HÜSEYİN KÜÇÜK
  FAİZ VE TİCARET
 

ÖNSÖZ

Bismillahirrahmanirrahim.

Her şeyimi Allah’a borçluyum. Bana doğru yolu gösteren, öğrenme yeteneğini ve im­kanlarını veren odur. Yaşadığım sürece onun doğru saydığı şekilde yaşamam için bana yardım etmesini diler, ona hamd ve şükrederim.

Nurlu sözleri ve parlak uygulamalarıyla yolumuzu aydınlatan Allah'ın son elçisi Mu­hammed’e, onu güzel bir şekilde izleyen ailesine, arkadaşlarına ve gittiği aydınlık yoldan giden herkese dualar eder, selamlar gönderirim.

Herkes başkasının malına veya işine ihtiyaç duyar. Karşılığını ödemeden bunlardan yararlanmak zordur. Karşılığını ödeyip mal almak alış veriş olur. Bir şey verir, bir başka şey alırsınız. İş ve hizmet ise bir sözleşmeyle alınır. Mal ve hizmetle­rin üretiminden tüketimine kadar geçen faaliyetler bütünü iktisatın konusuna girer. Bu iş­lerin düzgün yürümesi için dinin emirleri, toplumların gelenek ve görenekleri ve devletle­rin kanunları vardır. İşin bu kısmı hukukun konusudur.

Müslümanlar, her konuda olduğu gibi iktisadi ve hukuki ilişkilerinde de Kur'an'a uygun bir davranış göstermek zorundadırlar. Bu, onların inançlarının gereğidir. Kur'an'ın konu ile ilgili emirlerinin bir kısmı şöyledir:

“Mümin­ler, mallarınızı aranızda hak­sızlıkla ye­meyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir alım satımla yemek haksızlık olmaz" (Nisa 4/29)

"Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve insanların mallarının bir kısmını, bile bile günaha girerek yemek için onları yetkililere teklif etmeyin."  (Bakara 2/188)

Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanmış kişilerseniz  (böyle yaparsınız.)

Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe eder­seniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğ­rarsınız." (Bakara 2/278-279)

 Bu ve benzeri emirler, müslümanları iktisadi ilişkilerde farklı bir konuma sokmuştur. Farkın en belirgin olduğu yer, alım satım ile faizli işlemler sahasıdır. İktisadın bu iki alanı öteden beri karıştırılır ve aynı şeymiş gibi gösterilmeye çalışılır. Hâlbuki faiz, borçtan elde edilen gelirdir. Borçtan gelir elde etmek başka, mal alıp satmak başkadır.“Allah alım sa­tımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." (Bakara 2/275) Faizin haram olması iktisadi ilişkilerde önemli değişikliklere yol açar. Kredi sistemini ve bu sisteme göre kurulan bankaları çalı­şamaz hale getirir. Bu, faizsiz finans kurumlarına duyulan ihtiyacın da ana sebebidir.

İhtiyaç duyulan sermayenin faizli yoldan sağlanması insanlık tarihi kadar eski olmalıdır. Sermayenin ortaklıklar yoluyla sağlanması da öyledir. Faiz yasak olunca sermaye birikimi için ortaklık kurmaktan başka yol kalmaz. Bu, ister istemez iki ayrı iktisat sisteminin oluş­masına zemin hazırlar. Bunlardan biri kredi sistemi, diğeri de ortaklık sistemidir.

Bu çalışma, ortaklık sistemini ve bu sistemin gereği olan iktisadi ilişkileri özet olarak anlatmak için yapılmıştır. Ortaklık sisteminin doğru anlaşılabilmesi için kredi sistemine ve bu sistemin işleyişine temas etmek zorunlu olmuştur.

Elinizdeki bu kitap, tek başına yapılmış bir çalışmanın ürünü değildir. İstanbul Müftülüğünde 1978'de kurduğu­muz İstanbul Müftülüğü İlmî İstişare Heyeti benim için bir okul olmuştu. Heyette Hayrettin KARAMAN, Halil GÜNENÇ, Mehmet SAVAŞ, Sabahattin ZAİM, Nevzat YALÇINTAŞ, İbrahim Kâfi DÖNMEZ, Mehmet ERKAL, Ahmet TABAKOĞLU  ve daha nice hocalar vardı. Bu çalışmalar 1983'ten itibaren İslamî İlimler Araştırma Vakfı büyesinde yapılan ilmî top­lantılarla devam etti. Ali ÖZEK hocanın başkan olduğu bu vakfın, 1993 yılına kadar genel sekreteri olarak bu çalışmaları bizzat organize ettim. Bu benim çok sayıda ilim adamından isti­fade etmeme sebep oldu.

Kitaptaki bilgiler Süleymaniye Vakfı'nda olgunlaşmıştır. Burada 1993'ten itibaren düzenli ilmî çalışmalar yapan bir heyet vardır. Nazım EKREN ile Yusuf TUNA'nın bu çalışmalara önemli katkıları olmuştur. Kendinden yararlandığım kişiler arasında Sabri ORMAN'ı da saymak gerekir. Bu ilim adamlarına ve burada ismini sayamadığım bir çok ilim adamına içten teşekkürler ederim.

Çalışma bizden başarı Allah'tandır.


GİRİŞ

 

Tasarrufları, faiz ödeyerek toplayıp faizli borç verme sistemine kredi sistemi denir. Çağdaş ekonomiler bunu, fon[1] oluşturmanın temel yolu görürler. Bu işi daha çok bankalar yürütür.

Tasarruflar, ortaklık sermayesi olarak da toplanabilir. Küçük tasarrufları, bu şekilde bir araya getirip büyük sermayeler oluşturmak ve onları ticaret veya or­taklıklar yoluyla işletmek mümkündür. Buna ortaklık sistemi diyo­ruz. Bu işi daha çok faizsiz finans kurumları yürütür.

Finans kurumları, tasarruf sahibiyle bir mudarebe = emek-sermaye sözleş­mesi yapar. Ülkemizde buna kâr/zarar ortaklığı adı verilir. Finans kurumu, top­ladığı ta­sarrufları bir tüccar sıfatıyla işletmeyi ve elde edeceği kârı, sözleşmeye göre, tasarruf sahibiyle paylaşmayı ka­bul ve taahhüd eder. Eğer bir zarar olursa, o sermaye ile elde edilmiş kârdan karşılanır. Kârı aşan zararlar ise ta­sar­ruf sahibinin sermayesinden gider. Bu durumda fi­nans ku­rumunun zararı, yap­tığı işten gelir elde edeme­mekle sınırlı kalır.

Tasarrufların faizli borç olarak verilmesi öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyük­lükte tasarrufu olanlar faizli borç verebilirken kredi sis­temi ile küçük tasarruf sahipleri de faizli borç verebilir hale gelmişlerdir. Onlar borcu bankaya verirler, banka bu küçük tasarrufları bir araya getirip büyük fonlar oluşturur ve talep edenlere kredi olarak verir.

Tasarrufları ortaklık ser­mayesi olarak vermek de öte­den beri bilinen bir uy­gu­la­madır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar ortak bulurlar­ken ortak­lık sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de ortak bulur hale gelmişlerdir. Finans kurumu veya gerekli dona­nıma sa­hip bir şir­ket, onları ortak olarak kabul edip ellerindeki ta­sarrufları toplar ve büyük fonlar oluştu­rur, sonra bu fonları bir tüc­car ve sanayici gibi  kullanır.

Kredi sisteminde sermayenin bir maliyeti vardır. Buna finansman maliyeti veya sermaye maliyeti denir. Üretimden pazarlamaya kadar her safhada fiyatlara eklenen finansman maliyeti fiyatları sürekli yükseltir. Sermayeye ödenen faiz, finansman maliyetinin ana sebebidir. Tasarruf sa­hibinin ala­cağı faiz bundan düşüktür. Banka, kredi ver­diği ki­şiden mesela %15 faiz alırsa tasarruf sahi­bine %10 kadar verir. Böyle bir ortamda fiyat artışı en az %15 civarında olacağı için tasar­ruf sahibinin alacağı faiz, fiyat artışları karşısında yok olduğu gibi onun ana pa­radan da kaybı olur. Mesela şekerin kilosu 100 lira iken %10 faizle bankaya 1000 lira yatıran kişi, dönem sonunda banka­dan 1100 lira alır ama bu es­nada şeker en az 115 liraya çıkar. Bir yıl önce 1000 lirayla 10 kilo şeker alırken şimdi 1100 lirayla ancak 9.5 kilo şeker alabilir. Böylece para­sının gerçek değeri yak­laşık %5 oranında azalmış olur.

Bu kayıp, parasını bir kenarda saklayanlarda daha büyük olur. Onların para­ları artmadığı için ellerindeki bin lira ile şimdi 8.5 kilo kadar şeker alabilirler. Onların kaybı %15 civarındadır. Çünkü %15 faizle kredi alan kişi, bu krediyle ürettiği mal ve hiz­met için %15 finansman maliyeti koyarsa aynı oranda bir fi­nansman maliyetini de kendi öz sermayesi ile ürettiği mal ve hizmetler için ko­yar. Kredi sisteminin etkili olduğu ekonomilerde hiç kredi kullanmayanlar bile ürettik­leri mal ve hizmetlere finansman maliyeti koyarlar. Böylece fiyatlar sürekli ar­tarken dar ve sabit gelirlilerin serveti hızlı bir biçimde erir. Kredi sisteminin et­kin olduğu yerlerde bu sistem, halkın servetinin zenginlere ak­masına yol açar.

Ortaklık sisteminde sermayeye ödenmesi gereken bir bedel yoktur. Onun için bu sis­temde finansman maliyeti veya sermaye maliyeti diye bir şey olmaz. Bu sistemde fiyatların artması veya azal­ması kendi tabii seyri içinde olur. Sermaye sahipleri, yapılan ticari veya sınai faaliyetin kârından pay alacak­ları için ortaklarıyla birlikte büyür veya küçülürler. Çünkü kâr gibi za­rar da ortak­lar arasında pay edilir.

Toplumda girişimcilerin sayısı azdır. Kredi sisteminde riskin büyük olması sebebiyle kredi alabilecek girişimcilerin sayısı daha da azalır. Herkes böyle bü­yük bir riski göze alamaz; alsa dahi alacağı krediye teminat gösteremez. Böylece bütün bir top­lumun tasar­rufları kredi sistemi yoluyla küçük bir grubun eline ge­çer.

Kredi sistemi, tasarruf sahiplerini etkisiz hale getirir. Onların ne olup bittiği ile ilgilenme­leri gerekmez. Zaten güçsüz olan bu insanlar, belli bir süre paralarıyla da ilgiyi kesince  donuklaşırlar. Bunların yapacağı şey gidip bir iş yerinde çalış­maktır. Alacakları ücret veya maaş belli olduğu için iş yerinin gi­dişatı da onları ilgilendirmez. Onlar ücretlerini alır ve kendi işlerine bakarlar. Bunlar daha çok işçi ve memur sınıfını oluştururlar. Ellerindeki ta­sarruflar zamanla eriyip yok olur. Aldıkları ücret veya maaşlar da geçimle­rine yetmemeye başlar. Giderek, ge­çim için borçlanmak zorunda kalırlar. Büyük kitleyi oluşturan bu insan­lar kendi içine kapalı ve geçim derdi ile boğuşan kişiler haline gelirler. Kendilerini sıkan bu gelişmelere de içten içe tepki duyarlar. Gün geçtikçe tepkileri artar. Sonunda mutsuz ve umutsuz geniş halk kitleleri ortaya çıkar. 

Diğer taraftan zenginler, sürekli artan servetleriyle tatmin olamamaya başlar, ülkenin sosyal ve politik ha­yatını da yönlendirme gayretine girerler. Bütün dengeler bozulur.

Ortaklık sisteminde de büyük zenginler olabilir. Ancak tasarruf sahipleri, or­taklarıyla birlikte büyüdüğü veya kü­çüldüğü için ekonomik, sosyal ve siyasal geliş­melere karşı du­yarlı olurlar. Böylece kimsenin kimseye yük olamadığı ve haksızlık edemediği, herkesin kendi gayretiyle işin bir ucundan tutma zorunluluğu hissettiği serbest iş ortamı doğar.

Kredi sistemi sermayeyi sahibinden bağımsızlaştırır. Ortaklık sisteminde sermayenin sahibiyle bağlantısı mecburen devam eder. Çünkü bu sistemde kişi, pa­rası­nın akibetini düşünmek ve ekonominin gidişatını taki­bet­mek zorunda kalır. Ortak olmanın verdiği so­rumluluk onu, daha dikkatli ve etkili bir hale getirir. Çünkü o, ortak ola­cağı kişileri tanı­maya ve ne olup bittiği ile ilgi­lenmeye ih­tiyaç duyar. Yoksa kâr beklerken zarar edebilir. Bu süreç içinde piyasayı öğ­renir ve iş adamlığı yeteneği kazanır.

Ortaklık sisteminde ekonomik ve sosyal gerginlikler azalır, verimlilik artar. İş sahipleri toplumun güvenini ka­zanmak için özel bir gayret göstermek zorunda kalırlar. Böylece bir huzur ve güven ortamı doğar. Sistem, mantı­ğına göre iş­lerse çağdaş toplum­larda rastla­nan işçi işve­ren sürtüşmesi de olmaz.

“Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." (Bakara 2/275) Faiz yasağı kredi sis­temini işlemez hale getirir. Bu sebeple müslümanlar ortaklık sistemini geliştirme zorunlu­luğu içinde olurlar. Kitapta ortaklık sistemi ile ilgili önemli başlıklar vardır.

Bir çok kimse, alım satım ile faiz arasındaki farkı görmek istemez. Bunlar ikisi arasın­daki farklara değil, benzerliklere ba­karlar. Farklara bakınca ikisinin ayrı şeyler olduğu açıkca ortaya çıkar. Bu husus ayrı bir bölümde incelenmiştir. 

Faiz, Kur’an-ı Kerim’in en ağır yasaklarındandır. Faizi yasaklayan hadisler ve fakihlerin bunlarla ilgili ictihadları vardır. Neyin Allah’ın emri, neyin Peygamberin açıklaması, neyin de fakihlerin ictihadı olduğunu bilmek gerekir. Bu çalışmada bunlar ayrı ayrı işlenmiştir.

Temel fıkıh kitapları, paranın altından ve gümüşten basıldığı de­virlerde yazılmıştır. O paralar dünyanın her yerinde de­ğerliydi ama kağıt para ancak, siyasi otoritenin kararı ve insan­ların kabulü ile bir değer kazanır. Bunun milli sınırlar dı­şında para olarak kabul edi­lebilmesi, uluslararası ilişkilere, o parayı çıkaran devletin itibarına ve insan­ların bunu ka­bul etme­le­rine bağlıdır.

 Borç öderken alınan değerle verilen değer arasındaki denklik, şimdiye ka­dar üç ölçü birimi ile hesabedilirdi. Bunlar tartı (vezn), ölçek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) idi. 100 gr. altın borcu olan, aynı ayarda 100 gr. öde­yince borçtan kurtulurdu. Buğday borçlanan borcunu ölçek ile, yumurta borçlanan da sayı ile öderdi.

İnsanlar, üzerindeki rakama aldanarak kağıt parayı adedî (sayısal) mallardan saymaktadırlar. Ama o, böyle değildir. Adedî mal­lar, yumurta, ceviz ve belli standarttaki fabri­kasyon mallar gibi birimleri arasında önemli değer farkı ol­mayan mal­lardır. Onlar­dan her biri­ gerçek maldır ama kağıt para öyle değildir.

Kağıt para adedî mal olsaydı, bo­yutları aynı olan 1 ABD doları ile 100 ABD dolarının aynı değerde olması gerekirdi. Çünkü iki yumurtadan birine yazılan 100 rakamı, onu diğerinden değerli kılmaz. 100 TL. ile 100 doların aynı de­ğerde olmaması da onların maddesi ve yapısıyla ilgili değil­dir. Bu sebeple kağıt para adedi mal değil, satın alma gücüne göre işlem gören bir maldır. Bugün bütün dünyada kağıt para, altın ve gümüş paralar gibi adedi mal sayılmaktadır. Bu da para ile yapılan işlemlerde büyük haksızlıkların doğmasına sebep olmaktadır.  Bütün hukuk metinleri değiştirilmeli; kağıt paranın, üzerinde yazılı rakama göre değil, temsil ettiği satın alma gücüne göre işlem göreceği hükme bağlanmalıdır. O zaman,  bu yolla yapılan haksızlıklar büyük ölçüde önlenmiş olur.

Faizsiz finansman, ortaklık sisteminin en önemli ku­ra­lıdır. Sermaye birikimi ortaklık yoluyla sağlanır. Finans kurumu, emek-sermaye ortaklığı (mudarebe) ile kü­çük tasarrufları toplayıp ticaret ve sanayide kullanarak elde ettiği gerçek kârı, tasarruf sahibiyle paylaşır. Ban­kacılık hizmetleri de faizsiz olarak yapılır. Faizsiz finans kurum­ları bu konu­da belli bir başarı göstermişler ama beklenen düzeye ulaşamamışlardır. Kitapta bankacılık hizmetlerine ve finans kurumlarının çalışma sistemine de yer verilmiştir.

Günümüzde, tahvil, hazine bonosu ve şirketlerin hisse senetlerinin alınıp satıldığı borsalar kurulmuştur. Gerek borsada satılan menkul kıymetler ve ge­rekse buralara menkul kıymet arzeden kuruluşlar ayrı bir inceleme konu­sudur. Bu sebeple kitabın son bölümü menkul kıymetler borsasına ayrılmıştır.

Burada sahasında ilk sayılacak bölümler vardır. En önemlisi faizin farklı bir yaklaşımla ele alındığı bölümler­dir. Bu bölümlerde altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuz satışını düzen­leyen hadislerin, faizi yasaklayan ayetlere ilave bir hü­küm getirmediği, aksine alım satım adı altında faizli işlem yapılmasını engel­lediği ortaya çıkarılmıştır. Halbuki, bugüne kadar ha­dislerin farklı bir sahayı dü­zen­lediği varsayılmış, fakihle­rin büyük çoğunluğu sistemlerini bu farklı saha üzerine kurmuş ve faizi anlaşılamaz, içinden çıkılamaz bir hale ge­tirmişlerdir. Bu yeni yaklaşım, konuya farklı bir boyut kazandırmıştır. Faizi belli bir esasa oturtmak için bu boyut çok önemlidir. Yapılacak ten­kid ve tavsiyeler, bu yön­deki çalışmalarımıza ışık tutacaktır .


 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

ALIM SATIM VE FAİZ

Mallar ya alım satım, ya da ödünç şeklinde değiştirilir. Değiştirilen iki malın birbirinden az çok farkı varsa  alım satım olur. Para verip ekmek almak öyledir. Onun peşini de olur, vadelisi de. Aralarında fark bulunmayan mallar ancak vadeli olarak değiştirilebilir. Bir kile buğday verip daha sonra aynı özellikleri taşıyan bir kile buğday almak böyledir. Buna ödünç denir. Alım satımdan gelir sağlanabilir. 75 liraya alınan ekmek 100 liraya satılırsa 25 lira kâr edilmiş olur. Ödüncün peşini olmaz. Hiç kimse, karşılığını hemen ödemek üzere ödünç almaz. Ödünçte ne verilmişse geriye onun dengi alınır. Fazla bir şey şart koşmak faiz olur. Ödünç dışındaki borçlarda da durum aynıdır. Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi,“Faiz yalnızca borçta olur.[2]  demiştir. Dolayısıyla borçtan gelir sağlamaya yönelik her işlem, faizli işlemdir.

İslam öncesi Araplara Cahiliye Arapları denir. Onlar borç verdikleri zaman ana mala do­kunmadan, her ay belli bir gelir sağlamak şartıyla verir­lerdi. Vadesi dolunca ala­caklarını isterler, eğer borçlu ödeyemezse, yeni bir faiz tesbit ede­rek vadeyi uzatır­lardı[3]. Mesela her ay için bir altın almak üzere bir yıl vade ile 100 altın ödünç vermişlerse, vade sonunda borçludan 112 altın alırlardı. Eğer borç ödenmezse, yeni bir faiz tespit ederek vadeyi uzatırlardı.

Borç, vadeli satıştan doğmuşsa, ödeme zamanı ge­lince borç­luya, “Borcunu ödeyecek misin, yoksa artıra­cak mısın?” diye so­rarlar, borçlu ödeme yaparsa yapar, yoksa bor­ca ilave yapıp vadeyi uzatırlardı[4].

Borçtan gelir elde etme ayrı, mal alım satımı ayrıdır. Bakara Suresi'nin 275. ayetinde buna vurgu yapılmakta,“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir."  diyenlerin, şeytanın aklını çeldiği kimse gibi davrandığı bildiril­mektedir. Alım satım ile faizli işlemi aynı saymak, gerçekten tam bir yanıltma olur.

Ayet-i kerimeye göre faize karşı çıkanlar şöyle demiş olur­lar: “Faizli işlem, başka değil alım satımın mislidir.” yani tıpkısıdır. Çünkü onlar, alım sa­tımla faizli işlem arasında benzetme yap­mamış, iki­sini aynı saymışlar­dır. Bugünkü değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya satmak ile bugün 100 lira verip bir ay sonra 110 lira almak arasında benzerlik vardır. Nitekim şa­rap üzüm şırasına ben­zer, ikisi de üzüm suyundandır. Ama “şıra tıpkı şarap gibidir”, dene­meyeceği gibi “alış veriş tıpkı faizli işlem gibidir” de de­nemez. Çünkü bir ay sonra 110 lira almak üzere birine 100 lira vermek bir sa­tış değil, faizli ödünç işlemidir. Verilen 100 liranın yerine 100 lira, fazla olarak da 10 lira alınır. Bugünki değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya vermek ise bir satıştır. Bir ay sonra verilen o mal ve ayrıca 10 lira alınmaz, sadece 110 lira alınır. Çünkü 110 liranın tamamı, o malın bedelidir. Bu konu, Vade Farkı ve Faiz başlığı altında, daha geniş işlenmiştir.

 

I- AYET VE HADİSLERDE FAİZ YASAĞI

Burada âyet, Allah Teâlâ'nın Kur'an'da yer alan sözü anlamında­dır. Kur'an'ın tamamı Allah'ın sözlerinden oluşur.

Hadis deyince öncelikle Allah'ın Elçisi'nin sözleri, davranışları (fiil) ve onay­ları (takrir) anlaşılır. Burada onun, faizle ilgili açıklamalarına yer verilecektir. Bu açıklamalar müslümanlar için önemlidir. Çünkü bir ayet şöyledir:

"(Ey Elçi!) Sana bu Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine ne indirildiğini in­sanlara açıklayasın. Belki düşünürler." (Nahl 16/44)

Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde faiz yerine riba kelimesi geçer. Riba'nın sözlük anlamı artma ve çoğal­madır[5]. Terim olarak borçtan elde edilen gelir veya bu geliri elde etmek için yapı­lan işlem anlamına gelir.

