz hale getirmez[163].” 

Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad, Ebû Hanife'nin şöyle dedi­ğini nak­letmişlerdir. “Bizim şu ilmimiz bir görüş­tür. O, gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür. Kim bundan daha gü­zelini geti­rirse kabul ede­riz.”

Ma’n bin İsa el-Kazzaz demiştir ki, İmam Malik’in şöyle dediğini işit­tim, “Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur, doğruyu buldu­ğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Ki­tap ve Sün­nete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmaya­nını da bırakın[164].”

İmam Malik sık sık şöyle söy­lerdi: “Bizimkisi bir zandan ibaret­tir. Kesin bir kanaate varama­yız.[165]

Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şafiî’­nin gö­rüşü, Malik’in görüşü, Ebu Hanife’nin gö­rüşü, bunların hepsi bana göre bir görüştür ve benim yanımda aynı de­ğerdedir. Delil sadece nakiller (Kitap ve Sünnet) dir[166] .”

Bu zatlar, âyet ve hadisleri öne çıkararak kendi görüşlerinin onlardan ayırdedilmesini sağlamış­lardır. Daha sonra âyet ve hadisler ayıklanmış, kitaplarda yalnız alimlerin görüşleri kalmıştır. Sonra gelen alimler, bu görüşleri an­lamayı ve sonraki nesillere aktarmayı yeterli görmüşlerdir. Bu kitaplar zamanla kutsallık ka­zanmış, Kitap ve Sünnetin yerini almıştır. İşte sizin hayranlıkla andığınız medreseler Kur'an'ı anlama yerine bu kitapları an­lamanın, giderek en yüce gaye haline getirildiği yerlerdir.

Gerek Ashab-ı Kiram, gerekse müctehid imam­lar, Kur'an-ı Kerim'le ilişkiyi koparacak davranışlara yol vermemişlerdir. Sahabilerden bazıları bu endi­şeden dolayı hadislerin yazıl­masını dahi hoş karşılamamıştır. Subhi Salih’in şöyle bir tespiti vardır: Hz. Ömer sünnetin yazılmasını arzulamış ve bu ko­nuda Sahabilere danışmıştı. On­lar da sünnetin yazılmasını uygun görmüşlerdi. Hz. Ömer şüphe içinde ve istihare yaparak bir ay bek­ledi. Bir sabah kalktığında Yüce Allah’tan içine kararlılık gelmişti, dedi ki:

“Sizinle, sünnetten bildiğinizi yazmanız hu­su­sunu görüşmüştüm. Sonra düşündüm, bak­tım ki, sizden önceki ehl-i kitap­tan bir kısım in­sanlar Allah'ın kitabı yanında kitaplar yazmış, onlarla meş­gul olmuş ve Allah'ın kitabını bir kenara bı­rakmışlardır. Vallahi ben Allah'ın kitabını başka bir şeyle hiçbir za­man engellemem.”

Böylece Hz. Ömer hadis yazmayı terket­mişti[167].

Hz.Ömer’in korktuğu olmuş, Allah'ın kitabı ya­nında kitaplar yazılmış, Kur'an ile ilişki kesilmiştir. Şimdi insanlar yalnız Kur'an’ı değil Sünneti de bir kenara bırakmışlardır.

Bu şartlar altında yasaklar kolayca çiğnenebilmiştir. Mesela faiz, Kur'an-ı Kerim'in en ağır ya­sak­larındandır. Kur'an ve sünnet bir kenara bırakı­lıp fıkıh kitapları öne alınınca faize kapı açılabil­miş, vakıf müessesesi de buna alet edilmiştir. Bey'ul-ıyne veya muamele-i şer'iyye denen göstermelik bir alışverişin gölgesinde bugünki banka­lar gibi kredi veren binlerce para vakfı ku­rulmuş­tur. İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivinde bunların çalışmalarını göste­ren binlerce örnekten biri şöyledir:

“Ahmed Naili, Kili Nazırı Vakfından beş yıl va­deli 2500 kuruş (yani 25 altın) borç almak için vakfa ait Fetâvâyı Ali Efendi adlı kitabı, bedeli beş yıl sonra ödenmek üzere 1500 ku­ruşa (yani onbeş altına) satın ve teslim alır[168].