Faiz, kesin olarak yasaklan­mıştır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle bu­yurmuştur:

"Faiz yiyenler, şeytanın içine sokulup aklını çeldiği[6] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime, Rabbinden bir öğüt ula­şır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, işte onlar cehen­nemliktir. Onlar orada temelli kala­caklardır.

Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, nankörlük edip duran günahkarların tamamını sevmez.

Kimler de inanmış, iyi işler yapmış, namazı kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzüntü çekerler.

Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanmış kişilerseniz  (böyle  yaparsınız.)

Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe eder­seniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız." (Bakara 2/275-279)

Demek ki, 100 gr. altını %1 faizle borç veren kişi, borçlusundan sadece bu 100 gr.'ı alabilir, kalan 1 gramı alamaz. Çünkü o 1 gr. faizdir.

Borçlu darlık içinde ise ona süre tanınır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya ka­dar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz.”  (Bakara 2/280)

Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, faizle ilgili olarak şunları söylemiştir:

 “Faiz yalnızca borçta olur.[7]

Faiz (geliri) çok da olsa sonu darlığa döner[8].”

Bir toplumda faiz ve zina or­taya çıkarsa onlar Al­lah’ın cezasını haketmiş olurlar[9]“ .

“Bir toplumda faiz ortaya çıkınca kıtlığa yakalanır­lar. Bir toplumda rüşvet or­taya çıkınca da korkuya kapılırlar[10]."

A- Faizli İşlemler

Borçtan gelir elde etmeye yönelik her işlem faizli işlemdir. Borç, ya ödünçten ya mal veya hizmet akdinden ya da tazminattan doğar. Ödünçte ne verilmişse o alınır. Daha sonra 101 altın almak üzere 100 altın vermek faizli işlem olduğu gibi, borç ödeninceye kadar evinde oturmak veya tarlasının gelirinden yararlanmak üzere 100 altın vermek de faizli işlemdir.

Borcun vadesini uzatmaya karşılık alınan her türlü gelir de faiz olur.

Faiz yasaklanınca insanlar, görünüşte meşru olan bir yolu kullanarak faizcilik yapmak isteyeyebilirler. Alım satım, faizin üstünü örtmenin en uygun yolu olabilir. Hz. Peygamber, koyduğu yasaklarla bu yolu tümüyle kapamıştır.

B- Alım Satım Görüntüsü Altında Faiz

Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini faizli işlem sayarak yasaklamıştır. Bu yasaklar, ödüncü satış gibi göste­rip faiz yasağını aşmaya engel olmaktadır.

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Allah'ın Elçisi'nin, ona dua ve selam olsun, şöyle dediğini bildirmiştir:

"Altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, ar­paya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[11].”

Aynı anlamı taşıyan başka hadisler de vardır. Bunları faizli ödünç kapsamında değil de alım satım kapsamında değerlendirenlerin ilk tepkisi şu olur: İnsanlar, altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday... alma ihtiyacını ne­den duysunlar? O mallar kendilerinde varsa, onları neden misliyle değiştirsinler? Kimsenin yapmaya­cağı bir işlem, niçin faize sebep olsun? Ama hadis, faizli ödünç kapsamında değerlendirilirse bu tepkiler olmaz. Çünkü o altı mal, en çok ödünç verilen mallardandır. Faizli ödünç, alım satım şek­linde de verilebilir. 11 altın almak üzere 10 altın ödünç verme yerine 10 altını, vadeli 11 altına karşılık satmak da mümkündür. Bunlardan birine faizli işlem, diğerine satış denirse alım satımla faiz karıştırılmış olur. Nitekim“Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” diyenler bu karıştırmayı yaparak şöyle söy­lerlerdi:

“Bir malı 10’a alıp 11’e satmak helâlsa, 10 altını 11 altına sat­mak da helâl olma­lıdır. Bu iki işlem ara­sında mantıki bir fark yoktur[12]."

Alım satımda bedeller az çok farklı olur. Bu fark sebe­biyle bir kişi, diğerinin elinde olana sahip ol­ma ihtiyacı duyar. Ama borçlar dengi ile ödenir.

Alım satım esasen peşin yapılır ama ödüncün peşini olmaz. Alım satım şekli verilmiş ödüncün de pe­şini olmaz. Hiç kimse 10 adet Reşat altınına karşılık 10 adet Reşat altınını  peşin olarak vermez. Çünkü bu, onun ihtiyacını karşılamaz. Onun ihtiyacı, 10 adet Reşat altınını belli bir süre kul­lanmaktır.

Alım satım helâl, faizli işlem haram olunca faizli ödünce alım satım görüntüsü vermenin bir kafa karışıklığı meydana getireceği kesindir. İşte o altı madde ile ilgili yasaklar bu karışıklığı önlemektedir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:

“Bir dinarı iki di­nara, bir dirhemi iki dir­heme, bir sa’ı iki sa’a satmayınız. Çünkü faize girmenizden korku­yo­rum[13].

"Faize girmenizden korkuyo­rum" ifadesi önemlidir. Çünkü altın verip altın bilezik almak gerçek bir alış veriştir. Buğday ununa ihtiyacı olanın onu buğday ve­rerek alması, deniz tuzuna ihtiyacı olanın da onu kaya tuzu vererek alması gerçek bir alış veriştir. Fakat o altı mal, en çok ödünç verilen mallardan olduğu için bun­ların değişiminde yeterli tedbir alınmazsa alım satım adı al­tında faizli ödünç işlemine engel oluna­maz. Hadisler, ona açılan yolları tümüyle kapamıştır. Şimdi kapanan faiz kapılarını tek tek görmeye çalışalım.

1- Altı malı kendi cinsiyle peşin değişme

Hadis, altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurmayı kendi cinsiyle değiştirir­ken değişimin peşin olmasını şart koş­muştur. Ödünç verilebilen bu malları kendi cinsiyle peşin değiştirme şartı, faize açılabilecek bir kapıyı kapamıştır.

Buna göre altın bileziğe ihtiyacı olan onu altınla, gümüş kemere ihtiyacı olan da onu gümüşle alacaksa bedellerin elden ele peşin değiştirilmesi gerekir. Bu yasak 10 altını, vadeli 11 altına satmayı, faizli işlem kapsamına sok­muştur. Bu çok önemlidir; çünkü o, satış sayılırsa, o zaman faizli ödünçler satış şeklinde verilmeye başlanır. 100 lira, vadeli 110 liraya karşılık satılır ve faiz yerine bir ticari işlem yapılmış olurdu.

2- Altı malı kendi cinsiyle eşit miktarlarda değişme

Hadiste, altı malı kendi cinsiyle değiştirirken miktarların eşit olması şart koşul­muştur. Buna göre 10 adet Reşat altını verip peşin 11 adet Reşat altını al­mak da faizli işlem olur. Allah'ın Elçisi, “Faiz sadece borçta olur[14] “dediğine göre, bu yasağın borçla ilgili olması gerekir. Biraz düşünülünce bu ilgi kuru­labi­lir.

Faizcinin asıl isteği, verdiği 10 altına karşılık 11 altın alacaklı duruma gelmek­tir. Bu işlemi meşru yoldan yapabilirse onu borca çevirmek zor olmaz. Meselâ önce 11 altın ödünç verir, bunun için gerekli teminatları alır, sonra bir başka 10 altını verip borçludaki 11 altını satın alır. Bu iki işlem sonunda o, 10 altın vermiş, 11 altın alacaklı duruma geçmiş olur. İstenmeyen bir durumun doğma­ması için bu işlem ya evrak üzerinde yapılır, ya da faizcinin güvendiği bir kişi, borçluya vekil olup işlemleri yü­rütürdü. Bunun kurumları da oluşurdu. Ama bu malların kendi cinsleriyle değiştirilmesi halinde bedellerin eşit miktarlarda olması şartı bu kapıyı kapamıştır.

Nitekim eskiden, ödünç işlemlerinde ala­caklıya yasal bir menfaat sağlamak için muamele-i şer'iyye adı verilen göstermelik bir satış yapılırdı. Mesela ödünç alacak taraf bir malını, ödünç verecek kişinin önüne koyar ve "Bunu sana 10 al­tına sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öderdi. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11 altına sat." der, o da satardı. Böylece o, alım satım görüntüsü altında, 10 altına karşılık bir yıl vadeli 11 altın borçlanmış olurdu. Bunun bir çok usulü vardı. Eski İstanbul Müftüsü Selahattin KAYA[15]'nın anlattığına göre Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandı­ğı'nda bir cep saati varmış. Kredi alanların öde­yecekleri fa­izi yasallaştırmak için her gün defalarca satılır, Sandığ'a hibe edilirmiş. Eğer yukarıdaki yasak ol­masaydı bu defa cep saati yerine bankada bir görevli bulundurulur, bu görevli kredi alacak kişi adına daha önce belirtilen işlemleri tamamlayıp onu 11 altın borçlandırdıktan sonra 10 altın verirdi.

Eğer ilgili hadisler, daha önce böyle yorumlansaydı muamele-i şer'iyyeye geçit verilemezdi. Biraz sonra yapılan yanlış yorumlardan bahsedilecektir. 

3- Ödünç verilebilen yakın cinsleri peşin değişme

Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:

Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline, dengi dengine ve peşin olur. Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsi­niz[16].“

İlgili hadislerde, farklı cins olarak, aynı türden olan altın ile gü­müş ve buğday ile arpa sayılmış, farklı türlerden olan hurma ile tuza yer veril­memiştir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:

“Gü­müşe karşılık altın elden ele satıldı­ğında gümüşün fazla olmasında bir za­rar yok­tur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpa­nın fazla olmasında bir za­rar yoktur, fakat veriseyesi ol­maz[17].”

Altın ile gümüş ve buğday ile arpa birbirlerinin yerine konabilirler. Bunların fiyatları ara­sında uzun süre büyük değişiklik göstermeyen oranlar bulunur. Bu malların birbiri ile deği­şiminde peşinlik şartının olması, faize açılabilecek bir kapıyı daha kapamıştır. Meselâ 1 di­nar 10 dirhem değerinde olursa, 1000 dirhem 100 dinar  değerinde olur. Bunları ve­re­siye değiştirmek yasak olmazsa, faizci elindeki 1000 dirhemi bir yıl sonra ödenecek 120 dinara karşılık satıp alım satım per­desi altında %20 faizli ödünç işlemi yapabilir. Aynı şey arpa ve buğday için de olabilir. İki kile buğday, üç kile arpa değerinde ise bir sene sonra öde­necek 400 kile arpaya karşılık 200 kile buğday verilir ve alım satım yolu kullanılarak faizli ödünç işlemi yapılabilir. İşte hadisler bunu satış değil, faizli işlem saydığı için bu kapı da ka­pan­mıştır. Buna göre Türk lirası verip karşı­lığında vadeli döviz alınamaz. Meselâ 1000 Amerikan dolarının bugünki de­ğeri kadar Türk lirası ve­rip bir yıl sonra ödemek üzere 1200 Amerikan doları alına­maz. Çünkü bunlar birbirleri­nin yerine geçebi­len şeylerdir. Yukarıdaki hadislerden bunun faiz olacağını anlamak zor değil­dir.

4-  Farklı paraları günün fiyatı (günlük kur) üzerinden değişme

Abdullah b. Ömer dedi ki; Beqî'de deve satardım. Dinara karşı­lık satar yerine dirhem alırdım, dirheme karşılık satar yerine dinar alırdım. Allah'ın Elçisi’ne geldim, Hafsa’nın evin­deydi; “Ey Allah'ın Elçisi, mü­saadenle bir şey sormak istiyorum; ben Beqi'de deve satıyorum; dinara karşılık satıp yerine dir­hem alı­yorum. Dirheme karşılık satıp yerine dinar alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, bunu karşılık bunu veri­yorum.” dedim. Ona dua ve selâm ol­sun, dedi ki:

”Günün fiyatıyla almanda bir sakınca yok­tur; yeterki, aranızda bir şey bırakarak ayrılmayın[18].”

Buna göre altın ile gümüşü değişirken o günün fiyatıyla           değişmek gerekir.  Eğer böyle olmasaydı faiz yasağı yine delinebilirdi. Meselâ 1 dinar, 10 dirhem değerinde iken faizci önce 11 dinar ödünç verir, gerekli teminat­ları alır, sonra da elindeki 100 dirhemi, borçludaki 11 dinara karşılık sa­tardı. Bu iki işlem sonunda o, alım satım görüntüsü altında %10 faizli ödünç vermiş olurdu. Bunun yasal kurumları da oluşturulabilirdi. Ama bedelleri günün fiyatı ile değiştirme şartı bu kapıyı kapamıştır. Böylece hadisler, alım satım adı altında faizli ödünce açılan tüm kapıları kapamış olmaktadır.

C- Hadislerle Doğan Sıkıntılar

Hadisler, alım satım görüntüsü altında faizli ödünce açılabilecek kapıları ka­parken bazı sıkıntıların doğmasına da sebep ol­muştur. Örnek olarak kuyumcu­lar, hurda veya has altın verip altın bilezik alma işini ancak be­dellerin aynı ağır­lıkta ve peşin olması şar­tıyla yapabi­lirler. Bunu kimse yapama­yacağından bir sıkıntı doğacaktır. Ama bilezikler bir başka değerle, mesela kağıt para ile alınabileceği için işlerini yürütebileceklerdir.

Hadislerle konan yasaklar bazı sıkıntılar doğurmakla beraber faiz kapısını sıkı sıkıya ka­pama gibi önemli bir menfaati de sağlamış olmaktadır. Sağlanan menfaat, veri­len sıkıntı­dan fazladır. Böyle bir du­rum, konan yasağın gerekçesi olmaya layık­tır. Nitekim bir ayette içki ve kumarın ya­saklanma gerek­çesi şöyle an­latılır:

“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki; iki­sinde de bü­yük günah ve in­sanlar için yarar­ları vardır. Ama bunların günahı yararlarından  büyüktür.” (Bakara 2/219)

Bu durum şu kaide ile ifade edilir: "Def'-i mefâsid celb-i menâfi'­den evlâ­dır[19]." Yani za­rarlı şeyleri gider­mek faydalı şeyleri elde et­meye tercih edilir.

II-  HADİSLERLE İLGİLİ YANLIŞ YORUMLAR

 Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi ha­ram kıldığı[20] halde meşhur dört mezhep, faiz sistemlerini alım satım üzerine kur­muş­lardır. Bu durum, altı madde ile ilgili hadisleri yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır.

Faizli işlemler; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı alım satım şekilleri ile sınırlandırılamayacağından onlar, ilgili hadislerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (faiz illetleri) çıkararak faizin  kapsamını kıyas yoluyla ge­niş­letmişler­dir.

Hanefiler iki şeyi faiz il­leti say­mışlardır. Bunlar kadr ve cinstir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cins ise iki aynı cins malın değişimi anlamına gelir. Cins, hadis­ler­deki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday....” sö­zünden, kadr ise “misli misline”  sözünden çı­karılmıştır. Kadri, tartı (vezin) ve ölçek (keyl) diye be­lirleme­leri, ilgili hadislerde yalnızca bu iki ölçü biriminin geçmesi sebebiyledir.

Hadislerde şu ifade de yer alır:“Bu cinsler değişik olursa peşin ol­ması şar­tıyla istediğiniz gibi sata­bilirsi­niz[21].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın değişiminin peşin olması gerektiğini anlamış­lardır.

Buna göre hurda demire karşılık çubuk demir alınırsa her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Çünkü bunlar, tartı ile satılan aynı cins mallardır. Demire karşılık bakır almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Bunlar da tartıyla satılır fakat cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama veresiyesi olmaz, yoksa faize gi­rilir.

Bu durumda altın veya gümüşten basılı bir paraya (nükûd = ) karşılık tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş, tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür, altın ve gümüşten basılı paraların san­ca [22] de­nen ağırlık birimleriyle, diğer malların da men ( )[23] ile tartıldığını, ayrıca bu paraların tayinle taayyün etmediğini[24] ama diğer malların tayinle taayyün ettiğini, bu paraları her defasında tartmak gerekmediğini ama diğer malları tartıyla satabilmek için her defasında tartmak gerektiğini söyleyerek bu farklardan dolayı altın ve gümüş paralar ile tartıyla satılan diğer malların tartı bakımından her yönüyle ortak olmadıklarını söylerler[25].

Altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti sa­yıp onları diğer mallarla değişirken bu illete riayet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı bir illet saymayıp şöyle demeleri gere­kirdi: "Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılsa da  tartıyla satılan diğer mallar ile bunlar arasında bazı temel farklar olduğu için vezin faiz illeti olamaz."

Vezin faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti olamaz ve iki illetten biri olan kadr, faiz illeti olmaktan çı­kar. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tü­müyle çökertir.

Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Çünkü  onlar da bu konuda Hanefiler ile aynı görüştedirler.

Malikîler hadislerde sözü edilen arpa, buğ­day, hurma ve tuza bakarak temel gıda maddesi olup sak­lanabilen veya gıda madde­lerini lezzet­lendirin şeyleri fa­ize konu  mallardan saymışlardır. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirilince miktarla­rın eşit ve değişimin peşin olmasını, farklı cins gıdalarla değiştirilince de mik­tarlar farklı olsa da değişimin peşin olmasını şart koşmuşlar, aksi takdirde faizli işlem meydana geleceğini söylemişlerdir.

Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi ayıran ayete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğday ve hurma hem temel gı­dalar­dandır hem de saklanabilirler. Tuz da yiyecek­leri tad­lan­dırmaya yarar ve saklanabilir özelliktedir.

Malikîler, biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddeleri­nin ve­resiye de­ğiştirilmesi[26] ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirilmesini ribe’n-nesie[27] saymışlardır. İşte bunun bir dayanağı yoktur. Çünkü hadis­ler, ri­baya konu olan mallar arasında böyle bir ayı­rım yapmaya müsait değildir.

Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır. Onu Allah'ın Elçisi açıkla­mıştır[28]. Açıklama dedik­leri, altı malın satışı ile ilgili hadisleridir. Bu hadis­ler­den bir de faiz tarifi çıkarmışlardır[29]. Faiz tarif edilecekse"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[30]." hadisinden hareket edilmeliydi. Bu, ayetlere de uygun olurdu. Bunu neden yapmadıklarını İmam Şafiî şöyle açıklamaktadır:

"Diğer hadisler sebebiyle"Vadeli işlemden başka­sında faiz yoktur[31]." hadisini bıraktık. Şunu dedik: "Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı faz­lasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazen vade ile birlikte ödemedeki faz­lalık sebebiyle de olabilir[32]."

Şafiîler şöyle derler: "Faizin haramlığı taab­büdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[33]."

Taabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[34]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememişler gibi faizli işlemin iki illetinin ol­duğunu, bunların tu’miyet ve semeniyetten[35] ibaret bu­lunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Tu'miyet yiyecek maddesi olma, semeniyet ise altın, gümüş ve bu iki madenden basılı para olma anlamına gelir. Bu mantığı anlamak gerçekten zor­dur. Faizin ha­ramlığı taabbüdî ise bu il­letler nereden çıkıyor? Eğer bu illet­ler varsa neden ta­abbüdî diyorsunuz?

 

III- VADE FARKI VE FAİZ

A- Vade Farkı

Vade farkı, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasındaki farktır. Bunun faizle ilgisi yoktur. Çünkü bu, borçtan gelir elde etme değil, bir alış veriş türüdür. Toptan ile perakende arasında nasıl fiyat farkı olursa peşin satışla vadeli arasında da olur. İşin yapısı bunu gerektirir. Bu konuda Hz. Peygamber'in ve Hz. Ali'nin görüş ve uy­gu­lamaları ile dört mezhebin olumlu görüşü vardır. Önce bunlara bakalım, sonra da vade farkının faizle ilgisi olmadığını izaha geçelim. 1- Hz. Peygamber’in Uygulaması

Abdullah b. Amr’ın bildirdiğine göre, Allah'ın Elçisi ona, bir ordu hazırlamasını emretmiş ama develer yet­memişti. Bunun üzerine ona, zekattan alınacak genç dişi develere (kalus ) karşılı­k deve ( ) almasını emretmişti. O, sa­daka deve­le­rinin topla­nacağı süreye kadar bir de­veyi iki de­veye alı­yordu[36].

Devenin büyüğü gencinden değerli olduğu için burada bir devenin, veresiye iki deveye değiştirildiği söylenemez. Ancak iki genç dişi deve, bir büyük deveden değerli olacağı için de peşin ile veresiyenin farklı olacağına delil olabilir.

2- Hz. Ali’nin Uygulaması

Hz. Ali (r.a.)nin Useygîr adındaki devesini veresiye dört deve karşılığında sattığı bildirilmiştir[37].

3- Mezheplerin Görüşleri

Fakihler arasında vade farkını caiz görmeyen, onu faizli işlem ile karıştıran bir kişinin var olduğunu bilmiyoruz. Bütün mezhepler, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatının farklı olabileceğini; bir mala, vadelere göre değişen fiyatlar istenebileceğini kabul etmişlerdir. Malın bedeli söylenirken meselâ, peşin 100 TL. bir ay vadeli 105 TL. iki ay vadeli 110 TL. üç ay vadeli 115 TL. gibi uzayıp giden fiyat listesi sunulabilir. Satış, bu fiyatlardan birinin kabul edilmesiyle bitirilmelidir. Dört mezhebin konu ile ilgili sözlerinin özeti budur. Aşağıdaki açıklamalar daha fazla bilgi isteyenler içindir.

a- Hanefî Mezhebi

Hanefî mezhebine göre vadeli satışta fiyat belli olursa vade farkının bir sakın­cası yoktur. Ama satış, tek bir fiyat üzerinde anlaşma yapılarak bitirilmelidir. el- Mebsut’ta konu şu şe­kilde ifade edilir:

“Bir kimse satışı, şu vadeye kadar şu fiyata; pe­şin şu fiyata, ya da bir ay vadeli şu fiyata iki ay vadeli şu fi­yata, diye yaparsa bu akit fâsid olur. Çünkü tek bir fiyat üzerinde anlaşıp satışı bitirmemişlerdir. Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki şartı yasak­lamıştır. Yukarıdaki örnek, bu hadisin açıklamasıdır. Herhangi bir kayda bağlı olmayan yasak (mutlak ne­hiy), şer’i akitlerde bulunursa o akit fâsid olur. Bu, tarafların an­laş­mayı yukarıdaki gibi tamam­layıp ayrılmaları halinde böyledir. Eğer ayrılmadan anlaşmayı bir tek fiyat üzerine kesinleştirir­lerse o zaman caiz olur. Çünkü bu du­rumda, akdin geçerlilik şartını yerine ge­tirdikten sonra ayrılmış olurlar[38].”

Feth’ül-Kadîr’de konu ile ilgili olarak şöyle denir:

“Bir satışın, peşin olması halinde 1000’e, vadeli olması ha­linde de 2000’e yapılmasında bir faizli işlem anlamı yoktur[39].”

b- Şafiî Mezhebi

Şafiî mezhebi Hanefî ile aynı görüştedir. Tuhfet’ül-muhtâc’da şöyle denir:

“Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki sa­tışı yasak­lamıştır. Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve sahih olduğunu da belirtmiştir. Meselâ satıcı der ki, “Bunu sana peşin 1000’e veya bir yıl vadeli 2000’e sattım, sen ya da ben veya falan şahıs bu fiyatlardan hangisini kabul edersek ona alın.” Böyle bir akitte bilinmezlik (cehalet) olduğu için yasak­lanmıştır. Yoksa peşin bine, bir yıl va­deli ikibine veya malın yarısı bine, yarısı da iki­bine satılabilir[40].”

c- Mâlikî Mezhebi

Malikî Mezhebinin görüşü de Hanefî ve Şafiîlerle aynıdır. Onların farkı, yaptıkları farklı yorum ile muhayyerliğin her iki tarafta olması halinde bunu caiz görmeleridir. Onların görüşleri şöyledir:

İmam Malik, bir malı peşin 10 dinara, veya vadeli 15  dinara alan ve bu iki bedelden birini ödeme yükümlülüğü altına giren kişi hakkında şöyle dedi: "Bu uygun olmaz. Çünkü 10 dinarı sonra verse vadeli 15 olur. 10 dinarı peşin verse, vadeli 15 dinarı 10 dinara satın almış olur[41].

Bu sözü, Malikî fakihlerden İbn Rüşd şöyle açıklar:

Malik'e göre bu yasağın sebebi faize götürecek yolu kapamaktır (sedd-i zerîa). Çünkü mümkündür ki, muhayyer olan taraf, peşinine veya vadelisine bakmadan akdi bitirmek ister, sonra durum kendi açısından netleşir ama bunu açığa vurmaz. (Her iki bedel de onun borcu haline geldiği için) bu durumda sanki o, bunlardan birini diğerine karşılık veresiye satmış veya veresiye fazlasına satmış olur. Bedeller nakit yani altın veya gümüş para olduğu takdirde bu böyledir. Bedeller yiyecek maddesi ise bu defa da yiyeceği (taamı) yiyeceğe (taama) karşılık fazlaya satma söz  konusu olur[42].

Bunun iki satış sayılması, bedelin iki tane olmasındandır[43].

İmam Malik, her iki tarafın da muhayyer olmasını kabul eder. Sahnûn bu konuda, Abdurrahman b. Kasım'a şöyle bir soru sormuştur:

"Baksana, yanında bir mal olan kişiye geldim, "Bunu kaça satarsın?" dedim, "Peşin elliye, veresiye yüze" dedi. Ben de onu veresiye yüze veya peşin elliye almak istedim. Malik'in görüşüne göre bu caiz olur mu?"

Sahnûn'un cevabı şu oldu:

"Malik şöyle dedi: Eğer satıcı isterse satar, isterse satmaz, alıcı da isterse alır, isterse almaz durumda ise bunun bir zararı yoktur. Ama taraflardan biri bırakmak isterse bırakır, almak isterse alır fakat bu diğerini bağlarsa onda bir hayır yoktur. Her ikisini de bağlarsa yine mekruhtur, onda da bir hayır yoktur[44]."

d- Hanbelî Mezhebi

Vade farkı konusunda Hanbelî mezhebinin görüşü şöyledir:

"Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki sa­tışı yasakla­mıştır. Bunun anlamlarından birisi şudur: “Satıcı müşteri­sine der ki, bu köleyi sana peşin on’a, veresiye onbeş’e sattım... Bu, batıl bir satıştır... Çünkü bedel belli edilmemiştir... Sana bunu peşin şu fi­yata, veresiye de şu fiyata satarım der de bedellerin biri üzerine akit yapılırsa bunun bir mahzuru yok­tur[45].”

Görüldüğü gibi, akit sırasında satış fiyatı tam tesbit edildiği tak­tirde, bütün mezhep­ler vade farkını caiz görmektedirler.

B- Vadeli Satış ve Faiz

Vadeli satış ile faizli işlem arasında benzerlik vardır. Çünkü pe­şin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 li­raya sat­mak ile bugün veri­len 100 liraya karşılık iki ay sonra 120 lira al­mak birbi­rine benzer. Ama arada önemli farklar da vardır. Kimileri bu farkları görmezlikten gelirler. Kur’an, bunu ciddi bir yanılgı sayar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Faiz yiyenler, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[46] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibi­dir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.”  (Bakara 2/275)

Fahreddin er-Razî’nin konu ile ilgili tespitleri şöyle özetlenebilir:

“1- Faizi helâl görenlere göre faizli işlem ile alım satım her yönüyle aynıdır. Öyleyse nasıl olur da biri helâl, di­ğeri haram olur. Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı bir ay vadeli 11 liraya satmak helâlsa, 10 lirayı bir ay vadeli 11 liraya satmak da helâl olmalıdır. Bu iki işlem arasında man­tıki bir fark yoktur.

2- Alım sa­tımın helâl olmasının sebebi insanların ihtiyaç­larının kar­şılanması­dır. Faizli işlem de ihtiyacı karşılar. Bugün para­sız ve ihtiyaç içinde olan bir kişi­nin, ileride eline geçecek malı bulu­nabilir. Eğer faiz yasak olsa para sahipleri bu şahsa hiç bir şey ver­mez, o da sıkıntı ve ihtiyaç içinde kalır. Ama faize izin veri­lirse para sahibi, daha çok alma arzusuyla onun ih­tiyacını karşı­lar. Borçlu da eline mal geçince borcunu fazlasıyla öder. Eline mal geç­tiğinde fazla ödeme yapması, o zamana ka­dar ihtiyaç içinde kal­maktan kolay gelir. Öyleyse faiz he­lâl olmalıdır. Nitekim diğer alım satım çeşitlerinin helâl olmasının sebebi de ihti­yacın karşılanmasıdır[47].”

 Fahreddin er-Razî’nin ifadelerinden de anlaşıldığı gibi faizli işlem ile alım satımı aynı görenler, buna veresiye satıştaki vade farkını örnek gösterirler. Ama alım satım esasen peşin olur ve satıcı ondan kâr eder. Fakat he­men ödenecek bir borcun faizi olmaz. Borçtan gelir elde etmek için borçluya vade tanımak şart­tır. Satıcı, 8 liraya aldığı bir malı hemen orada, peşin 10 liraya satarak 2 lira kâr edebilir. Ama bu şekilde bir faiz geliri sağlamak mümkün ol­maz.

Kâr ile faiz birbirine benzetilebilir. Fakat alış verişle faizli işleme teker teker bakılırsa fa­izin karşılıksız fazlalık olduğu ama kârın böyle olmadığı görülür. 10 altın alacağı olan kişi, borçludan 11 altın alınca bir altın fazla almış olur. Çünkü borç alınan şeyle ödenen şey aynı özelliği taşır. 10 altın borç alan kişi borcunu ödemiş ol­mak için 10 altın verir. Bu ikisi birbirinin karşılığıdır. Faiz olarak vereceği 1 altın ise karşılıksızdır. Peşin fiyatı 10 altın olan bir ceketi, bir ay vadeli 11 altına satın alan kişi, bir ay sonra o ceketi ve üstüne de 1 altın ödemez. Eğer öyle bir ödeme şartı olsaydı o zaman bir altına, karşılıksız fazlalık denebilir ve alım satım ile fa­izli işlem birbirinin aynısı olurdu. Ayrıca satıcı o ceketi peşin 10 altına satsaydı yine kâr edecekti. Burada satıcının kârı 1 altından fazla olduğu halde faizcinin al­dığı faiz 1 altından iba­rettir.

Bedeller aynı özelliği taşımıyorsa birinin di­ğerinden fazla olduğu iddiası  ge­çersiz olur. “10 tane yumurta mı çoktur, yoksa 10 tane portakal mı?” ya da “1 gr. altın mı çoktur yoksa bir sandık elma mı?“ diye soru sorulamaz. Çünkü yumurta portakala benzemez, altın da el­maya. Bu be­delleri eşit­lemek mümkün olmaz ki, biri­nin diğerinden çok olduğunu tespit mümkün olsun. Yumurta bol, portakal kıt olursa bir portakal, on yumurta hatta daha çok yu­murta değerinde olabilir. Portakal bol olup yumurta kıt olursa, o zaman da 10 yu­murtaya bir sandık portakal alınabilir.

Vadeli satışı faizli işlemden ayıran başka şeyler de vardır; bunları farklı başlık­lar altında inceleyelim.

1- Fiyat

Para, belli bir satınalma gücünü temsil eder; bu güç, kişilere, şartlara ve me­kana bağlı olarak değişmez. Paranın, satı­nalma gü­cünün, zaman zaman değiş­mesi ayrı bir konudur. Mallar para gibi de­ğildir. Hiç bir malın, para gibi belli bir değeri, sabit bir fiyatı ol­maz. Ne peşin fi­yatı sabit olur, ne de vadeli fi­yatı. Malların fiyatı kişi­lere, şartlara ve mekana bağlı olarak sürekli değişir. Bunun için bazı ör­nekler verelim:

a- Peşin fiyatın sabit olamıyacağına örnekler:

Palto üreten bir konfeksiyoncuya bir müşteri gelir, bir paltoyu peşin 100 lira'ya alır. Aynı palto mağazada 150 lira olduğu için müşteri  memnundur.

Arkasından üç kişi gelir, iyi pazarlık yapar, 90'ar li­ra­dan birer palto alarak gi­derler.

Sonra bir öğretmen beş öğrenciyle gelir, özel indirim talep eder, her bir paltoyu 80 liradan alır.

Konfeksiyoncu paltoyu 75 liraya mal etmiş olsa, o gün ödemesi gereken 9000 lira tutarında borcu ve ka­sasında 800 lira parası olsa, bu durumda bir müşteri gelip peşin pa­rayla 110 palto istese, kon­feksiyoncu müşteriyi kaçırmamak için her türlü kolaylığı gösterir. Gerekirse maliyetin altında bir fiyatla satarak o günki para ihti­yacını karşılar. Bunlar alım satımda olur, ama faizli işlemde olmaz. Çünkü vadeli işlem olmayan yerde faiz de yoktur.

b- Vadeli fiyatın sabit olamıyacağına örnekler:

Yukarıdaki konfeksiyoncuya müşteri gelir, yarısı peşin, yarısı üç ay vadeli yirmi palto ister, iyi bir pazarlıkla paltoları seksener li­radan alır.

İkinci müşteri gene yirmi paltoyu, üç ay vadeli olmak üzere 79 liradan alabilir. Çünkü o, devamlı müşteridir. Konfeksiyoncu kumaşı, ipliği, astarı vs. hep vadeli aldığı için bu müşteriden ala­cağı çekler kendi­ne peşin para gibi gelir. 

Üçüncü bir müşteri iki ay vadeyle 100 palto almak ister. Konfeksiyoncu ona güvenmediği için sat­mak istemez. Müşteri malı alabilmek için satıcıyı memnun etmeye çalışır. Dolayısıyle yüz paltoyu iki ay vadeyle 100'er liradan almaya razı olabilir.

Bunlar piyasada devamlı olagelen du­rumlardır. Şimdi bu malın peşin fi­yatı ile vadeli fiyatını nasıl ayırabiliriz?  Paltoyu bir kişiye peşin 100 liraya sattığını esas alırsak vadeli fiyatların hepsi peşin fi­yatın altındadır. Peşin fiyatı 90 liradan sa­yar­sak durum farklı, 80 liradan sayarsak farklı olur.

Bu sebeple mal fiyatları durum ve şartlara göre değişik­lik gösterir. Ancak zamanımızda kapitalizmin tesiriyle piyasalarda te­keller ve karteller oluştuğu için bir çok malın peşin fi­yatı ile va­deli fiyatı net olarak ayırdedilmektedir. Böyle bir piyasada dahi vade farkı faiz sayılamaz. Çünkü mal­ların üreticisi, toptancısı ve perakendecisi vardır. Ama paranın üreti­cisi sadece devlettir. Paranın toptancısı ve perakendecisi de olmaz. Büyük bir bankanın kasasındaki 100 lira ne ise, bir çocuğun cebindeki 100 lira da odur. Bir üretici paltoyu ucuza verebilir ama Merkez Bankası ürettiği 100 lirayı 99 liraya veremez. Yani faizin oluşumundaki ilişkiler ile, fiyatlarının oluşumundaki ilişkiler farklıdır. Şimdi olayın bir başka yönüne değinelim.

2- Mal - para ilişkisi

Eminönü’nde 10 liraya alınan bir kalem, Beyoğlu’nda 12.5 lira olabilir. İki kardeşten biri Eminönü’nden, diğeri de Beyoğlu’ndan birer kalem alsalar, kaleme 12.5 lira ödeyen kardeş, 2.5 lirasının faz­ladan alındığını iddia ede­bilir ama buna faizciler de faiz diyemezler.  Çünkü her iki alım da peşin yapılmıştır. Kaleme değer biçilirken piyasa fak­törü dev­reye girmiştir. Kalemin fiyatı Eminönü'nde 10 lira iken, Beyoğlu'nda 12.5 lira olabilir. Dolayısıyle her iki kar­deş de ka­lemi normal fiyatla almış, aldanmamıştır.

Eminönü piyasasında kalemin fiyatı 10 lira iken alıcının bilgi­sizliğinden yararlanılarak 12.5 liraya satılmışsa  gene faiz­den bahsedilmez. Burada gabn-ı fahiş, yani müşteriye fahiş fi­yatla mal satarak onu aldatma söz konusu olabilir. Eminönü için gabn-ı fa­hiş sayılan bir fiyat Beyoğlu için normal olabilir.

Aynı çarşıda bir malın değişik fiyatları olabilir. Meselâ Eminönü’nde bir satıcı, kalemi 9 liraya satarken, diğeri 10 li­raya  üçüncüsü de 11 liraya satabilir. O zaman kalemin Eminönü pi­yasasın­daki fiyatı 9 ila11 lira arasında demek­tir. Fahiş  fiyat bu sı­nırları aşan fiyattır. Meselâ bir kişi, piyasayı bil­mediği için o ka­lemi 12 liraya alırsa fahiş fiyatla satınalmış olacağı gibi bir sa­tıcı da piyasayı bilmediği için kalemi Eminönü’nde 8 liraya satmışsa, fahiş bir ucuzlukla satmış olur. Her ikisi de aldandığını iddia ederek alım satı­mın bozulmasını talep edebilir.

Sonuç olarak bir kalemin karşılığı Eminönü’nde 10 lira, Beyoğ­lunda 12.5 lira olabilir. Burada fazla gibi gözüken 2.5 lira karşı­lıksız değildir. Bu para, kalemin bedelinin bir parçasıdır.

Ama hangi piyasada olursa olsun, 10 lira verip 11 lira alınırsa bura­daki 1 lira karşılıksız fazlalık olur. 

3- Peşin fiyat ve vadeli fiyat

Biri bir paltoyu peşin 100 liraya alırken bir başkası aynı paltoyu aynı satıcıdan iki ay vadeli 100 liraya satınalmış olabi­lir. Burada paltoyu veresiye alan müşterinin kar­şılıksız bir faz­lalık elde ettiği iddia edi­lemez. Peşin 100 lira nasıl o paltonun bedeli ise iki ay vadeli 100 lira da aynı şe­kilde o palto­nun bedelidir.

Bir malın bedelini tespitte piyasanın etkisi inkar olu­na­maz. Fiyatların belirlenmesinde karşılıklı rıza önemlidir. İki ayrı müşterinin aynı fiyata razı olma­ları gerekmez. Satıcılar bu konuda esnek davranmanın gerekli olduğunu bilir ve mal­larına ona göre fiyat isterler. Pazarlığı da bu yüzden yaparlar.

Faizli işlemde böyle şeyler olmaz.

4- Peşin ile veresiyenin farkı

Peşin olarak alınan bedelle yeni bir iş yapılabilir. Veresiyenin geç ödenmesi yanında hiç ödenmeme teh­likesi de vardır. Bu sebeple bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasında fark olabilir, işin tabiatı bunu gerektirir.

Bedel peşin, mal veresiye ise bu defa da mal, peşine nis­betle daha fazla olur. Ya da bir başka ifadeyle bu mal için öde­necek bedel pe­şine nisbetle daha az olabilir. Böyle bir alım satım, selem veya is­tisna şeklinde gerçekleşir. Bunlar­dan daha sonra bahsedilecektir. Önce bu konuda sorulan bazı soruları cevaplamaya çalışalım.

C- Vade Farkı İle İlgili Sorular

Bu başlık altında bazı tekrarlar olacaktır. Bunun sebebi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.

1- Vadeli satışla faizli işlemin yapısı

Soru- Vadeli satışla faizli işlemin farklı bir yapısı var mıdır?

Cevap- Vadeli satışta üç şartın gerçekleşmesi gerekir.

a- Mal mevcut ve belli olmalıdır. Meselâ 6 m2'lik şu Türkmen el halısı gibi.

Mal mevcut değilse satış bâtıl, mal mevcut fakat nasıl bir mal ol­duğu taraf­lar arasında anlaşmazlık doğuracak derecede bi­linmez (cehâlet-i fâhişe) olursa satış fâsid olur[48].

b - Fiyat belli olmalıdır.

Eğer akit sırasında fiyat sabitlenmezse satış fâsid olur[49].

c- Parayı ödeme günü ve taksitler belli olmalıdır. Meselâ fiyat 250 TL, bunun 150 TL.’si peşin ve kalanı her ay 25 TL. ol­mak üzere dört ayda ödenecek, ya da tamamı veresiye olup dört ay sonra tek taksitte ödenecek diye anlaşma yapılabilir.

Vade ve taksitler belli olmazsa  bu satış fâsid olur[50].

Bu üç şarta uyduktan sonra peşin fiyatın ne olduğuna bakılmak­sızın vadeli satış geçerli olur.

Faizli işlemde de bu üç şart yerine getirilir. Yani borç veya borçlanılacak meblağ mevcut ve belli olur. Alınacak faiz belli olur. Bir de borcu ödeme günü ve taksitler belli olur.

Soru- Her ikisinin yapısı da aynı olduğu halde neden birine vade farkı ve kâr, diğerine de faiz deniyor?

Cevap- Daha önce belirtildiği gibi farklı hükme varmanın sebebi, bu ikisi arasın­daki benzerlikler değil, farklılıklardır. Bir elma ağacının yanına iki kişi gelir, bu ağacın elmasından alıp götürmek isterler. Birisi hemen kabını doldurup gider. Diğeri ise ağacın sahibini bulur, ondan izin alır ve sonra kabını doldurur.  Bunlardan birincisi hırsızdır. Çünkü elma­ları sahibinden izinsiz olarak koparıp götürmüştür. Ama sahibinden izin almayı gözardı ederseniz birinciyi de ikinciyle aynı sayarsınız. Aynı ağacın el­malarından alan bu iki kişiden birini hırsız sayıp di­ğerini say­mamak sırf o izinden dolayıdır.

Soru- Yani Allah kârı helâl, faizi haram kıldı diyorsunuz?

Cevap- Bu doğru. Allah'a boyun eğmiş bir insan bundan başka bir gerekçe aramaz. Ama burada fa­izle alış veriş arasındaki yapı farkına dikkat çekilmektedir.

Faizli işlemde mevcut ve belli olan borç veya borçlanılacak meblağdır. Ama vadeli satışta mevcut ve belli olan şatışa konu maldır. Bu, yukarıdaki üç şarttan birincisidir. İkincisi, alınacak bedelin belli olmasıdır. Faizli işlemde alınacak bedel, borç ile faizin toplamıdır. Yani borçlu, eğer 10 altın borç almışsa ödeme günü hem 10 altını hem de onun faizini verir. Ama va­deli mal alan kişi, borcunu öderken aldığı malı veya onun dengi bir malı geri vermez, sadece satıcıyla aralarında kararlaştırdıkları bedeli verir. Satılan mal artık devreden çıkmıştır. Peşin fiyatı 10 altın olan bir mal, vadeli 11 altına satılmış, o malın fiyatı, ödeme gününde 15 altına çıkmış veya 5 altına düşmüş olabilir. Bunun ödemeye bir etkisi yoktur. Faizli borçta böyle bir şey olmaz. Çünkü ödünç verme günündeki 10 altın ne ise bugünki 10 altın da odur; onbirinci altın faiz olur.

Üçüncü şart da borcu ödeme gününün ve taksitlerin belli olmasıdır. Bu şart, faizli işlemde ve vadeli satışta aynıdır. Ancak bu şart, vadeli satışta alacaklıyı bağladığı halde faizli işlemde bağlamaz. Faizli işlemde alacaklı bazı gerekçeler ileri sürerek, meselâ borçlunun maddi durumunun veya ekonomik şartların bozulduğunu iddia ederek borcun kısa süre içinde faizi ile birlikte ödenmesini isteyebilir. Meselâ, bir yıl vadeyle kredi vermiş olan bir banka, ekonominin bozulduğu gerekçesiyle kredinin 15 gün içinde öden­mesini isteyebilir. Bu da kredi kullananları, beklenmedik bir anda hızla çöküşe sürükler.

Asıl fark, borcun zamanında ödenme­mesi halinde ortaya çıkar. Vadeli satışta, gününde ödenmeyen borca ilave yapıl­maz. Çünkü bu ilave faiz olur. Enflasyonlu ortam­larda, borcun gecik­mesinden dolayı meydana gelen değer kaybını almanın faizle bir ilgisi yoktur. O, alacaklının za­rarını önlemek ve borçlu­nun haksız kazanç sağlamasına engel olmak içindir. Vadeli satışta zamanında ödenmeyen alacak­ların tahsili için temi­natlar devreye sokulur veya icra yoluna gidilir. Borçlunun ödeme gücü yoksa, genişliğe çıkıncaya kadar beklenir. Fakat faizli alacaklar öyle değildir. Gününde ödenme­yen borcun tahsili için bir taraftan teminatların devreye sokul­ması ve icra işlemleri yürütülürken diğer taraftan yeni faiz oranı tespit edilir ve geciken her gün için borç sürekli artırılır. Bu da ödeme güçlüğüne düşen borçluyu büsbütün yıkar. 

2- Tüketici kredisi ve vadeli satış

Soru- İhtiyacımız olan bir malı meselâ bir otomobili tüketici kredi­siyle de, vadeli olarak da alabiliriz. Tü­ketici kredisiyle meselâ peşin fiyatı 5000 lira olan otomobili bir yıl vadeli 8000'e alıyorum. Finans kurumları­nın mura­baha sistemiyle de aynı vade ve aynı peşinatla yine 8000'e alabiliyorum. Tüketici kredi­siyle aldığım otomobilin vergisini 5000 üzerinden, finans kurumundan aldığım otombilin vergisini de 8000 üzerinden ödediğim için o daha pahalıya mal olu­yor. Fakat siz tüketici kredisine faiz, diğe­rine vadeli satış diyorsunuz. Bunların ne farkı vardır?

 Otomobili murabaha usulüyle aldığım zaman pazarlığı fi­nans ku­rumu yapmıyor, ben yapıyorum. Ama malı onlar alıyor, ben de onlardan taksitle alı­yorum. Tüketici kredisi ile alırsam banka benim adıma kredi tahsis ediyor ve onu doğru­dan oto­mobili satan firmaya veriyor. Ben de bu krediyi, bankaya taksit taksit ödü­yorum. Burada bir fark doğuyor. Neticede her ikisinin yaptığı da finansman sağ­lama işlemidir. Helâl ise her ikisi de helâl, haramsa her ikisi de haram olmalıdır.