Böylece 25 altın borç alan Ahmed Naili Efendi 40 altın borçlanır. Kitabı da daha sonra vakfa hibe eder.

Kitap ve Sünnete değil, yalnızca bir kısım fıkıh bilgininin görüşüne dayananlar, yapılan gösterme­lik alış verişe bakarak bunun câiz, hatta haramdan kaçınmayı sağladığı için sevap olduğunu dahi söyleyebilmişlerdir[169].

Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulan banka­lardan Emniyet Sandığındaki bir cep saati, kredi talebiyle gelen kişilerin ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için hergün defalarca satılıp sandığa hibe edilirdi.

Böyle bir işlem faiz yasağını çiğnemenin ya­nında yüce İslam dininin hafife alınmasına da se­bep olmuştur.

Halbuki ıyne denen bu göstermelik alışve­rişle ilgili olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Iyne alışverişi yapar, öküzlerin kuyruğuna sarı­lır, tarımla ye­tinir, cihadı terkederseniz tekrar dininize dönün­ceye kadar Al­lah (cc) sizi zillet altında bulundu­rur.[170]

Eğer Kur'an-ı Kerim'e bakılsaydı, cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerin yaptığı ile faizi meşrulaştırmak için yapılan göstermelik alış-veriş arasında kolayca bağ kurulabilirdi[171].

Başvurduğumuz kitaplar yüzlerce kişi tara­fın­dan çoğaltılarak bize ulaştırıldığından bu ki­tap­lara sonradan bazı görüşler, kasıtlı olarak sokulmuş olabilir. Mesela faize kılıf uydurma ile ilgili bilgileri ilk defa Fetvây-ı Kadîhan’ vermektedir. Ben bu bilgilerin o kitaba kasıtlı olarak sonradan eklendiği endişesini taşıyorum.

Fetâvây-ı Kadîhân bu görüşün Ebu Yusuf’a ait olduğunu yazıyor. Halbu ki, Ebu Yusuf (öl. l83 h.) ile Kadihân (öl. 592 h)  arasında  400 seneden fazla bir süre vardır. Bu süre zarfında yazılmış olup elimizde bulunan kaynaklarda bu hu­susun Ha­nefî mezhebinde caiz görülmediği ifade edildi­ğine göre büyük bir ihti­malle Kadîhan da aynı şeyi yazmış ama kötü niyetli biri, ki­taba bu ilaveleri yapmış olabilir.

Ayrıca bir kimse ne kadar bilgili ve faziletli olursa olsun hata edebilir. Öy­leyse yapıla­cak tek şey, Kur'an'a göre sorumlu olacağımız dü­şün­ce­sini zihinlere tekrar kazımak ve hayatımızı Kur'an'a göre, baştan aşağı  gözden geçirmektir. Yoksa ahirette şöyle bir durumla karşıla­şabiliriz: 

O gün yanlış davranışlara batmış kişi iki elini ısırır da der ki; “ Ah keşke ben de o  elçi ile birlikte bir yol tutmuş olsaydım.

Ah!!.. yazık oldu bana, keşke falancayı dost edinmeseydim.

Gerçekten de beni Kur'an'dan saptırmış. Hem de o bana kadar gel­mişken.   İşte şeytan insanı böyle yüzüstü bırakır.

Elçi diyecektir ki,  “ Ya Rabbi, doğrusu be­nim kavmim bu Kur'anı kendi­lerinden uzak tuttu­lar.” (Furkân 25/27,28,29,30)

MÜRİT- Bunca şeyden sonra ne yapılma­sını önerirsiniz.

BAYINDIR- Yapılacak şey basit bir metod de­ğişikliğidir. Her hangi bir konunun hükmünü araştı­rırken, fıkıhta belirtildiği gibi önce Kur'an'a, sonra sünnete, sonra icmaa başvurmalı, bun­lardan sonra müctehidlerin görüşlerini okumalı­dır. Halka dinlerini anlatırken de bu sıra gözetil­melidir. Mesela orucu bozan şeyler okunmak isteniyorsa önce ilgili âyet kavranmalı, sonra hadislere ve icmaa bak­malıdır. Müctehidlerin görüşlerini bunların ışığında okumak gerekir. İşte bu davranış bizi Kur'an ve Sünnete bağ­layacak ve kötü niyetlilerin kitaplarımıza sok­muş olabi­leceği hura­feleri ortaya çıka­ra­caktır.

İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağ­lanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine ki­tap verilen­ler gibi olmasınlar; üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; on­lardan çoğu yoldan çıkmıştır. (Hadîd 57/16)

SONUÇ

Son olarak şunun bilinmesini isterim ki, be­nim karşı çıktı­ğım sadece Kur’an'a açıkca aykırı olan sözler ve davra­nış­lardır. Bu davranışlar hangi ad al­tında yapılırsa yapılsın, bunlara karşı çıkmak her müslü­mana farzdır. Hz. Muhammed'in yolunda gitmenin gereği budur.

Bir hocanın etrafında toplanıp bir grup oluştur­mak, Kur­‘an ve sün­nete uygun olarak İslamı ya­şamak sa­dece takdir edi­lecek bir davranış­tır.

Tutar da o hocaya bir takım ma­nevi ma­kamlar tanır, onu Allah ile kendi aranızda vesile ve vasıta kılar, insanları ona bağlanmaya ça­ğırırsanız işte bunu kabul etmek mümkün ol­maz.

Her türlü aşırılıktan uzak olarak, Allah'ın emir ve yasaklarına uygun, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellemin gösterdiği gibi yaşa­malı, dün­yamızı ve ahiretimizi tehlikeye sok­mamalıyız.

Bu tartışmalarda Allah rızasından başka bir gaye düşünülmemiştir. İnsan olduğum için hata yapmış olabilirim. Buradaki görüşleri kabul et­me­yenlerden Allah rızası için talebim şudur: Gördüğünüz hataları lütfen Kur'an ve sünnet ışı­ğında tenkid edin ve doğrunun ortaya çıka­rılma­sına, islam aleminin, düşülen bu bataklık­tan sağ salim çıkmasına yardımcı olun.

Hidayet  elinde olan Rabbımızdan, bizi Kur'an'a döndürmesini niyaz ederim.

 

Başarı Allah'tandır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bize Kur'an'ı gönderen Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

 

"Allah'a ve Peygambere inandık bo­yun eğdik" derler. Sonra da bu­nun ardından iç­lerinden bir takımı yan çizer. Bunlar inanmış kim­seler değillerdir.

Aralarında bir karar versin diye Allah'a ve elçisine çağırıldıkları za­man, içlerinden bir takımı bundan çekinir­ler.

Ama hak kendilerinden yana olsa bu se­fer ona içten bağlı  olarak gelirler

Bunların kalplerinde bir hastalık mı var veya şüpheye mi düştüler? Yoksa Allah'ın ve el­çisinin kendile­rine haksızlık edeceğin­den mi kor­kuyorlar? Hayır, aslında onlar za­lim kim­selerdir."(Nur 24/47-50)

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BASKI İÇİN NOTLAR

 

1- İstihare ve istiharecelik yazılacak

2- Allah'ı konu ederek örnek vermenin yanlışlığı

O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (Şura 42/11)

Siz, Allah için örnekler vermeyiniz. (Bunu) Allah bilir, siz bilemezsiniz.

Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başka­sının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarf eden kim­seyi örnek gösterir: "Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeğe layık olan Allah'tır, fakat çoğu bilmezler.

Allah iki adamı misal veriyor: Biri hiçbir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz -ki efendisine yüktür, nereye gönderse bir hayır çıkmaz- bu, doğru yolda olan, adaletle emreden kimse ile bir olabilir mi? (Nahl 16/74-76)

3- Şefaat

"Allah'ın berisinden, kendilerine ne fayda sağ­layacak ne de zarar verebilecek şeye kul olurlar. Derler ki, "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçıları­mızdır" De ki: "Göklerde ve yerde, Allah'ın bilme­diği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?" Allah, onların ortak koştukları şeyden uzak ve yücedir. (Yunus 10/18)

4- Müşrik Araplar

Müşrikler, putlardan ihtiyaçlarını gidermelerini, hastalarını iyileştirmelerini ve düş­manlarına karşı kendilerine yardım etmelerini diliyor­lardı. Bunun için putlarına kurbanlar kesip adaklar adıyorlardı.

Müslümanlar da zamanla peygambere ve velilere aşırı inanç beslemeğe, onlardan yardım dilemeğe ve benzeri şirk işlerini yapmaya başladılar.

5- Melekut

78. Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var eden O'dur. Pek az şükrediyorsunuz.

79. Sizi yerde yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.

80. Dirilten de, öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gitmesi de O'nun emrine bağlıdır. Düşünmez misiniz?

81. Hayır; yine de öncekilerin dediklerini derler.

82-3. Öncekiler: "Ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? And olsun ki biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" demişlerdi.

84. De ki: "Biliyorsanız söyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir?"

85. "Allah'ındır diyecekler, "Öyleyse ders almaz mısınız?" de.

86. "Yedi göğün de Rabbi, yüce arşın da Rabbi kimdir?" de.

87. "Allah'tır" diyecekler! "Öyleyse O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" de.

88. "Biliyorsanız söyleyin her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir?"

89. "Allah'tır" diyecekler; "Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz" de.

90. Hayır; Biz onlara gerçeği getirdik ama, onlar yalancıdırlar. (Müminun 23/78-90)



* -Bu kısımdaki görüşler Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede dile getirilmiştir..

[1]- Vesile konusu ileride gelecektir.

[2]- İmam Rabbânî, Mektûbât,36. mektup. Arapça nüsha, c. I, s.50.

[3]- Mütevâtir hadis, yalan söylemek için bir araya gel­meleri düşünüle­meyecek topluluklar zinciri ile bize ulaşan hadistir. Böyle bir sözü Peygamberimizin söylemiş olduğunda kuşku olmaz.. 

*- Bu kısımdaki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[4]- Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.

[5]- İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşf'ul-hafâ, Beyrut 1988/1408, c. I, s. 8.

[6]- İbn-i Kemal, Paşa, el-Erbeûn, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, 1694.

İbn-i Kemal, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhülislamı'dır. 1469'da Tokat'ta doğmuş, l534'te İstanbul'da ölmüştür. Peygamberimizle ara­sında 900 seneden fazla bir fark varken hiç bir kaynak göster­meden ve anlamı da Kur'an'a taban tabana zıt olan bir sözü hadis olarak önümüze sürmesi kabul edilemez. İbn-i Kemal bu eserinde , kaynak gösterme yerine, bu sözün hadis olduğunu ispat için hiç bir dini dayanağı olmayan felsefi izahlara girmiştir. 

[7]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 67.

[8]- Bu konu, "Olağandışı Yollarla Yardım" bölümünde incelenmiştir.

[9]- Ayette  geçmektedir. kelimesi 'in zıddıdır, en üst merte­beden beri demektir, ondan aşağıca tabir olunur. Bazıları bunun  ke­limesinin maklubu oldu­ğunu, yani son iki harfinin yer değiştirmesi ile oluştu­ğunu söylemiştir. 