Cevap- Peşin fiyatı 5000 lira olan oto­mobili bir yıl vadeli 8000'e alınca bunun tamamı otomobilin bedeli olur. Ama bir yıl içinde 8000 lira ödemek üzere 5000 lira kredi alıp oto­mobili bu kredi ile alınca iki işlem yapılmış olur. Birincisinde ban­ka­dan 5000 lira kredi alınmış ve buna kar­şılık 8000 lira borçlanılmış olur. Bu, açıkca faizli bir işlemdir. İkinci işlemle otomobil peşin 5000 liraya alınmış olur. Bunda faiz yoktur. Banka 5000 lirayı kredi alana da verebilir, otomobil satıcı­sına da. Parayı satıcı firmaya ödemesi işlemin bu özelliğini değiştirmez.

Vadeli alımda

Otomobil bedeli                8000 TL.

Toplam borç                     8000 TL  

 

Kredili alımda

Otomobil bedeli               5000 TL.  

Bankadan alınan kredi      5000 TL..

Bankaya ödenecek faiz      3000 TL.

Toplam borç                     8000 TL.                                

Soru- Alı­nan mal aynı, borçlanılan bedel aynı, her ikisi de bir bakıma kredi kullanıyor, ama bunlardan biri alım satım, diğeri faizli işlem oluyor, öyle mi?

Cevap- Evet tam öyle. Olayı bir de şöyle anlatalım. Aynı marka ve aynı model birer otomobil almak için sen, ben ve Hasan birlikte bir oto galerisine gittik. Otomobilin peşin fiyatı 5000 lira. Ben onu, bir yıl vadeli  8000 liraya aldım. Hasan sana dedi ki, “5000 lira ve­reyim, otomobili pe­şin al, bana bir yıl içinde 7500 lira öde.” Sen bunu kabul ettin ve otomobili peşin 5000 liraya aldın.

Soru- Bu anlaşıldı, arada gerçekten bir fark var. Otomobili Hasan alıp 7500 liraya bana satsaydı faizli işlem olmayacaktı. Ama olayın püf noktası finansman sağlamak değil midir? Hasan otomobili kendi adına alıp bana satsa bile onun niyeti otomobil almak değil, bana finansman sağlamaktır. Esas burayı aydın­latmak gerekir. Evet, burada şek­len bir farklılık var, ama işin aslı itibariyle faizli işlemle bunun arasında bir fark yok­muş gibi gö­zü­küyor. İki şahıstan biri otomobili, ticari yoldan daha paha­lıya, diğeri faizli de­diğimiz yoldan daha ucuza almış oluyor. İşin aslı bir araba almaktır. Bu bir hukuki fark gibi gözüküyor. Ne di­yor­sunuz, ikisi arasında temel bir fark var mıdır?

Cevap- İşte o hukuki fark, bu iki şeyi ayırmakta, birine alım satım, diğerine de faizli işlem denmesine sebep olmaktadır. Bankalarla faizsiz finans kurumlarını ayıran da budur. Bu eğer basit bir farksa bankalar neden finans kurumu gibi çalışamazlar. Taşıt kredisi verecekerine o taşıtı alsın tüketiciye satsınlar. Ama bunu yapamazlar. Çünkü o zaman bir kredi kurumu değil, ticari kurum olurlar. Bu onların ne yapısına ne de işleyişine uyar. Bu bir hukuki farktır.

"İşin aslı bir araba almaktır." diyorsunuz. Yukarıda anlatılan hırsızlık olayı, "işin aslı elma yemektir." denerek savunulabilir mi? O olayı hatırlayalım. Bir elma ağacının yanına iki kişi gelir, bu ağacın elmasından alıp götürmek isterler. Birisi kabını doldurup gider. Diğeri ise ağacın sahibini bulur, ondan izin alır ve sonra kabını doldurur. Hukuk, ikincisine bir şey demez ama birincisini hırsız sayıp cezalandırır. Çünkü o, elmayı sahibinden izinsiz olarak koparıp götürmüştür.

"İkisi arasında temel bir fark var mıdır?" diye soruyorsunuz. Hukuki fark, temel farkın olduğunu gösterir. Meselâ, otomobillerde önemli bir fabrikasyon hatası çıksa ve onları geri versek, ben ödediğim peşinatı, taksitleri ve imzaladığım senetleri geri alır işi bitiririm. Sen de ödediğin 5000 lirayı alırsın ama Hasana olan borcun bitmez. O, vadeleri bekler ve senden 7500 lirayı alır. Hâlbuki, otomobili Hasan alıp sana satsaydı, böyle olmazdı. Onu geri verir, işi bitirirdin. "Benim otomobil almaya niyetim yoktu, onu senin için aldım." deyip geri almazlık edemezdi.

Soru- Doğru. Bu durumda Hasan'a olan borcum üzerimde kalır ve sıkıntıya düşmüş olu­rum. Elimde otomobil yok ama 2500 lira faiz  borcum var. Bu da anlaşıldı. Vadeli satışlarda fiyat farkı, geçerli faiz hadle­rine göre hesabediliyor. Bu hususta ne di­yeceksiniz?

Cevap- Malını vadeli satan herkes, vade farkı isterken bir hesap yapar. Hesabı, faiz hadlerini dikkate alarak  yapmanın bir za­rarı olmaz. Sonuçta satıcı müşteriye bir fiyat teklif eder. Müşteri bu fiyata razı olursa satış olur, yoksa olmaz. Yani burada yapılan, faizli borç verme değil mal sa­tışıdır.

Soru- Borcunu zamanında ödemeyen kişilerden temerrüt faizi adı altında bir fark alınmaktadır. Anlatılanlara bakılırsa bunun faiz olmaması gerekir. Bu konuda ne dersiniz?

Cevap- Temerrüd faizi, adı üstünde faizdir. Çünkü satış yapılmış, mal devreden çıkmış, ilişki, bir borçlu ala­caklı ilişkisine dönüşmüştür. Artık ödeme geciktiği için alınan fark, borçtan gelir elde etmek olur. Borçtan elde edilen gelir de faizden başka bir şey değildir.

Soru- Peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya alan kişi, malı tüketse, satsa yahut geri verilmesini engelleyen bir işlem yapsa sonra gelip, sürenin dört aya, borcun da 140 liraya çıkarılması konusunda satıcıyla anlaşsa yine faiz olur mu?

Cevap- Böyle bir durumda mal devreden çıkmış, alıcı ile satıcı arasındaki ilişki, borçlu alacaklı ilişkisine dönüşmüş, borca yapılan ilave, vadenin uzatılmasına karşılık olmuştur. Bu, borçtan gelir elde etmek olur. Bu gelir faizdir[51].

Satınalınmış mal elde mevcut ve hazır olur, alıcı o malı geri verir, satıcı da alırsa satış bozulur. Bundan sonra yeni vade ve yeni fiyat ile yeni bir satış yapabilirler. Bu faiz olmaz. Bu iş, o malın olduğu yerde yapılabilir. Malı alıp başka yere götürmek gerekmez. 

Soru- Vadeli mal alıp borcunu zama­nında ödemeyenler hem borcu geciktir­miş, hem de meydana gelen enflasyon­dan yararlanmış olmaktadırlar. Bu du­rumda ne yapmak gerekir?

Cevap- Borcun ödenmesi gerektiği günden itibaren meydana gelen para değer farkı borçludan alınır. Bu faiz değildir. Bu konu enflasyon bölümünde işlenmiştir.

Soru- Ödeme gücü olduğu halde parayı başka yerde kullanıp borcunu ödemeyenlere verilecek bir ceza yok mudur?

Cevap- Bu durumda o kişinin, verdiği sıkıntıya denk bir sıkıntı içine sokulması ve yaptığının dengiyle ceza­landırılması gerekir. Yani borçlu, 100 lira olan borcunu haksız olarak 1 ay geç öde­rse, alacaklının fazladan 100 lira alıp 1 ay kul­lanma hakkı doğar. Bu konu, Ödemeyi Geciktiren Borçluyu Cezalandırma, baş­lığı altında incelen­miştir.

Soru- Peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya alan kişi bir ay sonra gelip borcunu 10 lira eksiği ile 110 lira olarak ödemek istese, alacaklı da bunu kabul etse burada tersine işleyen bir faiz olur mu?

Cevap- Bu konu, ıskonto başlığı altında işlenmiştir. Oraya bakılması uygun olur.

3-Bir satış içinde iki satış

Soru- Vadeli satışta bir akitte iki akit yapıldığı iddiası vardır. Birinin peşin için, diğerinin de vadeli için yapıldığı ve Hz. Peygamberin bunu yasakladığı iddia ediliyor, buna ne der­siniz?

Cevap - Bir rivayette Allah'ın Elçisi'nin bir satış içinde iki satışı yasakladığı bildirilmiştir[52].”

Bir başka rivayet ise onun, bir saf­ka içinde iki safkayı yasaklığı şeklindedir[53].”

Safka Arapçada el sıkışma anlamına gelir. Satıştan sonra el sıkışma adeti olduğu için safka alım satım anlamında kullanılır. El sıkışma Türkçede de aynı anlama gelir. Bu se­beple her iki hadis de bir satışta iki satışın yasaklanmasıyla ilgilidir..

Bu yasak vadeli satışla değil; tek bir bedel üzerinde anlaş­madan satışı bi­tirmek olarak yorumlanmıştır. Buna göre satıcı bir buzdo­labına pe­şin 2500 TL, bir yıl vadeli 4000 TL ister, müşteri, "Bu fiyatlara aldım.” der, ama pe­şin 2500'e mi, yoksa bir yıl vadeli 4000'e mi aldığını belirtmez. İşte bu, bir satış içinde yapılmış iki satış olur. Çünkü buzdolabının peşin 2500 TL’ye satılması bir satış, bir yıl vadeli 4000 TL’ye satılması da ikinci satıştır. Bu iki satıştan hangi­sinin ya­pıldığı belirtilme­den ikisi bir akit içine sokulmuştur. İşte bir satış içide iki satış böyle anlaşıl­mıştır[54].

Fiyattaki bilinmezlikten dolayı bu satış fâsid, yani ge­çersiz­ sayılmıştır, ama ta­raflar be­dellerden yalnız biri üzerinde anlaşır­larsa sa­tış geçerli hale gelir. Meselâ peşin 2500'e, ya da bir yıl vadeli 4000 liraya an­laşırlarsa satışı fâsid kılan bilin­mez­lik or­tadan kalkar ve akit sahih olur.

Bedelin belli olması şartı yalnız vadeli satışlarda de­ğil, bütün satışlarda aranmıştır. Bu durumda bir malın 35 DM'ye ya da 20 ABD dolarına satılması da fâsid satış olur. Çünkü bedelin hangisi olduğu belli olmamıştır[55].

 4- Listeye göre fiyat

Soru- Veresiye olarak bir buzdolabı almak is­teyenin önüne liste konu­yor. Dolabın pe­şin fiyatı 2500 TL ise, lis­tede 1000 TL pe­şin, kalanı altı ay taksitle şu fi­yata; bir yıl tak­sitle şu fiyata diye yazıyor. Peşin ve taksit miktarları değiştikçe fiyat da değişi­yor. Böyle bir satış yapı­labilir mi?

Cevap- Listedeki fiyatlardan biri kabul edilip satış ona göre yapılırsa bir mahzuru yoktur. Pazarlık sırasında çeşitli fiyatlar teklif edilebilir. Bu liste, sa­tıcının değişen şartlara göre teklif ettiği fi­yatları gösterir. Sonuçta satış bir tek fiyat üzerinden bitirilir. Önemli olan da budur.

Soru- Bazı fabrikalar, ürettikleri mallar için müşterilerine bir fiyat listesi gönderi­rler. Listede, “Malın bir ay vadeli fi­yatı şu­dur. Teslim gününden itibaren bir hafta içinde ödemede bu­lunana şu kadar ıskonto yapılır. Bir ayı geç­tikten sonraki her ay için % 5 (ya da daha değişik oranda) fark uygulanır.” şek­linde ifadeler yer alır. Müşteri öde­meyi nasıl ya­parsa fi­yat ona göre belirlenmiş olur.  Bu şekildeki bir sa­tış caiz midir?

Cevap- Bu satış esasen fâsittir. Teklif edi­len fiyatlar­dan biri kabul edilip akit ona göre yapılırsa fâsid olmaktan kurtulur. Ancak piyasada bu şekilde bir örf oluştuğu, yani bu usul kabul edilip uygulandığı,  bir ayetin veya hadisin açık hükmüne aykırı olmadığı için fasit olmaz. Çünkü oluşan örf sebebiyle bu bilinmezlik taraflar arasında bir çekişme meydana getirmez.

Allah'ın Elçisi'nin bir satış içinde iki satışı yasaklaması[56] bir malı peşin şu fiyata, veresiye şu fiyata satmayı açıkca yasaklayan bir hadis değildir. Bu, bir kısım fakihlerin hadis ile ilgili yorumlarıdır. Bu hadisi başka şekilde yorumlayanlar da vardır.  

Fâsid satışta mal teslim alınma­mışsa, satış hiç yapılmamış sayılır. Eğer mal tes­lim alınmışsa ya geri verilir ya da yeni bir akitle sahih bir alım satım yapılır. Mal tes­lim alındıktan sonra elden çıkarılmışsa o takdirde, miktarı ne olursa olsun, malın tes­lim günündeki değerini ödemek gere­kir.

IV- ISKONTO

Iskonto sözlükte indirim anlamına gelir. Terim olarak borçtan, ödünçten veya bir borç senedinde yazılı miktardan indirim yaparak borcu vadesinden önce ödeme anlamında kullanılır.

A- Borcun Iskontosu

Burada sözü edilen borç, satıştan, kiradan, bir iş veya hizmetten doğan borçtur. Buna mal veya hizmet akdinden doğan borç denir. Bu borçlar, vadesinden önce istenemezler.

Fakihlerin çoğu, vadeyi uzatmaya karşılık borca yapılan ilâve ile vadeyi kı­saltmaya karşılık borçtan yapılan indirimi aynı kapsama sokarak borcun ıskonto­sunu faizli işlem saymışlardır.  Meselâ bir malı, üç ay vadeli 120 liraya alan kişi, bir ay sonra alacaklıya; "110 liraya razı isen borcu hemen ödeyeyim" der, ala­caklı da razı olursa, 10 liralık iskonto yapılmış olur. Borcu iki ay ge­ciktirmeye karşılık alınacak 10 lira faz­lalık nasıl faiz ise, fakihlerin çoğuna göre iki ay erken ödemeye karşılık yapılan 10 liralık ıskonto da faizdir.

Bu konuda İmam Malik şöyle der:

"Bize göre üzerinde görüş ayrılığı olmayan kötü iş şu­dur: "Bir kişinin, vadesi gelmemiş alacağı olur, o alacaktan indirimde bulunur, borçlu da ödemeyi he­men yapar." Bize göre bu, zamanı gelen borcun va­desini uzatmaya karşılık borca ilave yapmakla aynıdır. Bu, tam faizli işlemdir; bunda şüphe yoktur[57]."

Hanefîlerin konu ile ilgili görüşü şöyledir:

"Vadeli bin dirhem alacağı olan kişi, borçlusuyla peşin 500'e anlaşsa caiz olmaz. Çünkü peşin, vadeliden hayır­lıdır. Borcun peşin olması, o borcu doğuran akitle elde edilmiş bir hak değildir. Öyle ise bu indirim, öbürünün vadede yap­tığı indirime karşılıktır. Bu, zamana değer biç­mek olur, o da haramdır[58]. Çünkü zaman mal de­ğildir[59].

Bize göre bu gerekçe Hanefî mezhebi için bir çelişki oluşturmaktadır. Çünkü onlar, diğer mezhepler gibi bir malı peşin 1000’e, vadeli 2000’e satmayı kabul ederler[60]. Vadeli satışta fazladan ödenen 1000 lira, zamana değer biçmek olmaz mı?

Şafiî, Hanbelî ve Zahirî mezhepleri de ıskontoyu caiz görmezler[61].

Borçlu taraf, bir şart koşmadan borcunu er­ken öder, alacaklı da kendiliğin­den ikramda bulunursa bunu bütün mezhep­ler kabul ederler.

Bir kimse bir malı, alacağına karşılık olmak üzere vadesin­den önce alabilir. Bunu hem İmam Malik, hem de diğerleri kabul et­miştir. İsterse malın değeri alacaktan az olsun[62]. Mesela 100 liralık alacağa karşı­lık 50 liralık bir mal vadesinden önce alı­nabilir. Bu ıskonto kapsamına girmez.

İbni Kayyım el-Cevziyye ıskontoyu caiz görür. Ona göre "Borcu erken öde­meye karşı­lık yapılan indirim faizin tam zıddı bir işlemdir. Çünkü faizli işlem, va­deyi uzat­maya karşılık borcu artırmaktır. Ama bu, vadeyi kısaltmaya karşılık borcun bir kısmını düşürmeyi içerir. Her iki taraf da bundan yararlanır. Haram sayanlar, bunu faize kı­yas­lamışlardır. Ama "Ya vade­sinde ördersin, ya da borcu artı­rır­sın" sözü ile "Borcu bana erken öde, ondan bir yüz­lük bağışlaya­yım." sözü arasındaki açık fark, görmezlikten gelinemez. Biri ne­rede diğeri nerede? Bunu yasaklayan ne bir nas, ne bir icma ne de sahih bir kıyas vardır.

İbni Kayyım bunun İbni Abbas'ın gö­rüşü olduğunu, Ahmed b. Hanbel'den yapılan iki ri­vayetten birinin böyle oldu­ğunu ve hocası (İbni Teymiyye)'nin de bu görüşü tercih ettiğini bildirmektedir[63]."

İbni Kayyım'ın dediği doğrudur. Bu tür bir ıskontoyu yasaklayan ne ayet, ne ha­dis, ne de icma vardır. Faiz, borca yapı­lan ilavedir. Iskonto ise borca ilave değil, tam tersi borçtan in­dirdim yapmaktır. Ama İbn Kayyım'ın "Her iki taraf da bundan yararlanır." şeklindeki gerek­çesi kabul edilemez. Çünkü iki taraf, faizden de yararlanır. Biri, faiz geliri elde eder, diğeri de aldığı ödünçle bir ihtiyacını görür. Burada önemli olan bu işlemin faiz olup olmaması­dır. 

İmam Malik'in dediği gibi ıskonto ile faiz arasında benzerlik vardır. Gerçekten vaktinden 1 ay önce ödenen borç­tan %5 indirim yap­makla, bir ay sonra ödenecek borca %5 ilave yapma bir yönüyle iki aynı işlem gibi gözükür. Bu, zamana değer biçme yönüdür. Böyle bir benzerlik vadeli satış ile faiz arasında da kurulmuş ve "Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı bir ay vadeli 11 liraya sat­mak helâl ise, 10 lirayı bir ay vadeli 11 liraya satmak da helâl olmalı­dır." den­miştir. Benzerliğe bakılarak hü­küm verilseydi vadeli satışı faizli iş­lem kapsa­mına sokmak gere­kirdi. Çünkü her ikisinde de bedel, vadeye bağlı olarak artırılmaktadır. Ama bunu Kur'an reddetmiş, alım satım ile faizi kesin olarak ayırmıştır. Bu konu daha önce geç­mişti. Öyleyse faize benzeyen yönü var diye ıskontoyu faiz kapsamına sokmamak gerekir. Çünkü arada temel bir fark vardır. Faiz borçtan elde edilen gelir, ıskonto ise borçtan yapı­lan indirimdir. Borçtan gelir elde etmeyi ya­saklayan ayetler ve hadisler ol­duğu halde borç­tan indirim yap­mayı yasaklayan bir şey yoktur. İndirime faiz de­nemeyeceği için ıs­konto faiz kap­sa­mına alınamaz. Sonuç olarak bize göre borcun ıskon­tosu caiz­dir.

B- Ödüncün Iskontosu

Ödünçten doğan borç, bir mal veya hizmet akdinden doğan borçtan farklıdır. Kişi aldığı ödüncü kendi malı gibi tüketir ve daha sonra onun den­gini öder. Örnek olarak 100 gr. altın veya bir kile buğday ödünç alan kişi parayı kulla­nır veya buğdayı tüketir; sonra bir başka 100 gr. al­tını veya başka bir kile buğdayı ödeyerek borcun­dan kurtu­lur.

Bir mal veya hizmet satan ise ondan gelir elde eder. Bu gelirin miktarı yapılacak öde­menin zamanına göre değişir. Peşin fiyatı 100 lira olan bir mal veya hizmetin bir ay vadeli fiyatı 105, iki ay vadeli fiyatı da 110 lira olabilir. Onu iki ay vadeli 110 liraya alan kişi, parayı iki ay sonra ödemek için bu fiyata razı olmuştur. Bu sebeple bu tür alacaklar vadesinden önce istenemez. Bu kişi, yapılacak 5 liralık ıskontoya karşılık borcunu vadesinden bir ay önce 105 lira olarak öderse, bu beş lira alacaklının kârından yaptığı indirim olur.

Ödünçten elde edilen her gelir faiz sayılıp yasaklandığı için faizsiz ödüncün ıskontosu, faizden yapılan indirim değil, alacaklının borçluya bağışı olur. Çünkü onun vadesinin ala­caklıyı bağlaması için bir sebep yoktur. O, bankadaki vadesiz mevduat gibidir, her an iste­nip alınabilir. Bu sebeple ödünç­ten indirim yapmak, ödeme zamanı gelmiş bir alacaktan indirim yapmaktır. Mebsut'ta konu ile il­gili şu ifadeler yer alır: "Bir kişi diğerine ödünç ola­rak dirhemler vermiş olsa, sonra borçlunun daha az bir ödeme yap­ması hususunda anlaş­salar caiz olur[64]." Böyle bir indirim, vadesi gelmiş diğer alacaklarda da olabilir.

C- Senet Iskontosu

Borç senetleri, bir borcun yazılı belge­leridir. Bunlar; tahvil, hazine bonosu, çek ve senet diye değişik isimlerle anılırlar.

Tahvil, faizli borç senedidir. Onu çıkaran kuruma göre dev­let tahvili, banka tah­vili veya şirket tahvili diye adlandırılır. Hazine bo­nosu da bir tahvildir.

Çek, bankadan alacaklı bulunan bir kişinin, hamiline veya çek üzerinde adı yazılı kişiye ödeme yapması için bankaya verdiği yazılı emirdir. Çeklerde vade olmayacağından çekin ıs­kontosu da olmamalıdır. Ama Türkiye’de vadeli çek kulla­nımı yaygındır. Vadeli çek­, bir borç senedi mahiyetindedir. Onun ıskontosu senet ıskontosu ile aynıdır.

Alacağı belgeleyen borç senedini, üzerinde yazılı miktardan daha az bir bedel karşılı­ğında vadesinden önce ciro etmeye[65] senet ıskontosu veya senet kırdırma denir. İki ay va­deli 100 liralık bir borç senedini peşin seksen liraya ciro etmek böyle bir ıskontodur. Senedi alan kişi, iki ay sonra yüz lira al­mak üzere şimdi seksen lira ödünç vermiş olur. Bu bir faizli ödünçtür. O senet ise verilen faizli ödüncün belgesidir. Çünkü iki ay sonra yüz lira almak üzere bugün seksen lira veren kişi borçludan, 100 liralık bir borç senedi alır. Ona güvenmezse kefil vs. ister. Kırdırılan senette borçlu dı­şında bi­r başkasının da imzasının olması, alacaklıya güven verir. Çünkü senet üzerinde kaç kişinin imzası olursa alacağını o ka­dar kişiden isteyebilir.

Bankalar da senet ıskontosu yaparlar. Iskonto ettikleri senedi Merkez bankasına tekrar ıskonto ettirirler ki, buna reeskont denir. Reeskont faizi, ıskonto faizinden azdır. Mesela Bir ay vadeli 1000 liralık bir senedi 950 liraya iskonto etmişlerse bunu Merkez Bankasına iskonto ettirerek (reeskont) 975 lira alırlar. Bu ikisi arasındaki fark bankanın faiz geliri olur.

V- KÂR HADDİ

Soru - Veresiye satışlarda bazan yüzde yüzü aşan kârlar oluşmaktadır. Meselâ 80 liraya alınan bir mal, peşin 100 liraya satılırsa bir yıl vadeli 200 liraya satılabilir. Alım-satımda bir kâr haddi var mı­dır?

Cevap - Alım satımda kâr haddi ol­maz. Hz. Peygamber, fiyatların serbest reka­bet ortamı içinde oluşmasına önem vermiş, bunlara engel olacak şeyleri ya­saklamıştır. Medine'de fiyatlar yükselmiş, halk Allah'ın Elçisi'nden narh koymasını  istemişti. Narh, bir malın en çok kaça satılabileceğinin yetkili makam tarafından belirlenmesi demektir. Bu istek üzerine Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demişti: Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızık veren yüce Allah’tır. Benim asıl istediğim, sizden birinizin kanı ve malı konusundaki bir haksızlıktan dolayı benden bir talebi olmadan Rabbıma kavuşmaktır[66].

Bu sözüyle o, narh koymayı ya­saklamış­tır. Bazı fakihlerin narha fetvâ ver­meleri tama­men zorunlu hallerle ilgilidir. Ama bu fetvalar hem konan yasağa aykırı hem de uzun vadede halkın zararı­na sebep olmaktadır. Çünkü narh konunca piyasaya daha az mal gelir. Kıtlık ve ka­raborsa yüz gösterir. Bolluk ve ucuzluk ancak ser­best piyasa ile sağla­nabilir.

Soru- İmâm Ebû Hanife’nin kâr haddini yüzde yüzle sınır­lan­dırdığı id­dia ediliyor. Deniliyor ki, “Ebû Hanife’ye göre bir kim­se­nin aynı mal üze­rinden bir defada veya birden fazla satış­larda toplam yüzde yüzü aşan bir kâr sağlaması caiz değildir. Önceki kârın son sa­tışta ana paradan dü­şülmesi gere­kir.” Bu hususta ne dersiniz?

Cevap- Ebû Hanife bir kâr haddi tesbit etmemiştir. Sözü edilen husus, kâr haddi ile değil, muraba­halı satışla ilgilidir. Murabahalı satış, malın alış fiyatının, ya da mal oluş fiyatı­nın eksiksiz belir­tildiği, satıcının elde et­tiği kârı, müşteriye tam olarak bildirildiği satıştır. Ebu Hanife’nin bu konudaki söz­lerinin özeti şudur:

"Bir kimse 10 liraya satınaldığı bir malı 20 liraya satar, sonra aynı malı tekrar 10 liraya alırsa bu mal ona bedavaya mal olmuş olur. Maliyeti sıfır olan bir malı mu­rabahalı olarak %10, % 20 gibi bir kârla satmak müm­kün olmaz. Sıfırın  % 10’u, % 20’si de sıfırdır. Bu sebeple Ebû Hanife, böyle bir olayda mura­bahalı satış yapılamayacağını söyler[67]. Buna karşılık Ebû Yusuf ve Muhammed der ki, biz, ilk alım sa­tımı dik­kate almayız. Madem bu kişi bu malı tekrar 10 liraya satın almıştır, öyleyse murabaha oranı bu 10 lira üze­rinden hesa­bedilir[68]. Dolayısıyla Ebû Hanife’nin muraba­hanın gerçekleşmiye­ceği yolun­daki görüşünü, kâr haddi ile karıştırmak yanlıştır. Yoksa bu kişi bu malı murabahalı olarak değil de serbest pazarlık usulüyle, yani malın alış fiyatını veya maliyetini söylemeden tekrar 20 li­raya satsa Ebu Hanife’ye göre bunun bir mahzuru yok­tur.

Soru - Mecelle’nin[69] bir kâr haddi tesbit ettiğinden bahsedili­yor. Bu hususta bilgi verir misiniz?

Cevap - Mecelle’nin 165. maddesinde belirtilen gabn-ı fahiş hadlerini kâr haddi ile karıştıranlara rastlanmaktadır. Bunun kâr haddi ile ilgisi yoktur. Gabn-ı fâhiş ayrı bir konudur. O konu aşağıda izah edilecektir.

Soru - Satın aldığımız bir malın fiyatı artarsa biz de fiyatı artı­rabilir miyiz? Meselâ 100 liradan aldığımız bir malı 110 liraya satar­ken bu malın alış fiyatı 140 liraya çıkarsa kalanını yeni oluşan fi­yata göre satabilir miyiz?

Cevap - Malı yeni oluşan fiyata göre satabilirsiniz. Malı sa­tar­ken onu kaça al­dığınıza bakılmaz, onun o günki piyasa fi­yatının ne ol­duğuna bakılır. 10 li­raya al­dığınız bir malın pi­yasa­daki fiyatı 100 li­raya çıkmışsa 100 liraya satar­sınız. Diğer taraftan 100 li­raya aldığınız bir malın fi­yatı 10 liraya düşmüşse onu da 10 li­ra­dan satarsınız. Bu, alım satımın tabii ku­ra­lıdır.

Soru - Bazıları derler ki, elinizdeki malı yeni fiyattan satamazsınız, eski fiyatından sat­manız gerekir. Bunun bir dayanağı var mıdır?

Cevap- Bu sözün bir dayanağı yok­tur. Bu, fiyat­ların karşı­lıklı rıza ile oluşma­sını emreden ayete de aykırıdır. Çünkü fi­yat­lar arttığı halde eldeki malın eski fi­yatla satılmasını istemek satı­cıyı, razı ol­mayacağı bir satışa zor­lamak olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:“Mümin­ler, mallarınızı aranızda hak­sız yol­larla ye­meyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir alım satımla yiyebilirsiniz" (Nisa 4/29) Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: “Gö­nül rızası yoksa kimsenin malı kimseye helâl olmaz[70].”

VI- GABN-I FAHİŞ

Soru - Piyasa fiyatının üstünde vade farkı uygulamak caiz olur mu?  Gabn-ı fahiş sebebiyle akdi fesih hakkı doğar mı?

Cevap- Müşterinin bilgisizliğinden ya­rar­lanarak piyasa fiyatının üstünde vade farkı uygulamak caiz olmaz. Eğer bir gabn-ı fahiş tespit edilirse akdi fesihetme hakkı doğar.

Gabn, aldatmak demektir. Bir kimsenin bir malı, piyasa fiyatı­nın üstünde bir fiyatla satınalması ya da piyasa fiyatının altında bir fiyatla satması halinde gerçekleşir. Eğer malın pi­yasa değerini bilerek böyle bir farka razı olmuşsa yapılacak bir şey yoktur. Ama bu fark, taraflardan birinin diğerini aldatması suretiyle doğmuşsa bakılır: Eğer aldatma fahiş ölçülerde ise aldanan tarafın akdi feshetme hakkı doğar[71].

Aldatma sınırını tesbit için mal o piya­sayı bilen ve mallara değer biçme ye­te­neğine sahip olan kişilere gösterilir. Meselâ, 10 TL’ye satına­lınmış bir mala bunlardan bir kısmı 5 TL, bir kısmı 6, bir kısmı da 7 TL kıymet biçerse o zaman bu malın fa­hiş bir fiyatla satıldığı ortaya çıkar ve buna gabn-ı fâhiş denir. Çünkü bu şahıslardan hiçbiri o mala, 10 lira kıymet biçmemiştir. Ama biri 8, biri 9, biri de 10 lira kıy­met biçerse malın fahiş bir fi­yatla satılmadığı ortaya çıkar. O zaman bu, gabn-ı yesîr, basit bir aldanma olur[72].

Peşin fiyatı 1000 lira olan bir malı bir yıl vadeli 1600 liraya alan bir kişi aldatıldı­ğını iddia ederse mal, o piyasayı bilen ve mallara fiyat biçen kişi­lere gösterilir. Bunlardan biri, bu malın bir yıl vadeli fi­yatı 1600 lira eder, derse fahiş fiyatla satış yapılmış ol­maz. Ama eğer mallara kıymet biçen kişilerden hiç­biri bu fiyatı ver­mezse o zaman bir gabından bahsedilebilir.

Özet olarak bir malın pe­şin, ya da ve­resiye satılmış olması piyasadaki fiyatını etkile­yeceğinden veresiye satılan bir ma­lın, piyasa fiyatının üstünde satıldığın­dan bah­sedebilmek için, ta­raflardan birinin diğerini aldatmak suretiyle fahiş bir fi­yat uygu­laması gerekir. Alışverişte ufak tefek aldanmalar olabi­le­ceğinden fahiş ölçü­lere varmayan bir fiyatın akde tesiri ol­maz.

Mecelle’nin 165. maddesi gabn-ı fahiş için bazı oranlar be­lirlemiş­tir. Madde şöyledir:

“Gabn-ı fâhiş, uruzda (ticaret malla­rında) nısf-ı uşur (yani yüzde beş) hay­va­natta (canlı hayvan satışında) uşur (yani yüzde on) ve akarda (taşınmaz mal satı­şında) humus (yani yüzde yirmi) miktarı veya daha ziyade aldanmaktır.”

Mallara fiyat biçen kişilerin, malın alındığı çarşı için belir­lediği üst ve alt sınırlar bu oranlarda aşılmışsa bir gabn-ı fahiş var demektir. Bundan daha az aşılmışsa ona da gabn-ı yesîr denir. Gabn-ı yesîr sebe­biyle akdin bozulması yo­luna gidilmez.

Meselâ bir ticaret malını 10 liraya alan kişi, aldatıldığını iddia ederek akdin bozulmasını talep ederse bu mal, o çarşıyı bilen ve mal­lara kıymet vurma yete­neğine sahip olan kişilere göste­rilir. Bunlardan hiç biri mala, 9.5 liradan fazla fi­yat vermezse alıcının %5 oranında al­dandığı ortaya çıkar. Mecelle’ye göre bu, ticaret malları için akdi bozmaya kafi bir orandır.

VII- YASAKLANMIŞ BAZI ALIM SATIMLAR

Allah'ın Elçisi bazı alım satımları yasaklamıştır. Bunlar piyasanın serbestçe oluşmasını sağlayan ve aldanmayı önleyen şeylerdir. Malla­rı yolda karşılayıp pazara ulaşmadan alma, ihtikâr, mevcut ol­mayan malları sa­tma, malı teslim almadan satma ve müşteri kızıştırma yasağı bunlardandır.

A- Malları Yolda Karşılayıp Almak

Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun şöyle demiştir: “Malları yolda karşılamayın da pa­zara kadar ulaşsın.” Çünkü pazara ulaşmayan mal, bilgisizlikten ucuza satılabilir. Bir başka hadiste, malını yolda satan satı­cının, pazara gel­diğiinde fiyatı yüksek bulması halinde satıştan cayabileceği bildirilmiştir[73].

B- İhtikâr Yasağı

Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun şöyle demiştir:

“Dışardan mal getiren kazançlı olur, ihtikar yapan da lanete uğrar.[74] 

 Onun bir sözü de şöyledir:  “İhtikâr yapan suçludur[75]" 

İhtikar sözlükte zulüm ve haksızlık anlamına gelir. Terim olarak farklı tanımları vardır. Hanefî mezhebinden Ebu Yusuf’a göre  ihtikâr, “ Satın aldığı bir malı, halkın çok ihtiyaç duymasına rağmen satmamaktır.  Bu kişiye, kendine ve ailesine yetecek miktardan fazlasını satması emredilir. Böyle yapmaz da ihtikarda direnirse yetkili mahkemeye çıkarılır. Hakim ona nasihat eder ve onu tehdit eder, üçüncü kez hâkimin huzuruna çıkarılınca böyle yapmaması için onu hapseder ve tazirde bulunur. Ama hâkim o malı, ne zorla satabilir ne de narh koyabilir[76].

C- Elde Olmayan Malı Satmak[77]

Hakîm b. Hizâm dedi ki, Allah'ın Elçisi'ne geldim, dedim ki, “Bana biri geliyor ve bende olmayan bir malı satınalmak istiyor. Ben de çarşıdan onun için alıp ona satıyorum. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun dedi ki: “Yanında olmayanı satma[78]."

D- Malı Teslim Almadan Satmak[79]

 Hadislerde, teslim alınmadan satılması yasaklanan malların tamamı yiyecek maddesidir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun şöyle demiştir:”Bir taam (yiyecek) satın alan onu teslim almadan satmasın.[80]

E- Müşteri Kızıştırmak

Bunun Arapçası neceştir. Mal almaya niyetli olmayan biri, satıcının yanına gelir, müşteri gibi davranarak malı metheder ve diğer müşterileri heyacana getirip fiyatın artmasını sağlar. Allah'ın Elçisi bunu yasaklamıştır[81].

VIII- KAPARO VEYA PEY AKÇESİ            

Soru: Bazı alış-verişlerde caymayı önlemek için, satıcı müşteriden, kaparo veya pey akçesi adı altında bir miktar peşin ödeme almakta, eğer müşteri cayarsa kaparo olarak verdiği para satıcıya kalmaktadır. Bu para satıcıya helâl olur mu?

Cevap: Hanefi Mezhebine göre meşru bir şekilde yapılan ve kesinlik kazanan bir satım akdi, ancak tarafların karşılıklı rızalarıyla veya mahkeme kararıyla bozulabilir. Müşterinin veya satıcının, tek taraflı  olarak akdi bozma yetkisi yoktur. Alıcı veya satıcı, yahut her ikisi belli bir müddet muhayyer olmaları şartıyla alış-veriş yapabilirler. Muhayyer olan taraf, bu müddet içinde alış-verişi bozabilir. Malda bir kusur çıkması halinde de müşteri için bir muhayyerlik vardır[82]. Fakat alış-verişte şart koşulsa bile verilen kaparonun, müşterinin cayması halinde satıcıya kalması caiz olmaz. Çünkü bu, hibe veya sadaka olmadan bir malın karşılıksız olarak elde edilmesidir. Bu haksız bir kazanç sayılır ve satıcıya helâl olmaz[83].

Hanbeli Mezhebine göre, bir satım akdi yapılır, müşteri satıcıya kaparo adı altında bir ödemede bulunur "Malı satın almaktan vazgeçersem bu para senin olsun" der, sonra vazge­çerse kaparo olarak verilen şey satıcıya helâl olur.

Malikîler kaparoyu caiz görmezler. İmam Malik, el- Muvatta' adlı hadis kitabının el-Büyû' bölümüne şu hadisle başlar:

"Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, kaparolu satışı yasakladı[84] "

İmam Malik, bu konuyu şöyle açıklar:

"Bize göre kaparolu satış (beyu'l-urbân ) Allahu a'lem şudur: Kişi bir köleyi veya küçük bir cariyeyi satın alır, yahut bir hayvanı kiralar, sonra satıcıya veya hayvan sahibine, sana bir dinar veya dirhem, daha çok veya daha az vereyim; eğer malı alırsam veya hayvana binersem bu şey malın bedeline veya hayvanı kiralama ücretine katılsın. Ama malı almaktan veya kiralamadan cayarsam verdiğim şey senin olsun; der. Bu batıldır bir şeye karşılık değildir[85]."

Şafii  Mezhebi de kaparolu satışı ( ) kabul  etmez. Mezhebin konu ile ilgili görüşü şöyledir:

"Kaparolu satış sahih olmaz. Bu, bir kişinin mal satın alıp satıcıya bir miktar para vermesidir; şu şartla ki, eğer malı kabul ederse verdiği para mal bedeline mahsup edilsin; yok eğer cayarsa bu para satıcıya hibe olsun. Bunun sahih olmaması iki sebebten  kaynaklanır

1- Bu konuda peygamberimizin bir yasağı vardır. Ancak hadisin senedi Resulullah'a kadar ulaşmamaktadır.

2- Burada akdi bozucu (müfsid) iki şart vardır: Biri hibe şartı diğeri de malın geri verilmesi şartıdır. Bunlar müşterinin cayması halinde olur[86].

Ahmed b. Hanbel, kaparolu satışla ilgili hadisin senedinin Allah'ın Elçisi'ne kadar ulaşmadığını yani münkatı' oldu­ğunu sebep göstererek hadisi zayıf bul­muş ve kaparolu satışı caiz görmüştür. Onlara göre Hz. Ömer ve oğlu Abdullah da bunu meşru saymışlardır. Hanbeli Mezhebi'nin konu ile ilgili görüşü şöyle­dir:

 "Kaparolu satış sahihtir. Bu, müşte­rinin bir şey satın alması ve satıcıya, be­delin bir kısmını kaparo olarak vermesi­dir. Şu şartla ki, eğer malı alırsa kaparo bedele mahsup edilecek, ama eğer ca­yarsa satıcının olacaktır. Müşteri malı alınca kaparo olarak verdiği meblağ mal bedeline mahsup edilir, cayarsa kaparo satıcının olur. Fakat satışta böyle açık bir şart yoksa satıcı kaparoya sahip olamaz.

Bir satım akdi yapılmadan müşteri bir miktar para vererek satıcıya, "Bunu baş­kasına satma, eğer onu ben al­mazsam bu para senin olsun" der de malı satın almazsa o zaman satıcı kapa­roya sahip olamaz. O para müşterinin­dir[87]."

Araplar kaparoya ur­bân  arbûn  veya urbûn derler. Bu kelime Arapça de­ğildir[88]. İstanbul Hukuk Fakültesi emekli Profesörlerinden Dr. İsmet SUNGURBEY'in verdiği bilgiye göre ka­paronun Yunancası arhabon'dur, Romalılar buna arra veya arha derler. Demek ki bu kelime Arapçaya  Yunancadan  geçmiştir.


 

 

İKİNCİ BÖLÜM

BANKA VE ÖZEL FİNANS KURUMU

Tasarrufları, faiz ödeyerek toplayıp faizli borç olarak verme sistemine kredi sistemi denir. Bu işi daha çok bankalar yürütür.

Tasarruflar, ortaklık sermayesi ola­rak da toplanabilir. Küçük tasarrufları, bu şekilde bir araya getirip büyük ser­mayeler oluşturmak ve onları ticaret veya ortaklıklar yoluyla işletmek müm­kündür. Buna ortaklık sistemi diyo­ruz. Bugün bu işi daha çok faizsiz finans ku­rumları yürütür.

Finans kurumu, tasarruf sahibiyle bir mudarebe = emek-sermaye sözleşmesi yapar, buna kâr/zarar ortaklığı adı verilir. Finans kurumu, topladığı ta­sarrufları bir tüccar sıfatıyla işletmeyi ve elde edeceği kârı, sözleşmeye göre, tasarruf sahibiyle paylaşmayı ka­bul ve taahhüd eder. Eğer bir zarar olursa, o sermaye ile elde ettiği kârdan karşılar. Kârı aşan zararlar ise ta­sarruf sahibinin sermayesinden gider. Bu durumda fi­nans ku­rumunun zararı, yaptığı işten gelir elde edeme­mekle sınırlı kalır.

Tasarrufların faizli borç olarak verilmesi öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyük­lükte tasarrufu olanlar faizli borç verebilirken kredi sis­temi ile küçük tasarruf sahipleri de faizli borç verebilir hale gelmişlerdir. Onlar borcu bankaya verirler, banka bu küçük tasarrufları bir araya getirip büyük fonlar[89] oluşturur ve talep edenlere kredi olarak verir. 

Tasarrufları ortaklık ser­mayesi olarak vermek de öte­den beri bilinen bir uygula­madır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar ortak bulurlarken ortak­lık sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de ortak bulur hale gelmişlerdir. Finans kurumu veya gerekli dona­nıma sa­hip bir şir­ket, onları ortak olarak kabul edip ellerindeki ta­sarrufları toplar ve büyük fonlar oluştu­rur, sonra bu fonları tüc­car veya sanayici gibi  kullanır.

Faizsiz olarak verilen krediye faizsiz ödünç denir. Bir kimseye ser­maye verip kazanç sağlamasına yardımcı olmak, ama elde edeceği kârdan pay almamak insan ta­biatına uymaz. Bu sebeple faizsiz ödünç, bir fon temini yolu olarak kullanılmaya elverişli değildir.

Tasarrufları faizsiz olarak işletmenin tek yolu ortaklık sistemidir. Bu sistemde tek veya bir kaç işlemlik or­taklık kurulabileceği gibi geniş kapsamlı ve uzun va­deli or­taklık da kurulabilir. Böylece sistemi işletmek ko­lay olur.

I- BANKA

Banka, İtalyanca "banca" kelimesin­den alınmıştır. Para bozma gişesi, para bozma yeri an­lamına gelir[90]. Arapça'ya el-benk ( ) şeklinde geçmiştir. Araplar bankaya el-masrif ( ) de derler.

İslâm ülkesinde ilk banka, 1845 yı­lında İstanbul'da, İstanbul Bankası adıyla kurulmuş ve bir çok Batılı kurum gibi gün geç­tikçe yaygınlaşmıştır.

Bankalar, çeşitli yollarla elde ettikleri mevduatı, bazı kişi ve kuruluşlara kredi şeklinde tahsis eden; sermaye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapan mali aracılardır. Çalışmalarında iki temel hedefleri vardır:

1- Bankacılık hizmetleriyle gelir ve itibarla­rını artırmak.

2 - Faizli işlemler yapmak

A- Bankacılık Hizmetleri

Bankacılık hizmetleri; havâle, çek kullandırma, kredi mek­tubu ve kredi kartı verme, mevduat kabulü, senet tahsili, is­konto ve reeskont işlemlerini yapma, teminat mektubu verme, emanet kabulü, akreditif açma vs.dir. Bankalar bir de para, al­tın, gümüş ve menkul kıymetlerin alım satımını yaparlar.

Bankacılık hizmetlerinin çoğu, belli bir komisyon karşılığında faizsiz olarak yürütülür. Bunlar, daha sonra anlatılacaktır.