Kelime = başka manasına da gelir. Akreb manasına olur ki, zarf olur. Ona çok yakın manasına denir.

= önce manasına olur.

  Bir şey öbüründen biraz aşağıda olunca  de­nir. (Firuzabâdî, Kamus Tercümesi, Mütercim Asım. Bahriye Matbaası l305.)

Türkçemizde buna, beri kelimesi karşılık olabilir

Beri (veya berû), bu tarafta, yakında ve daha yakın anlamlarına gelir. (Şemseddin Sami, Kamus-i Türkî, İst.1319 tarihli nüshadan ofset)

Buna göre ayette geçen  Allah'ın dunundan ifadesi Allah'ın en yakınından yani berisinden demek olur. Zaten Allah'tan başka veli­lere tutunanlar hep onların Allah'a çok yakın olduğuna inanmışlardır. 

[10]- Hasan Basri ÇANTAY, Kur'an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul 1974.

[11]- Tirmizî, Dua 1, 3372 nolu hadis.

[12]- Tirmizî,Dua 1, 3371 nolu hadis.

[13]- Bir Bayram Sohbeti, Altınoluk Mecmuası, Şubat l997, s. 13.

[14]- Müslim, Vasiyyet 14; Ebû Davud Vesâyâ 14; Neseî, Vesâyâ 8.

* -Bu kısımdaki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[15]- Tirmizî, Deevât, ll9. Hadis no 3578. Tirmiz hadisin sonuna şu notu düşmüştür: "Bu hasen, sahih, ga­rib bir hadistir. Hadisi sadece bu vecih­ten biliyoruz, Hatmî'li Ebu Cafer  hadisinden.

İbn Mace,  İkâmet'us-salat (hacet namazı), l89, no 1385; Ah­med b. Hanbel, c.IV s.l38.

[16]- Evliyaullah, Allah'ın veli kulları, meşâyih-i izâm da büyük şeyhler anlamına gelir.

[17]- İstimdâd ve istiâne yardım isteme anlamına gelir. Demek ki bunlar veli bildikleri ölülerin ruhlarından yardım istiyor, onları Allah ile kendi aralarında vesıta sayıyorlar. Bunların kim olduğu, Ruhu'l-Furkan, C.II, s.86'da  daha açık bir şekilde geçmektedir.

[18]- Sâlik, tarikata girmiş kimsedir.

[19]- Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 63.

[20]- Asr-ı saadet, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin elçilik görevini yürüttüğü döneme denir.

* -Bu kısımdaki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.

[21]- Bu şiir, Said-i Nursî'nin "Sikke-i Tasdîk-i Gaybî adlı kitabında geç­mektedir. Bkz. Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1995, c.II, s. 2083.

[22]- Ali b. Muhammed b. Ebî'l-izz ed-Dimaşkî, (öl. 792h./1390m.) Şerh'ül-akîdet'it-Tahâviyye, Beyrut, 1408/1988, c.I, s.295-297.

[23]-  Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım l996.

[24]- Safiyy'ur-Rahmân el-Mebar Kefûrî, er-Rahik'ul-mahtûm, Beyrut 1408/1988, s. 255-256.

[25]- Buhârî, Meğâzî, 23.

[26]- Buhârî, Meğâzî, 83.

[27]- Buharî, Ahkâm, 51.

[28]- Müslim, Hac, bab 19, Hadisi no 147-(1218).

[29]- Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım l996.

[30]- Ayette  kelimesi geçmektedir. 9 numaralı dip­notta bu kelimenin akreb (en yakın) manasına zarf ol­duğu açıklanmıştı.

[31]-Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım l996.

 

 

 

 
  Bugün 5 ziyaretçi (9 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Hüseyin Küçük'ün Profili
Hüseyin Küçük'ün Facebook Profili
Profil Kartını Oluştur