B- Faizli İşlemler

Bankanın asıl işi, parası olanlarla paraya ihtiyacı olanlar ara­sına girerek birinden aldığı mevduatı, diğerine faizli kredi olarak tahsis etmektir. Bunun iki ayağı vardır; biri mev­duat, diğeri de kredidir.

1- Mevduat

Bankanın ödünç olarak topladığı paraya mevduat denir. Mevduat ya vadeli ya vadesiz olur. Vadeli mev­duat faizli, vadesiz mevduat ise faizsiz olur. Bazı ülke­lerde vadesiz mevdu­ata, kanun zoruyla faiz uygulansa da bu, sistemin mantığına uymaz.

Vadesiz mevduat, bankalara önemli imkânlar sağlar. Bu sebeple onlar, vadesiz mevduat toplamak için de çaba sarfederler. Çek, kredi kartı ve kredi mektubu gibi ödeme araçları, daha çok bunun için icad edilmiştir.

2- Kredi

Kredi, faizli ödünçtür. Bankalar, top­ladıkları mevduattan kredi verirler. Çünkü mev­duat vadeli ise olağanüstü bir durum olmadan vadesinden önce çekilmez. Vadesiz mevduat her an çeki­lebilir ama onlar, tecrübeleriyle va­desiz mevduatta büyük bir değişiklik olmadı­ğını görmüşlerdir. Çünkü bazı hesap­lar çekilse de açılan yeni hesaplar kayıpları karşılamaktadır. Hal böyle olduğu için bankalar, vadesiz mevduattan da kredi verir­ler. Ama para taleple­rini karşılamak gayesiyle vadesiz mev­duatın belli bir kısmını kasalarında nakit olarak tutarlar. Buna kasa ihtiyatı veya  mun­zam karşılık denir.

Mevduat iki şekilde krediye çevrilebi­lir:

A- Nakit kredi

 Borçluya veya onun talebiyle üçüncü şahsa nakit olarak ödenen kredidir.

B- Çekle kullandırılan kredi

Banka, verdiği krediyi daha çok çekle kullandırmak ister. Bunun için borçlu adına bir vadesiz mevduat hesabı açar, krediyi oraya kay­deder ve borçluya bir çek ko­çanı ve­rir. O da krediyi çekle kul­lanır. Kullanmadığı kısım bankada kalır.

Günümüzde ödemelerin büyük kısmı çekle ve bankalarda açılmış hesaplar arası nakillerle (havale) yapılır. Bankadan çıkmayan ve vadesiz mev­duat olarak borçlunun hesabına geçi­ri­len kredi bir başkasına tek­rar kredi ola­rak tahsis edilir ve zincir hal­ka­lar ha­linde uzar gider.

Çek veren gibi, çeki alanın da bir bankada hesabı olabilir. Zaten çek alış verişi çoğunlukla çek kullananlar ara­sında olur. Böyle olunca alacaklı taraf, çeki nakit ola­rak tahsil etme yerine, gö­türüp hesabının bulunduğu bankaya ve­rir. Çünkü çeki böyle tahsil etmenin bazı koyalıkları vardır. Eğer borçlunun hesabı da aynı bankada ise banka, önce çekte yazılı meblağı borçlunun hesabından düşüp alacaklının he­sabına kay­de­der. Bankadan para çıkmadan işlem tamam­lanmış olur.

Hesapların ayrı bankalarda olması halinde de borç ve alacak işlemi yine araya nakit girmeden tamamlanabilir. Çünkü bu bankanın müşterisi nasıl karşı bankanın bir müş­terisine borçlu ise, o bankanın başka müşterisi de bu bankanın bir diğer müşterisine borçlu olabilir. Bu iki veya daha fazla borç karşılıklı takas edilir. Takas işlemle­rinin sonucuna göre bu bankaların birinden diğerine ya hiç para gitmez yada az bir para ile işlem tamamlanır.

Takas iki banka arasında değil, bütün bankalar arasında olur. Birinci banka, ikinci bankadan alacaklı, üçüncü ban­kaya borçlu; ikinci banka da üçüncü bankadan alacaklı ise bankala­rın karşı­lıklı borç ve alacaklarının eşit olması ha­linde hesaplar arasında kaydi ayarlama­lar yoluyla işlem bitirilir. Borç ve alacak­larda bir fazlalık varsa yal­nızca bu fazla­lık için, borçlu bankadan alacaklı ban­kaya nakit akışı olur. Bu işlemler ta­kas (clearing) odası aracı­lığıyla yürütü­lür. 


II- ÖZEL FİNANS KURUMU

Özel Finans Kurumu, ortaklık siste­miyle fon toplayıp ticarî faaliyetler ve bankacılık hizmetleri yapmak üzere ku­rulmuştur. Bankanın faiz vere­rek topla­dığı parayı o, kâr ve zarara ka­tılma (mudarebe) akdi ile toplar. Finans ku­rumu kredi vermez, fonlarını akıllı ve ile­risini düşünen bir tüccar sıfatıyla kul­lanır.

Bankanın topladığı paraya mevduat, finans kurumunun topladığına da fon adı verilir. Fon (fonds), fransızca bir kelime­dir; büyükçe para, sermaye ve belli bir iş için gerektikçe öden­mek üzere ayrılıp işletilen para anlamlarına gelir[91].

İslâm, faizi kesin olarak yasakladığı için İslâm ekonomi­sinde sermaye, kredi sistemi ile değil ortaklık sistemi ile sağ­lanmıştır.

XVI. asırdan beri Ame­rika ve Afrika kıtasında ve daha başka yer­lerde edine ­geldikleri sömürgelerine 20. asrın başla­rında bir çok zengin İslâm ülkesini de katan Batılılar, sömürge­le­rinden elde et­tikleri gelir­leri bankalarda birleştirmiş ve büyük yatırımlar, yeni kalkınma hamle­leri gerçekleştirmişlerdir. Batılı iktisatçılar, yazdıkları kitaplarda dikkatleri yapılan sömürüden başka yöne çekmeye ve kalkınmalarının, ban­kacılık sistemiyle sıkı ilişkisi olduğunu vurgulamaya özen göster­mişlerdir. Bu ve benzeri görüşler İslâm âleminde batı tesiriyle kurul­muş iktisat fa­kültelerinin ders kitaplarında da yer almıştır[92].

Onlara göre kalkınmak için sermaye birikimine ihtiyaç var­dır. Sermaye biri­kimi sadece bankalar yoluyla sağlanabi­lir. Bankacılık sistemi de ancak faizle yü­rür. Faiz yasağı, ban­kacı­lığı ve dolayı­sıyla kalkınmayı en­gellemektedir. Varılmak iste­nen sonuç ise faizi yasak­layan İslâmın ihtiyaçlara ce­vap ve­reme­diğidir. Bir çok müslümanın zihni bu ko­nuda hâlâ karışık­tır.

Halbuki, kredi sisteminin karşısında ortaklık sistemi vardır. Bu sistem, faizin doğurduğu sakıncaları ortadan kaldıra­rak sermaye birikimi sağlamaya elverişli ve öteden beri bili­nen ve uygu­lanan bir sistemdir. İslam faizi kabul et­meyince kredi sistemini devre dışı bırakmış­tır. Son iki asırdır, batılıların etki­siyle dik­katler kredi sistemi üzerinde yoğunlaştığı için ortaklık sistemi unutulmaya yüz tutmuştur. Halbuki, bugün yaşanan ekonomik krizlerin, gelir ve servet dağılımındaki uçurumun or­tadan kalkmasında ve bozulmuş dengelerin yeniden kurulma­sında ortaklık sistemi büyük bir rol üstlenebilir. Bu sistemi bü­tün açıklığı ile insanlığa sunmak gerekir.

Batılıların kredi sistemine getirdikleri iki yenilikten söz edi­lebilir. Bunlardan biri, küçük tasarrufları toplayıp büyük serma­yeler oluşturmak için banka kurmuş olmalarıdır. Bankalar bugün, in­sanların günlük işlerinde kullanacakları paralara va­rıncaya kadar bütün parayı ekonominin emrine vermeyi ba­şarmış­lardır. Parayı vucuttaki kana benzetirsek bunun bir yerde birikmeyip dolaşmasının önemi kolayca anlaşılabilir. Kan dola­şımı önemli olduğu gibi kanın kalitesinin bozulma­ması ve mikroplardan arındırıl­mış olması da önemlidir.

Küçük tasarrufları toplayıp büyük sermayeler oluşturma işi  ortaklık sistemi ile de yapılmaktadır. Bu sistemde faiz ol­madığı için faizin sebep olduğu olum­suz­luklar da yoktur.

İkinci yenilik, kaydi para üretim me­kanizmasını kurmaları­dır. Bu mekanizma bü­tün dengeleri bozmuş, çağdaş  insanın hayatına en­flas­yonu, gelir dağı­lımındaki adaletsizliği, sosyal sınıfları, te­rörü ve daha bir çok sıkıntıyı yerleştirmiştir. Artık zenginler alabil­diğine büyümüş ve devletlerin yerine geçmeye başlamıştır.

III- ÖZEL FİNANS KURUMUNUN BANKADAN FARKI

Banka[93] ile özel finans kurumu arasında hem benzer­lik­ler hem de farklılıklar vardır. Benzerlikleri dikkate alanlar bu iki kurumu aynı say­mak isterler. Ama farklılıklar dikkate alınınca bunların birbirinden tamamen ayrı olduğu ortaya çıkar. Zaten iki şeyi ayıran aradaki farklılıklar­dır. Kadınla erkeğin benzer yönleri çoktur ama bunlardan birine kadın, diğerine erkek de­memiz aradaki farklı­lıklardan dolayıdır.

Bankalarla finans kurumları arasında tespit edebildiğimiz fark­lar şunlardır:

1- Bankalar kredi sistemine, özel finans kurumları ise ortaklık sistemine göre çalışırlar. Bankalar mevduatlarını, faiz ödeyerek toplarlar. Özel finans kurumları ise mudarebe (emek-ser­maye ortaklığı) ile toplarlar.

Bankaların mevduat sahipleri ile ilişkisi, bir borçlu alacaklı ilişkisidir. Bu sebeple biri diğerinin zararına katlanamaz. Fon sahipleri ile özel finans kurumunun ilişkisi ise bir ortaklık ilişkisidir, biri diğerinin kârından da zararından da etkilenir.

2- Bankalar topladıkları mevduatı kredi, yani faizli borç olarak verip gelir elde ederler. Finans  ku­rumları müşterilerine borç vermezler. Onlar, akıllı ve ilerisini düşünen bir tüccar gibi davranır, ticaret ve sanayiin içine girerek gelir elde ederler. Mesela peşin aldıkları bir malı müşterilerine veresiye olarak satarlar ya da onlara ortak olurlar.

3- Bankalar, kredi verdikleri kişilerin durumunu tehlikede görürlerse vadenin dolmasını beklemeden krediyi geri isteyebilirler. Vermezlerse temerrüd faizi uygulamaya başlar, aldıkları teminatları nakde çevirir ve onları büsbütün çıkmaza sokabilirler. Mesela bir kişi bankadan iki yıl vadeli ve %15 faizli kredi alıp kullandıktan sonra banka, durumu iyi görmediğini belirterek krediyi 15 gün içinde geri ödemesini yoksa temerrüde sokacağını bildirebilir. Böyle bir borç, bu kadar kısa bir sürede ödenemeyeceği için borçlu temerrüde sokulur. Sonra banka faiz oranlarını tek taraflı olarak artırır. Bir de bakarsınız koskoca bir kuruluş, küçücük bir borç yüzünden batmıştır. Bu sebeple bankadan kredi alanlar gözlerinin önünü pek göremezler.

Özel finans kurumlarının müşterileri bu gibi sıkıntıları yaşamaz. Çünkü onların borcu ticari borçtur, vadesinden önce talep edilemez. Onunla bir iş ortaklığı yapmışlarsa finans kurumu, her ortak gibi kâra da zarara da katılır. Böylece finans kurumlarının müşterileri gözlerinin önünü görerek çalışırlar.

4- Özel finans kurumları müşterilerine karz-ı hasen (faizsiz ödünç) verebilirler. Bunu kredi ile karış­tırmamak gere­kir. Kredi, bir satınalma gücünün bir menfaat karşılığında va­deli olarak verilmesidir. Ama karz-ı ha­sende (faizsiz ödünçte) herhangi bir menfaat beklenmez. Karz-ı hasende belirlenen süre bağlayıcı değildir. Alacaklı taraf, istediği za­man alacağını talep etme hakkına sahiptir[94]. Bu sebeple karz-ı hasen yoluyla istenilen miktarda parayı bulmak kolay olmadığı gibi ne zaman isteneceği belli olmayan bir parayla önemli bir ekonomik faaliyet de yapı­lamaz. O, bir birine güvenen kişiler arasında ufak tefek yardımlaşma şeklinde olur. Finans kurumunun ve­receği karz-ı hasen de tıpkı bir tüccarın güvendiği bir kişiye kısa vadeli faizsiz borç vermesi gibidir.

5- Çek kullandırma bakımından da bankalarla özel finans kurumları ara­sında önemli farklar vardır.

Özel finans kurumu bir ticaret veya sanayi kuruluşu gibi çalıştığı için onun müşterisine kredi tahsis edip bunu cari he­saba geçirmesi ve krediyi kullansın diye ona bir çek koçanı ver­mesi  söz konusu olamaz. O, her tüccar gibi satacağı malı ken­disi alır, çek kesecekse kendi keser, bu çekin karşılığı da ka­sasında bulunur. Bu sebeple fi­nans kurumu banka parası üretemez. Eğer bir iş ortaklığı yapmışsa ortak, bu iş için tah­sis edilmiş parayı finans kurumunun vekili olarak kullanır. Bu durumda da o paranın hesaptan hesaba nakli suretiyle kaydi para üretimi mümkün olmaz.

Bankalara gelince, onlar kredi verdikleri kişi adına va­desiz hesap açar, krediyi oraya kaydeder ve çekle kullandırırlar.

Bugün ödemelerin büyük kısmı çekle ve bankalarda açılmış he­saplar ara­sı nakillerle yapılmaktadır. Bankadan çıkmayan ve vadesiz mev­duat olarak müşterinin hesabına ge­çirilmiş olan kredi, bir başka müşteriye tek­rar kredi olarak tahsis edilir ve zincir hal­kalar halinde devam eder. Bu du­rum, ciddi bir para şişkinliği meydana getirir. Enflasyo­nun ve pahalılığın en önemli sebebi budur.

Prensipte satınalma gücü üreten ku­rum Merkez Bankasıdır, ama ban­kalar, çekler yoluyla gereğinden fazla para üreterek piyasada ciddi para şikinliği mey­dana getirirler.

6- Ticari bankaların topladığı mev­duat onların borçlarıdır. Tahsis ettikleri kredilerin kullanılması için verdikleri çeklerin karşılığını ödemeleri gerekir. Bu onları önemli bir borç altına sokar. Buna kredilerin batma tehlikesi de ilave edi­lince banka­ların bunları karşılayacak kadar bir öz sermayeye sahip olma­ları gereği ortaya çıkar.

Mevduatlarının tamamını kredi olarak vermemek ve bir miktar ihtiyat akçesi (munzam karşılık) bulundurmak suretiyle bankalar tahsis ettikleri kredilere ait çekleri ödeyebilirler. Fakat kredilerin batması halinde bunu karşılayacak bir sermaye ge­rekir. Aksi takdirde önemli dengesizliklere sebep olabilirler.

İyi bir ekonomide kredilerin batma oranının %8'i geçmediği tespit edilmiştir. Bu sebeple bir banka, elindeki  mevduatın %8' i kadar bir sermaye tabanına oturursa işlerini rahat yürütür. Yani 100 birim gerçek aktifleri varsa bunun sekiz bi­rimi kadar sermayesi olmalı ki, bir ödeme problemi çıkınca borç bu ser­mayeden ödensin. Ekonominin  kötü olduğu bir yerde daha fazla bir tabana ihtiyaç duyulur. Sermaye tabanı da her zaman problemleri çözmeye yetmez.

Mesela, 80 lira işletme sermayesi olan bir bankanın, 500 li­rası vadeli, 500 li­rası da vadesiz olmak üzere 1000 lira mev­duat toplamış olduğunu ve mevduatın tamamını krediye çe­virdiğini düşünelim. Munzam karşılık oranı da %10 olsun. Bu bankanın açtığı kredilerin toplamı 9.000 lira olur. Bu banka, vadesiz mevduat sahiplerine 500 liralık çek kullanma imkanı vermiş olur. Buna göre toplam 9500 liralık çekin karşılığının bankada bulunması gerekir. Bu bankanın Merkez  Bankasına herhangi bir şey yatırmadığını düşünelim; toplam 9.500 liralık bor­cuna karşılık sermaye ta­banı 80 liradır.

Burada kaydi para konusunu biraz açmak gerekir.

Çek kullananlar, ödemeleri nakit olarak değil, çekle yaparlar. Çeklerin karşı­lığı tam olarak bankada bulunmaz, sadece kayıtlarda gözükür. Bu çekler para gibi dönüp dolaştığı için bunlara kaydi para denir.

Kaydi paranın ilk örnekleri madeni para sisteminin yaygın olduğu devirlere dayandırılır. Rivayete göre eski bankerler, kendilerine emanet olarak külçe veya sikke bırakanlardan bazısına hamiline yazılı makbuz ver­miş­ler, bazı­sına da hesap açmışlar. Yazılı talimat verdiği takdirde bu hesap­tan onun adına ödeme yapmışlar. Hesap sahibinin ta­limatı bir çek gö­revi görmüş. Hamiline yazılı bu çekler piyasada para gibi kul­lanılmaya başlamış. Kimi iş adamları bu çeklere daha çok güveniyor ve onları nakitlere tercih edi­yor­larmış. Çünkü altın ve gümüş pa­ralarda ağırlık ve ayar büyük önem ta­şır. Bankerler bu konuda uzman ol­duklarından on­larda bu­lunan paranın ağırlık ve ayarına güveniliyormuş.

Bankerler, kasalarındaki altın ve gümüşlerin fazla talep edilmediğini, çek ve makbuz­ların tercih edildiğini görmüşler. Bunu fırsat bilmişler ve ellerindeki al­tın ve gümüşlerin, nakit talebini karşılayacak kadar ol­masına dikkat ederek kredi isteyenlere hamiline yazılı makbuz vermeye veya çek yazabilecekleri birer cari he­sap açmaya başlamışlar. Böylece verdik­leri kredi, elerindeki altın ve gümüş stokunun bir kaç katına çıkmış, piyasayı bu çek ve makbuzlar sarmış[95].

Bankalar da benzeri bir tecrübe yaşamışlar ve vadesiz mevduattan kredi verilebileceğini keşfetmişler. Çünkü tec­rübeler, bu hesapların uzun vadede fazla değişme­diğini, vadesiz mevduat hacminin oldukça düzenli yürüdü­ğünü, bazı hesaplar çekilse de açılan yeni hesapların sağla­dığı fonlarla kayıpların giderile­bildiğini göstermiştir. Ancak her şeye rağmen beklenmedik nakit talebi olabilir ve ban­kalar sı­kıntıya düşebilirler. Bu sebeple ihtiyatlı bankacılar mevdu­atın belli bir kısmını kasalarında nakit şeklinde tutarak bu poblemi halletmeye çalışmışlar­dır. Buna bankacılık dilinde kasa ihtiyatı veya  munzam karşılık denmektedir.

Bankaların kaydî para mekanizmaları şöyle işler:

Bankaya  bin liralık mevduat yatırıldığını düşünelim. Banka bu  pa­rayla kendine gelen kredi taleplerini karşılar. Birinci kişiye bin lira kredi açar, bunu onun cari hesabına kaydeder ve ona bir çek koçanı verir. Para banka­dan çekilmediği için onu, aynı usulle ikinci müşteriye kredi ola­rak tahsis eder. Onun için de bir cari hesap açar ve bir çek ko­çanı verir. Bu işlemi üçüncü, dördüncü, beşinci ilh. müşterile­riyle yapar gi­der. Böylece kendine yatırılmış olan bin lirayı onlarca müşteri­sine borç vermiş ve bu borcun kullanıldığı çekler yo­luyla piyasaya bol miktarda kaydi para sürmüş olur. Bunun bir sınırı yoktur.

Elinde çek bulunan kişiler veya vadesiz mevduat sa­hipleri bankadan nakit para çekebilirler. Bunu karşı­lamak için bir miktar kasa ihtiyatı bu­lundurmak gerekir. Bu se­beple çıkaracakları kaydi paranın belli bir sınırı olur.

Bir bankanın bulundurması gereken ihtiyat oranı %10 ise kendine yatırılan bin liralık mevduat ile şu şekilde bir kaydi para ihracı seyri meydana ge­lir :

 

İşlem

Mevduat

İhtiyat

Kredi

1.

1000

100

900

2.

  900

  90

810

3.

  810

  81

729

4.

  729

  72.9

656

n

...

....

.....

            Toplam kaydi para miktarı                      9.000

 

 

Mevduat vadesiz ise hesap sahibi onu çekle kullanmak isteyebilir. O zaman kaydi para miktarı on bin liraya çıkar.

Banka, yaptığı ilk işlemde yüz lira ihti­yat olarak ayırmış, 900 lira kredi vermiştir. Bu 900 lirayı vadesiz hesaba kaydettiği için tekrar kredi açma im­kanı doğmuş, bu defa onun 90 lirasını ihtiyat olarak ayırıp 810 lirasını ikinci kişiye kredi olarak vermiştir. Bir kaç işlemden sonra kredi verdiği miktar dokuz bine, vadesiz mevduat sahibine verdiği çekle birlikte ihraç et­tiği kaydî para on bine çıkmış olur.

Bu 10.000 lira, bankanın kredi verdiği kişiler adına ödemeyi üstlendiği borçtur. Buna karşılık sermaye ta­banının 80 lira olması istenmektedir. O zaman bu banka iyi bir banka sayılır. O alacaklar kendilerinden talep edildiği takdirde hiç bir banka onları ödeme gücüne sahip değildir. Onun için banka­lar, bir eko­nomik krizden en çok etkilenen kurumlardır. Batmamak için kredi tahsis ettikleri kişilere baş vurup kredile­rin vadesinden önce ödenmesini istemeleri, krizin iş hayatına yansımasına ve boyutlarının büyümesine yol açar. Bu sebeple banka­lar ekonomide ciddi sıkıntıların kaynağı olabilmektedirler.

Finans kurumları fon sahiplerine karşı yalnızca emeği ile ve dürüst davranmakla sorumlu olduğu için onlarda sermaye tabanı problemi yoktur. Çünkü bunlar mudarebe prensiplerine göre çalışırlar. Mudarebede işletmeci durumunda olan mudaribin ana sermayeyi ve belli bir kârı garanti etmek diye bir görevi yoktur. O, dikkatli ve dürüst bir tüccar olarak emeğini koyar ve  kendine verilmiş fonları kullanır. Bir kâr elde ederse onu, önceden anlaştığı oranda fon sahibi (rabb’ül-mal) ile paylaşır. Bir kâr meydana gelmemişse, dönem sonunda, emeğine bir karşılık almaksızın fonu olduğu gibi sahibine verir. Zarar olmuşsa bu zarar tamamen fon sahibine aktarılır. Böyle bir yapı içinde kaydi para ihracı söz konusu olmadığı için sermaye tabanı problemi olmaz.  

7- Etkinlik ve verimlilik bakımından da finans kurumlarının iyi bir yeri vardır. Verimlilik kârlılık demektir. Yani bir finansal kurum belli bir zamanda, varlı­ğını devam ettirecek kadar kâr elde edebilirse verimli demektir. Bu bakımdan Türkiye’deki finans kurumları, kısa sürede verimli çalışarak önemli başarılar elde etmişlerdir.

Etkinlik bir finansal kurumun faali­yette bulunduğu ekono­minin büyümesi, rekabeti ve is­tikrarı için önemli alanlara para aktarıp aktarmaması ile ilgilidir. Türkiyede banka kredilerinin önemli kısmının ekonomi­nin ihtiyacı olan alan­lara gitmediği açıktır. Özel finans kurum­ları ise piyasanın içine girip paralarını ekonominin ihtiyaçlarına tahsis ettiği için ekonomiye, çok açık şekilde katkıda bu­lun­maktadırlar.

8- Bankalar, para dolaşım hızını anormal olarak artırırlar. Çünkü aldıkları faiz ve sebep oldukları enflasyon insanların para­dan kaçmasına, nakit bulundurmak istememelerine ve fazla düşünme­den harcama yapmalarına yolaçar. Paranın anormal bir hızla dolaşması da  para miktarını artırıcı ve de­ğerini düşürücü bir rol oynar.

Özel finans kurumlarının para dolaşım hızını artırıcı etkileri olmaz. Çünkü bunlar faize ve enflasyona sebep olmazlar. Piyasadaki fonksi­yonları normal bir tüccarınki ile aynıdır.

9- Özel finans kurumları enflasyona sebep olmazlar.

Faizli bankacılık sistemi piyasada para miktarının ihtiyaçtan fazla artma­sına ve bunun sonucu olarak para değer kaybının meydana gelmesine yol açar. Bu sebeple enflasyonun en büyük sebeplerinden biri faizli bankacılık sis­temidir[96]. Faizli bankalar, gerek sistemlerine giren paranın birkaç katı banka parası üretmeleri ve gerekse para do­laşım hızını artırmaları sebebiyle piyasa­daki para miktarını anormal biçimde şişirirler. Faizin meydana getirdiği paha­lılık da buna katılınca kredi sistemi, enflasyonun ve pahalılığın en önemli sebebi haline gelir. Ama finans kurumlarının bu bakımdan bir etkisi olmaz.

10- Özel finans kurumlarının fonları daha akılcı şekilde kullanı­labilir.       

Faizli kredi alanlar kolayca sıkıntıya düşebilirler. Sıkıntıyı azaltmak için bu kredileri ya kısa vadeli ihtiyaçlarında ya da kısa vadede yüksek kâr getirecek yatırımlarda kullanmak zo­runda kalırlar. Bu sebeple banka kredileriyle orta ve uzun vadeli yatı­rımları gerçekleştirmek pek müm­kün olmaz.

Kredi alanlar, ayrıca yüksek kâr elde etmek zorundadırlar. Çünkü kazançları, ödeyecekleri faiz miktarının altına düşerse iflasa varan sı­kıntılar baş gösterir. Zira banka, kredi kullananın hiç bir riskini kabul etmez.

Özel finans  kurumu kredi vermediği için bu tür sı­kıntılara sebep olmaz. O, müşterileriyle ya alım satım akdi, ya ortaklık (mudarebe, müşareke) ya da finansal kiralama yapar­. Alım satım normal seyri içinde yürüyeceği için müşteriye ek külfet yüklemez. Borcun ge­cikmesi halinde temer­rüt faizi de ol­maz.

Özel finans  kurumu ile orta ya da uzun va­deli ortaklık yapılabi­lir. Yatırımın her türlü riskine finans kurumu da katılacağı için yatı­rımcı, doğabilecek tehlikeyi tek başına göğüsle­mek zorunda kalmaz. 

11- Özel finans  Kurumu bankadan daha rahat bir ortamda çalışır.

Banka, çoğunlukla borçlarına karşılık %10 gibi bir ihtiyat bu­lundurup di­ğer paralarını kredi olarak dağıtır. Bu sebeple ekonomik yönden sıkıntılı yıl­larda meydana gelen ani mevduat azalışları banka­yı zora sokar. Hele bu iş için banka ihtiyatları kafi gelmezse mevduat sahipleri arasında bir panik meydana gelir ve sonuçta bir çok banka batar.

Özel finans kurumunda böyle sıkıntılar yaşanmaz. Çünkü bu sistemde katılma hesabı sahiplerinin her biri kurumun iş ortağıdır. Parasını çekmek is­teyenin ortaklık şartlarına uyması gerektiğin­den ne kurum sıkın­tıya girer ne de panik doğar. Eğer ortada bir zarar varsa buna hesap sahibi de katlanır.

12-Özel finans kurumu gerçek ka­zanç elde etme imkânı verir.

Mevduat sahiplerinin bankadan aldıkları faiz, çoğu za­man  en­flasyonun altında kalır. Bu sebeple onlar enflasyo­nun gönüllü kur­banı sayılırlar. Meselâ Türkiye’de l935’te tahvile para yatırmış birinin % 7 net bileşik faiz hesabıyla gelirini de ana pa­raya eklediği halde 1975’te mal vara­lığı İstanbul Ticaret Odası endeks­lerine göre eksi değerinin % 17’si olduğu hesabedilmiştir[97]. Bu kişi % 83 oranında kayba uğ­ramış olmaktadır. Aslında bu tablo her yerde buna yakındır. Halkın tasarrufla­rının miktarı daima düş­mektedir.  Me­selâ 1910 yıllarında dünyada toplam tasarrufun % 80’i halkın biriktirdiği para­lardan oluşmakta iken 1960’larda bu oran % 42-45 civarına inmiş­tir[98]. 2000 yılının Türkiye'sinde halkın tasarrufunun toplam tasarrufa oranı iyice azalmıştır.

Özel finans  kurumları, katılma hesabı sahiplerine kârdan pay vadederler. Kâr etmiş sayıla­bilmeleri için mevcut enflasyo­nun üzerinde bir gelir temin etmeleri icabeder. Bu sebeple fi­nans kurumlarının görevleri hem ellerinde bulundurdukları pa­raları enflasyona karşı korumak hem de o paralarla gerçek kâr elde ederek ka­tılma hesabı sahiplerine bundan pay vermektir. Çünkü kendileri ancak gerçek kârdan pay alabilirler.

IV- ÖZEL FİNANS KURUMUNUN İŞLEYİŞİ

Özel Finans Kurumu, fonlarını emek-sermaye ortaklığı (mudarebe) ile toplayıp akıllı ve ilerisini düşü­nen bir tüccar sıfatıyla kullanır, ayrıca bankacılık hizmetlerini yürü­tür. Faizsiz mali aracılık da yapabilir.

A- Malî Aracılık

Malî aracılık,  tasarruf sahiplerine gü­ven vererek ellerindeki paraları toplayıp belli esaslara göre işletmektir.

Özel finans kurumları hem vadeli hem de vadesiz fon kabul eder­ler. Va­deli fonlar mudarebe esaslarına uygun olarak alınır. Bunların önemli bir bölümü, müşterilerin talep ettikleri malları almak için kulla­nılır. Genellikle peşin parayla aldıkları malı vadeli olarak sattıklarından müşterilerinin durumunu iyice araştır­mak, onlar­dan kefil, rehin vs. gibi temi­natlar almak zorunda kalırlar. Bundan başka aşağıda belirtilen se­lem, ıstısna, mudarebe, müşareke, ithalat, ihracat, fi­nansal ki­ralama gibi işlemleri de yapar­lar. Ortaklıklar kurar veya sana­yiin ihti­yacı olan takım, teçhizat, hammadde vs. alıp onlara va­deli olarak satarlar. Böylece finans kurumları tasarruf sahip­leri ile ona ihtiyaç duyanlar arasında bir mali aracılık yapmış olurlar.

Vadesiz fonlar ödünç esaslarına uygun olarak alınır. Kurum is­terse bu pa­rayı kullanır. Bundan dolayı fon sahibine bir kâr vermez. Vadesiz fon sahibi istediği zaman parasını çekebilir.

B- Faizsiz Finansman Yolları

Finansman (financement) söz­lükte "gerekli parayı verme"  anlamına gelir[99]. Finans kurumları, gerekli parayı sadece or­taklık yoluyla verebilirler. Bunun dı­şında paraya ihtiyacı olan­lara para değil, o parayla almak istedikleri mal veya hizmeti alıp onlara satarak yardımcı olabilirler. Bu, paraya olan ih­tiyacı faize gir­meden karşılama imkanı verir. Bunu, para temini ve mal temini ve hizmet temini diye üçe ayırabliriz.

1- Para temini

Ortaklık sisteminde para temini, yani finansman sadece mudarebe ve müşa­reke yoluyla olabilir.

a- Mudarebe

Mudarebe, bir taraftan sermaye, diğer taraftan emek olmak üzere kurulan bir ortaklıktır. Elde edilecek kârın hangi orana göre pay edileceğini önceden be­lirlemek şarttır. Böylece pa­rası olduğu halde onu işletemeyen­lerle iş yapma kabiliyeti olduğu halde parası olmayan­lar mudarebe ortaklığı ile bir araya gel­miş ve her iki tarafın ihtiyacı da karşı­lanmış olur.

Bir iş için gerekli sermayenin tama­mını finans kurumu verir, ikinci taraf da işe yalnız emeği ile ortak olursa bu bir mudarebe olur. Kurum, iş bitiminde ser­maye ile birlikte kendine dü­şen kârı alır. Kâr yoksa yalnızca sermayeyi alır. Böylece risk, dengeli olarak paylaşılmış olur. Finans ku­rumu, parasından bir gelir elde ede­me­miş, işletmeci de çalışması­nın karşı­lığını alamamış olur. Zarar olursa, muda­rebede zarar sermayeye yükleneceğin­den finans kurumu bu za­rarı kabul eder. 

b- Müşareke

Müşareke ile her türlü ticari ve sınai or­taklık kaste­dilir. Müşarekede taraflar­dan her biri az veya çok sermaye koyar. Sermayelerin birleşmesi daha büyük iş yapma imkanı verir. Elde edi­len kazanç tarafların önceden yaptıkları anlaşmaya göre bölüşülür.

Finans kurumlarının yaptığı ticari or­taklıklar, belli iş­lerin yapı­lıp bitirilmesi ile sınırlı kalır. Yani bir malın alım satımı, üretimi veya pazarlanması için çoğun­lukla bir işlemlik ortaklık kurulur. İş bi­tince ortaklık sona erer. Bir ticaret veya sanayi ku­rumunu işletmek üzere or­taklık  kurulmasına da bir engel yoktur[100].

Ortaklık, ister mudarebe, isterse mü­şareke şeklinde olsun, parayı tehlikeye atmak olur. Ama ekonomik hayatta tehli­ke­siz iş yoktur. Alınan bütün teminatlara rağmen banka kredi­lerinin dahi geri dönmeme tehlikesi daima vardır. Mudarebe ve müşarekede tehlike daha fazladır ama kazanç umudu da fazladır. Bu umut, in­sanları o tehlikeye girmeye zorlar. Unutmamalıdır ki, ortaklıklar, eko­nomik hayatın motorlarıdır. Onlar olmasa ne bankanın kredi vereceği ne de finans kurumunun iş yapacağı kuruluş kalır. Banka ve finans kurumu da birer ortaklıktır. Banka da ortaklık sistemine göre kurulur ve ortaklık sisteminin kurumla­rından yararlanarak çalışmalarını sürdürür.

Ortaklıklardan do­ğacak tehlikeyi azaltıcı ve kazanç ihtima­lini artırıcı ted­bir­ler alınabilir. En önemlisi riski yay­mak olmalıdır. Bunun için her bir or­tak­lığa ayrılacak sermayeyi sınırlı tutup mü­şareke ve mu­darebe sayısını artırmak gerekir. Böylece birinin zararını di­ğer­le­rinin kârlarıyla ­karşılayıp karlı duruma geçme­k ko­lay olur. 

Mudarebede proje ile ilgili detaylar ortaya konmalı ve paranın projeye uy­gun harcan­ması denetlenmelidir. Çünkü mudarib iyi denetlenmezse ge­rekli titiz­liği gösteremeyebilir.

Müşarekede ise ortakların daha çok sermaye koymasına dikkat etmeli ve yönetimde etkili konuma gelmelidir. Ortakların daha çok sermaye koyması ellerini taşın altına sokma­larına sebep olacağından kâr ihtimali yük­sek olur.

2- Mal temini

Finans kurumu peşin fiyatla mal sat­maz. Çünkü peşin parası olan gider, malı başkasından alır. Finans kurumuna ge­lenler, kendi paraları olmadığı için ge­lir­ler. O, bunların istedikleri malı piya­sa­dan alır ve onlara satar veya kiraya verir. Bu sebeple finans kurumunda mal te­mini; vadeli satış, selem, ıstısna ve fi­nansal kiralama (leasing) yollarıyla olur.

a- Vadeli satış (mürabaha)

Malın peşin satılması arzu edilse de veresiye satışlar vaz­geçilemez bir ihti­yaçtır. Cebinde parası olmayan bir me­mur, maaş gününe kadar aç bekleye­mez, ihtiyacını veresiye alım yaparak giderir. Bu ihtiyacı, zaman za­man herkes du­yabilir. Malların peşin fiyatı ile vadeli fi­yatı arasında fark olabilir. Bu fark faiz değildir.

Bir alım satımda, satıma konu olan mal mevcut ve belli olur, fi­yatı konu­sunda taraflar anlaşır, taksit miktarları ile ödeme günleri belli olursa bu, geçerli bir satış olur. Artık o malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatının farklı olmasının önemi olmaz[101].

Finans kurumları, bazı kişi ve kuruluş­lara bu şekilde mal temin etmekte ve peşin fi­yatla aldıkları malları bunlara va­deli olarak satmaktadırlar. Böylece satıcı, malı peşin satma imka­nını, alıcı da ihti­yaç duyduğu bir malı veresiye satın alma im­kanını elde etmiş olur. Bu satışa mu­rabaha adı verilir.

Murabaha, ister peşin, ister veresiye olsun bir malın mali­yetinin ve ondan elde edilen kârın borçluya tam olarak söy­lenmesi suretiyle yapılan satıştır. Müşteri, finans kurumunun ne kadar kâr ettiğini ayrıntılarıyla bildiği için böyle bir satışa fıkıhta mura­baha denir. Ama bizde mura­baha keli­mesinin kötü bir geçmişi vardır. Osmanlılar bu keli­meyi muamele-i şer­'iyye karşılığı kullanmışlardır.

Muamele-i şer'iyye, faizli kredi almanın hileli yollarındandır. Burada ala­caklıya sağlanan menfaat, alım sa­tımdan doğmuş bir kâr şek­line sokulur. Mesela kişi bir malını, borç verecek olanın önüne koyar ve "Bunu sana 10.000 liraya sattım." der, o da onu satın ve tes­lim alır ve parayı öder. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şar­tıyla bana 11.200 liraya sat." der, o da satar. Böylece istediği 10.000 lirayı elde etmiş, sattığı mal tekrar kendine dönmüş ve karşı tarafa, bir yıl sonra ödeye­ceği 11.200 lira borçlanmış olur. Bunun bir çok usulü vardır. Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandı­ğı'nda bir cep saati varmış. Kredi alanla­rın öde­yecekleri fa­izi meşrulaştırmak için hergün defalarca satılır, müesseseye hibe edilirmiş. O zaman bu gibi yöntem­lerle çalışan çok sayıda para vakfı vardı. Bunlar halka kredi verir, alacakları faizi göstermelik satışlarla meşrulaştırırlardı.

Muamele-i şer'iyye faize kılıf uydurma olduğu için halk vicdanı buna tepki duy­muş ve mu­rabaha kelimesi zamanla fa­izcilik ve te­fecilik anla­mında kullanılmıştır. Fahiş faizle borç verip halkı soyan in­safsız bankere muraba­hacı adı veril­miştir[102]. Dilimizdeki bu mu­rabaha ile fi­nans ku­rumlarının muraba­hası arasında kelime benzerliği dışında bir benzerlik yoktur.

b- Selem

Selem, para peşin ve mal veresiye olmak üzere yapılan bir satım akdidir. Veresiye satışın tam tersine işler. Selemde malın cinsinin, nev'inin, özelliklerinin, miktarı­nın, bedelin miktarının, teslim yerinin ve teslim tarihinin akit sıra­sında tespiti şarttır[103]. Şartlarına uygun ola­rak yapılan bir selem akdi sebebiyle ileri bir ta­rihte üretilecek mallar şimdiden satıl­mış ve ihtiyaç duyulan para elde edilmiş olur. Diğer taraf­tan müşteri de ileri bir tarihte ihtiyaç duyacağı malı şimdiden satın almış ve taraf­lar faize girmeden ihtiyaçla­rını karşılamış olurlar.

c- Istısna

Bu bir sipariş akdi, bir şeyi yapmak üzere imalatçı ile yapı­lan an­laşmadır. Istısna’ın selemden farkı, paranın peşin veril­me­sinin şart olmaması ile malı tes­lim tarihinin kesin olmama­sıdır. Bu şe­kilde imalatçı, imal edeceği mal için ihti­yaç duy­duğu parayı elde ettiği gibi onu satmayı da sağlama almış olur. Müşteri de kendisine lazım olan malın siparişini vermenin ra­hat­lığı içinde bulunur.

Finans kurumunun devreye girme­siyle müşteri siparişini fi­nans kuru­muna, finans kurumu da imalatçıya verir. Malın üretilememesi veya üretimin isteğe uy­gun olma­ması halinde müşteri finans ku­rumunu sorumlu tutar. Bu du­rumda fi­nans kurumu o malı bir başka yerden temin edip müşteriye vermek zo­runda kalır. Finans kurumu da imalatçıyı so­rumlu tutar.   

d- Finansal kiralama (leasing)

Finansal kiralama, bir malı satın ala­rak ona ihtiyaç duyan kişi ve kuruluş­lara kiralamaktır. Bu, faize girmeden yatırım yapma imkanı sağlar. Kiralama ya normal şekilde, ya da mülkiyetin dev­riyle sonuçlanacak bir şekilde yapılmaktadır.

Normal kiralama, kiraya verilen ma­lın, kira müddeti biti­minde geri alınması şeklinde olur. Meselâ bir leasing şirketi, sanayicinin ihti­yaç duyduğu bir fabri­ka binasını yaptırır veya satın alır, ona 10 yıllığına ki­raya verir. Süre sonunda söz­leşme yeni­lenmezse binayı geri alır. Şirketle sanayici arasında bu konuda bir ön sözleşme yapılabilir. Böylece taraflar, karşılıklı taahhüde girmiş olurlar. Bu taah­hüd taraflardan birinin diğerini zarara sokmasını önleyecek biçimde yapılabilir.  Fabrikanın ku­rulması için gerekli takım ve tezgahlar vs. de aynı usulle alınıp ki­ralanabilir.

Mülkiyetin devriyle sonuçlanan kiralama ise satım ile kiranın birleşmesinden doğan yeni bir akit sayılmaktadır. Buna göre, kiralanan mal 100 hisse itibar edilirse ilk taksitte bunun 1 hissesisinin be­deli, 99 hissesinin kirası alınır. Yani yapılan her ödemenin bir kısmı mal bedeli, bir kısmı da kira be­deli olur. Taksitler ödendikçe kiracının o maldaki payı artar. Bu pay yüzde yüze ulaşınca kiracı, malın  sahibi olur.

Bize göre bu, vadeli satıştan başka bir şey değildir. Bu sebeple hukuki ilişkiler, vadeli satışa göre düzenlenmelidir.

3- Hizmet temini

Finans kurumu, banka gibi kredi kuruluşu değil, mal ve hizmet satan ticari bir kuru­luştur. Bu sebeple mal ve hizmet satan ku­ru­luşlar ne iş yaparlarsa finans kurumu da o işleri yapar.

Finans kurumu taşeronluk yapabilir. Mesela, bir işletmenin bazı hizmetlerini belli bir meblağ karşılığında belli bir süre için üstlenebilir. Bu süre içindeki İşçi ücretlerini ve sabit giderleri karşılar. Böylece nakit sıkıntısı içinde olan veya elindeki nakitleri bir başka işte kullanma durumunda olan işletme, bu ihtiyacını faize girmeden karşılamış olur.

Yine bir reklam ajansı gibi çalışıp, basın ve yayın organlarından aldığı reklamları pazarlayabilir.

Bir oteli veya seyahat şir­ketini belli bir süre için kiralayarak bu süre içindeki bütün gelirlere sahip olabilir.

Finans kurumu, meşru ölçüler içinde her türlü hizmeti yapabileceği için büyük bir iş sahasına hizmet satabilir.

C- Bankacılık Hizmetleri

Emanet kabulü,  ikraz (ödünç verme), istikraz (ödünç alma), banka havalesi, senet tahsili, poliçe, kredi mektubu, banka kartı, çek, banka teminat mek­tubu, kredi kartı, aval, kambiyo işlemleri, altın ve gümüş alım satımı (sarf), gibi banka­cılık hizmet­leri, bir komisyon karşılığında faizsiz ola­rak yürütülebilir. Burada bu hizmetler ele alınacaktır.

1- Emanet kabulü

Bankalar, menkul değerleri ve bir kı­sım kıymetli eş­yayı ema­net olarak kabul edip saklarlar. Bunun için kiralık kasalar bulundururlar.

Kıymetli eşyanın güvenli bir şekilde saklanması zaman zaman ciddi bir ihtiyaç olur. Hz. Mu­hammed, ona dua ve selâm olsun, Allah'ın Elçisi olmadan önce Mekkeliler ona güvenir, para ve kıymetli eşyalarını onun yanında saklarlardı. Bu özelliğinden dolayı ken­disine el-Emîn (güvenilir kişi) lakabı ve­rilmişti. Allah'ın Elçisi olduk­tan sonra kimi Mekkeliler, her ne kadar inanmamış ve karşı gelmiş ol­salar bile ona olan gü­venlerini yitir­memişlerdi. Allah'ın Elçisi Mekke’den Medine’ye hicret ederken yanın­daki emanetleri Hz. Ali’ye (r.a.) tes­lim etmiş ve onları sa­hiplerine ulaş­tır­masını istemişti[104] Hz. Ali, bu malları teslim ettikten sonra Medine’ye hicret et­mişti.

2- Mevduat kabulü

Saklanması için bırakılan şeye vedîa ( ) denir. Mevduat, mevdûe'nin ço­ğuludur, vedîa olarak bırakılmış mallar anlamına gelir. Bankaya yatırılan para­lara da mevduat denir.

Bu paralar fıkıh ba­kımından mevduat değildir. Çünkü  mev­duatın korunması ve kullanılmaması ge­rekir. Zayi olması ha­linde bakılır, eğer onu kabul eden ki­şinin bir kusuru yoksa tazmin etmez. Halbuki, bankalar bu pa­raları kullanma hakkına sahiptirler. Zayi olsa, bankanın kusuru var mı, yok mu diye bakılmadan para sahipleri, on­ları banka­dan isteyip alabilirler. Bu se­beple banka­lara mev­duat yatırmak onlara ödünç ver­mek yani ikrazda bulunmaktır.

Ödünç (karz), mislini geri almak için mislî bir malı vermek üzere yapılan söz­leşmedir.

Mislî mal, değerini etkileyen önemli bir fark olmaksızın çarşı pa­zarda dengi bulunabilen maldır. Borçlu, borç aldığı malın aynısını değil, mislini yani dengini ver­mekle yü­kümlüdür. Karz için tesbit edilen vade de  alacaklıyı bağla­maz[105].

Gerek finans kurumlarında ve ge­rekse bankalarda bulunan vade­siz he­sap­lar müşteriler tarafından bu kuruluş­lara ödünç verilmiş para­lardır. Bu kurum­lar o paraları kullanıp gelirinden yararla­nabilirler.

Emanet bırakılan bir mal, emanetçi­nin kusuru olmadan zayi olsa emanet­çiye ödettirilmez[106]. Bir de emanetçi bu mal­ları sahibinin izni ol­madan kullana­maz. Halbuki karz (ödünç) öyle de­ğildir. Ödünç alınan şey, hiç kullanılmadan ve bir kusur işlenmeden zayi olsa borçlu­nun onu ödemesi gerekir.

Karz, her zaman istenip alınabilece­ğine ve zayi olması halinde tazmin etti­ri­lebileceğine göre tasarruf sahibi, para­sını emanet bırakmak yerine karz olarak vermeyi tercih eder. Karz olarak bırak­mak karşı taraf için de yararlıdır. Çünkü bu takdirde o, parayı kullanabilecek ve ondan faydalanacak­tır.

Sahabeden Zübeyr b. Avvam (r.a.), güvenilir kişilerdendi. Halk, kıymetli mal ve paralarını ona emanet ederdi. Oğlu Abdullah b. Zübeyr’in (r.a.) bildirdiğine göre kendisine bir şeyi emanet bırakmak is­teyene şöyle derdi:

- Hayır. Sadece ödünç olarak kabul edebilirim, çünkü zayi olmasın­dan kor­ku­yorum.

Zübeyr b. el- Avvam’ın[107] yanında bu şe­kilde iki milyon ikiyüzbin dirhem birik­mişti[108]. 4.35 gr.lık bir Bizans altını o de­virde on dirhem değerinde ol­duğu için biriken para, 220.000 adet Bizans altını eder. Bu, önemli bir meb­lağdır.

Bankalara verilen vadesiz mevduat karz, yani onlara verilmiş ödünçtür.

3- İstikraz (ödünç alma)

Kısa vadeli para ihtiyacı istikraz yo­luyla karşılanabilir. Ödünç bazen sada­kadan efdal olur. Faizsiz verilen ödünce karz-ı hasen denir.

Finans kurumları, bazı müşterilerine, herhangi bir menfaat bek­lemeksizin ödünç verebilirler. İstismara açık olan bu imkanı çok dikkatli kullanmak gerekir.

4- Banka havalesi

Banka havalesi, bir kimsenin kendi adına, diğer bir kim­seye para, kıymetli evrak ya da benzeri şeyleri vermeye bir üçüncü kişiyi yetkili kılmasıdır. (Borçlar Ka­nunu m. 457). Bu, fıkıh açısından havale değil, bir vekâlet işlemidir. Banka hava­lesi yaptıran kişi bu konuda bankayı kendine vekil etmiş olur. Çünkü vekil, başkasının bizzat yapması gereken bir işi yüklenir ve kendini o konuda onun yerine koyar. Mesela birine bir miktar para verecek olan, o parayı bir başkası aracılığıyla da verebilir. Bu başka kişi o şahsın vekili olur. Fıkıh açısından havale poliçe konusu işlenirken anlatılacaktır.

Gerek şehir içinde ve gerekse şehir­ler arasında para taşı­yanlar, gönderenin vekili olur. Vekilin elin­deki şeyler emanet olacağı için bir kusuru olmadan bunlar kayıp ya da telef olursa vekilin onu ödemesi ge­rekmez.

Vekil, elindeki emanetleri kendi malına katamaz ve kendi işi için kulla­namaz. Eğer böyle yaparsa  kaybolma veya telef halinde, kusurlu olup olmadı­ğına bakılmaksızın onların bedelini ödemesi gerekir. Bugün finans kurumları ve bankalar havale için aldıkları paraları kendi paralarına katmakta ve kısa bir süre için de olsa, kendi işleri için kullanmaktadırlar. Bu sebeple onla­rın aracılığı ile havale edilen paraların çalınması veya zayi olması ha­linde be­delini ödemeleri gerekir.

5- Senet tahsili

Banka veya finans kurumu, alacaklı adına borçlunun parasını tahsil eder. Gerek senet tahsili ve gerekse banka ha­valesi için alınan ücret vekalet ücreti­dir.

6- Poliçe

Poliçe, İtalyanca polizza'dan alınmış­tır[109]. Fıkıh ki­taplarında geçen el-bolîsa ( )[110] da o kelimeden alınmış ol­malıdır. Ömer Nasuhi BİLMEN buna po­liçe demiştir[111]. Ancak el-bolîsa poliçe­den biraz farklıdır, süftece anlamındadır. Süftece, banka kartı başlığı altında gele­cektir.

Poliçe, bir alacaklının borçlusuna hitaben düzenlediği bir kambiyo senedidir. Bu senet, borçlunun belli bir tarihte öde­yeceği bir borcu, üçüncü bir kişiye ya da onun havale edeceği başka bir kişiye ödemesi emrini içerir.

Kambiyo senedi, bono, çek ve poliçeye verilen ortak addır. (TK 582). Bunlara ticari senet de denir.

Bir poli­çede, keşideci, muhatap ve lehdar'dan oluşan üç taraf vardır. Keşideci poliçeyi düzenleyen alacaklı, muhatap ödemeyi yapacak olan borçlu, lehdar da senedi teslim alan üçüncü kişidir. Muhatap ödemeyi ona yapar.

Muhatap poliçeyi kabule zorlanamaz, ama kabul edince ilişkinin bir tarafı haline gelmiş olur. Lehdar poliçeyi vadesinden önce ciro edip bir başkasına teslim edebilir. Böylece o, poliçeden doğan bütün haklarını devretmiş olur.

Ciro, ticari senetleri veya çekleri, arka yüzüne imza atmak suretiyle devretmektir. Ciro eden lehdara ciranta denir. Bu imza ile o, muhataba, bu borcu yeni bir lehdara ödemesi için talimat vermiş olur. Cironun usulüne uygun olması için cirantanın imzası yeterlidir. Senedi rehin bırakmak amacıyla da ciro yapılabilir. Bu takdirde senedin arkasına "bedeli teminattır" veya "bedeli rehindir" gibi bir ibare yazılır. Poliçede bir çok ciranta bulu­nabilir. Poliçe, mu­ha­tap tarafından ödenmezse bütün cirantalar, senedi en son elinde bulunduran hamile karşı zincirleme kefil sayılırlar.

Poliçe, fıkıh bakımından bir havaledir. Fıkıhta havale, borcu bir zim­metten diğerine nakletmek, yani borcu ödeme yükünü başkasına yüklemek demektir.

Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:

 

Sizden biri ödeme gücü olana yönlendirilirse o, ona yönelsin[112].

 

Ödeme gücü olanın borcunu geciktirmesi zulümdür. Kim (borçlusu tarafından) ödeme gücü olan birine havale edilirse onu kabul etsin[113].

Havalede üç taraf bulunur. Birincisi hava­leyi yapan borçlu (muhîl), ikincisi havaleyi kabul eden alacaklı (muhalun leh) üçüncüsü de havale ödeyicisi (muhalun aleyh) dir. Havalenin geçerli ol­ması bu üçü ta­rafından kabul edilme­sine bağlıdır. Havale yalnız alacaklı (muhalün leh) ile havale ödeyicisi (muhalün aleyh) arasında da olabilir[114]. Muhalün aleyh (havale ödeyicisi) ya da muhalün leh (alacaklı) havale sırasında hazır bulunmayabilir. Bunlar diğer iki kişi arasında yapıl­mış olan hava­leyi daha sonra kabul ederlerse havale ge­çerlilik kazanır[115].

Ahmet borçlu, Mehmet alacaklı, Hasan borcu ödemeyi ka­bul eden üçüncü şahıs ve borç miktarı 100 lira olsun. Böyle bir işlemde genellikle Hasan'ın da Ahmed'e aynı tarihte ödene­cek 100 lira borcu olur. Normal havalede Ahmed Mehmed'e, "Alacağını git Hasan'dan al." derken poliçe'de Ahmet Hasan'a der ki, bana olan borcunu Mehmed'e öde. Burada ilişkilerde temel bir değişiklik olmadığı için poliçe ha­vale kapsamına girmektedir. 

Fıkıh bakımından ciro, tekrar havalede bulunmak demek­tir ki, bu mümkündür.

Cirantaların zincirleme kefil olmalarına fıkıh bakımından bir engel yok­tur. Bu durumda havale ile birlikte kefalet işlemi de yapılmış olur[116]. Bu kefa­let, poliçenin ciro edilmesi konusun­daki örften dolayı kendiliğinden olur.

Bugünki bankacılık hizmetlerinden banka kartı, kredi mek­tubu ve çek düzenleme işlemleri ile menkul kıymetlerin ciro edilmesi işlemi fıkıh bakımın­dan birer havaledir.

7- Kredi Mektubu

Kredi Mektubu, bir bankanın, muhtelif şubeleri ya da muha­birleri ile ilişkide bulunabilecek müşterisine, gerektiğinde o şube veya mu­habirlerinden para çekme imkanı vermek üzere düzen­lediği mektuptur. Buna itibar mektubu da denir.

Urvetü’l-Bâriki, Allah'ın Elçisi'nden bir şey istemiş, o da bir alamet (nişan, simge) vererek “Hayber’deki vekilime git, bu alamete dayanarak sana istediğini versin.” demişti[117]. Kredi mektubu da bu alamet gibidir. Hayber'deki vekil, o alameti görünce bu şahsa nasıl ödeme yapmışsa, bankalar da, ilgili bankanın veya finans kurumunun kredi mektubunu görünce o şahsa ödeme yapmaktadırlar. Bu tür hizmetlere her zaman ve her yerde ihtiyaç duyulur.

Kredi mektubu düznelemeye karşılık alınan ücret bir hizmete karşılık alınmış ücrettir.

8- Banka Kartı

Banka kartı, bankanın müşterisine verdiği bir çeşit kimliktir. Üzerinde müş­terinin adı, hesap numarası, fotoğrafı, imzası ve kartın geçerlilik süresi ya­zılır. Bu kartla birlikte kullanılabilecek bir de çek karnesi vardır. Banka şubeleri bu çekleri belli bir miktara kadar pro­vizyon almadan yani hesabında para olup ol­madığını araştırmadan kabul ederek ödeme yaparlar.

Hem banka kartı hem de kredi mek­tubu düzenleme birer ha­vale işlemidir. Alacaklı durumda olan müşteri muhalün leh, kredi mektubunu ya da banka kartını veren muhîl, öde­mede bulunan banka da mu­hâlün aleyh‘tir.

Buna fıkıhta süftece veya bolîsa ( ) denir. Süftece, bir yerde veri­len bir paranın, bir ödüncün bir ödeme emri ile diğer yerde tahsil edilme­sidir. Bir kimse, bulunduğu yerde bir tüccara bir miktar para verip ondan aldığı ödeme mektubuyla bu parayı gideceği yerdeki tüccardan ya da başka birinden alacak olsa bir süftece  işlemi yapılmış olur.

Mekke’de Abdullah b. Abbas (r.a.) Kufe’ye süftece  yazmak üzere dirhemler kabul ederdi. Abdullah b. ez-Zübeyr de Mekke’de bazı ki­şilerin dirhemle­rini alır ve Irak’ta bulunan kardeşi Mus’ab b. ez-Zübeyr’e süftece yazardı. Bun­lar o süfte­ceyi götürür Mus’ab’tan para­larını alır­lardı. O zaman böyle işlemler yapılırdı[118]. Süftece, daha çok yol tehlikesini ve para taşıma külfe­tini ortadan kaldırmak için yapılırdı. Para, süfteceyi yazacak kişiye borç olarak verilirdi. Süfteceyi yazan kişi muhîl, onu götüren kişi muha­lün leh, süfteceyi kabul edecek olan muhatap da  muhalün aleyh  duru­munda­dır.

9- Çek (check, cheque)

Kelimenin aslı Arapça sakk ( ) tır[119]. Günümüz Arapça’­sında çek yerine şîk ( ) kelimesi kullanılır. Bankalar ve finans kurumları, vadesiz hesabı olan bazı müşterilerine çek koçanı ve­rerek çek kullanmalarına imkan sağla­rlar.

Çek, ödeme emri olarak yazılan bir belgedir. Çek sahibi parasını önceden va­desiz olarak yatırıp alacaklı duruma gelir. Bir mal ya da hizmet almak veya borç ödemek için bir çek yazıp ala­caklı­sına verir. Alacaklı da bu çeki vere­rek fi­nans ku­rumundan alacağını tahsil eder.

Çekle yapılan işlem, fıkıh bakımından bir havale işlemidir. Çeki yazan mu­hîl, çeki alan muhalün leh, banka veya fi­nans kurumu da muhalün aleyh olur.

İranlı seyyah Nasır Hüsrev, 11. asırda (437-444 h./ 1045-1052 m. senelerinde) yap­tığı gezi­lerle ilgili anılarını yazdığı Sefernâme adlı eserinde, Basra’da gör­düğü bir olayı şöyle anlatır:

“..Basra’da sabahleyin Huzaa çarşı­sında, öğleyin Osman çarşı­sında, ak­şam­leyin de Kaddâhîn çarşısında olmak üzere günde üç pazar kurulur. Pa­zarda işlem şöyledir: Herkes parasını sarrafa ve­rerek ondan sakk (çek) alır. Sonra lazım gelen her şeyi satın alır ve bedeli­nin ödenmesini sarrafa havale eder. Müşteri şehirde kaldığı süre içinde sar­rafın sakk’ından başka bir şey kullan­maz[120].” 

Ahmed Emin’in bildirdiğine göre hicrî IV. asır ortalarında Halep Devleti Emiri olan Seyfüddevle el-Hemedânî, bir sar­rafa hi­taben ilk çek keşidesi yapmış ki­şidir. Bu çek, Seyfüddevle’nin Bağdat’ı ziya­reti sı­rasında Bağdat’lı bir sarrafa hita­ben yazılmıştır[121] .

Çek kullanma halk arasında yaygın­laştıktan sonra edebi eser­lerde keşide edilmiş çeklerle ilgili parçalara rastlanır ol­muştu[122]. Şair Cehza ( ) el-Bermekî (234-324 h./848-936 m.) karşılıksız çeklerle ilgili olarak iki beyt söyle­miştir.

Ödülleriniz parmaklarla ve elle yazı­lan kağıt parçaları ise

O kağıtlar bir fayda sağlamaz. İşte benim yazım, alın onu bin tane bine[123].

Mal ve hizmet akışı önemli ölçülere vardığı zaman, alınan malın ve yapı­lan hizmetin bedelini ödemek için büyük meblağlar bulundur­mak ve bunları bir şehirden diğerine ya da bir ülkeden di­ğer ülkeye nakletmek gerekir. Taşıma güçlüğü yanında bunların çalınma ve kay­bolma tehlikesi de vardır. Eğer eski­den olduğu gibi ödemeler altın ve gü­müş para ile yapılacak olsa, buna bir de bu pa­raların ağırlık ve ayar­larını bilme ihtiyacı eklenir. Bankalar ve finans kurumları bu açıdan önemli hizmetler sunmaktadırlar.

Verilen borca karşı­lık para taşıma külfetinden ve yol tehlike­sinden kurtulma nimetini elde edilmektedir ki, fıkıh bakımından bu, ödünçten sağlanan bir menfaattir. Menfaat sağlayan her ödünç faiz sayıl­dığı için bazı fakihler bunun caiz olma­yacağını belirtirken bir kısmı da mekruh saymıştır. Ancak para, ödünç olarak ve­rilirken bir süftece yazma ya da sakk (çek) verme şartı koşulmazsa bir sakın­cası görülme­miştir[124].

İmam Malik’e şöyle bir soru soruldu:

- Bir kişi başka bir şehirde ödemek üzere birinden ödünç dinarlar ve dir­hem­ler alsa ne olur ?

İmam Malik dedi ki: “Borç veren kişi, arkadaşına iyilik etmek ve kolaylık sağ­lamak istemiş de Iraklıların süftecelerle yaptığı gibi kendisi için (o beldede öde­meyi) garantilesin diye vermemişse onda bir sakınca görmem[125].”

Hanbelî mezhebine göre “Kişinin, kendi lehine bir süftece yazılması şar­tıyla borç vermesi caizdir. Ancak buna karşılık bir şey alması doğru olmaz[126].” Çünkü her iki taraf da bundan yararlanır ve bunun taraflardan birine bir zararı ol­maz. Zaten şeriat bir zarar doğurmayan iyi şeyleri yasaklamaz, aksine meşru kı­lar[127].

Bize göre günümüzde para nakillerinde yaygın bir zorunluluk (umûm’ul-belvâ[128]) olduğu ve süftece yaz­mayı engelleyecek bir ayet veya hadis de bulunmadığı için  bunda bir sakınca yoktur.

10- Banka teminat mektubu

Bankanın, bir kişi ya da kuruluş adına belli bir meblağa ka­dar doğacak borcu, belli süre için üstlenmeyi kabul ettiğine dair ver­diği belgeye banka teminat mektubu denir. Bu, her ne kadar kefâlet işlemine benzese de kefâletten farklıdır. Çünkü kefâlet bir şahsın borcunu üst­lenmek ve o borcun borçlu ile bir­likte ken­dinden istenmesini kabul etmektir. Kefâlette kefil olunan kişi aleyhine doğ­mamış olan bir borç kefilden istenemez, ama te­minat mektubunda istene­bilir. Meselâ bir yerden 1 milyon TL. tutarında veresiye mal alacak olan kişi, oraya bir teminat mek­tubu verse de henüz hiçbir şey satın almamış olsa, orası mektupta yazılan meblağı ilgili kurumdan alma hakkına sahip­tir. Bu durum fıkıh bakımı­dan kabul edilemez.

Kefâlet iyilik ve teberru sayıldığı için bundan ücret alınması caiz görülme­miş­tir[129]. Kefâlet, kefilin söylediği  bir söz ile tamam olur. Bunun için bir belge dü­zen­lenmesi şart değilidir. Ama teminat mektubu, adı üstünde bir mektup, özel ifadeler içeren bir belgedir. Bu belgeyi herkes değil, belli finansal kuruluşlar düzenleyebi­lir. Bunlar hayır kurumları değildir. Bu sebeple banka teminat mek­tubu düzenleme işi, bir kişinin bir baş­kasına kefil olmasından farklıdır. Bu se­beple banka teminat mektubundan komisyon alınabi­lir.

Belge düzenleme, ücretle yapılabile­cek işler­dendir. Nitekim bir fakih ver­diği fetva karşılığında ücret alamaz, ama fet­vasını bir ka­ğıda yazdığı takdirde bundan ücret alabi­lir[130]. Çünkü “Bizzat tecviz olunamıyan şey bi’t-teba tecviz olu­nabi­lir[131].” Yani tek başına yapılması caiz ol­mayan bir iş, başka bir şeye bağlı olarak yapılabilir. Fetvasını bir kağıda yazan fakihin alacağı ücret bir katiplik ücreti değildir. Katip, hazır bir belgeyi yazar. Ama fakih yeni bir belge hazırlar. Kefalet belgesi düzenlenmesi halinde de ücret alınabilir.

11- Akreditif

Akreditif, bir ithalatçının, yabancı ülkede bulunan satıcıdan ala­cağı malın bedelinin tamamına veya bir kısmına bir banka­nın kefil ol­masıdır. Banka böylece, bir taraftan ithalatçıyı desteklemiş, bir taraftan da ithal edilecek malın bedelinin ödeneceğine dair diğer ülkedeki satıcıya güven vermiş olur. Bu, dış tica­rette önemli bir işlemdir. Böyle bir kefâlet ca­izdir.

Akreditif açmak için gerekli muamele­leri yapma karşılığında komisyon alına­bilir. Çünkü bu yalnızca bir kefâlet değil, içinde kefâlet de bulunan bir iş­lemler bütünüdür.

12- Kredi kartı

Kredi kartının üzerinde sahibinin adı, soyadı, kartın numarası vs. bulunur. Taklit edilmemesi için çeşitli tedbirler alınır. Bu kartı veren kuruluş kart sahibi­nin belli  yerlerden belli miktara kadar alacağı malların bedelini ödemeyi kabul etmiş sayılır.

Meselâ A bankası B isimli müşteri­sine 1 milyon ile sınırlı kredi kartı ver­mişse B’nin belli yerlerden 1 milyona kadar yapacağı  alımların bedelini öde­meyi kabul etmiş olur. B gider, kredi kar­tını kabul eden C mağazasından 1000 li­ralık mal alır ve bu iş için hazır­lanmış fişi imzalarsa C mağa­zası bu fişi ilgili banka şube­sine ya da muhabirine ibraz ederek parasını alır. Sonra kredi kartı sahibi al­dığı malın bede­lini bankaya öder. İşlem bu şekliyle hem bir kefâlet[132] hem de ve­kalet işle­mi­dir.

Bankanın kefil olması, kredi kartı sa­hibinin satınalacağı belli mik­tardaki ma­lın bedelini ödemeyi üstlenmesinden dolayıdır. Vekil olması da borçları takip edip kendi adına öde­me yapması için kart sahibi tarafından yetkili kılınmış olmasındandır. 

Banka, yaptığı bu hizmete karşılık bir ücret alır, bu bir vekalet ücreti sayılır. Bu ücret, önceden ka­rarlaştırı­lan oranda, satış bedelinden kesilmek şeklinde tahsil edilir. Bu çoğu zaman, satıcının kart sahibine yaptığı bir indirim olur. Mesela, kredi kartını kabul eden kuru­luş, 100 liralık satışa karşılık bankadan 95 lira alıyorsa sattığı mal ve hizmetin fiyatından 5 liralık bir indirimde bulunmuş sayılır. Bunu kabul etmeyen kuruluşlar da vardır. Onlar bu farkı, komisyon adı altında müşteriden alırlar.

Kredi kartı sahibi, bankanın tanıdığı süre içinde ödeme yap­madığı tak­tirde banka, faiz ta­hakkuk ettirir. Faize girme­mek için ödemeyi zamanında yapmak gerekir.

Faizsiz finans kurumları da müşteri­lerine kredi kartı verirler. Onlar, öde­me­nin geciktirilmesine karşılık faiz alamaz­lar. Gecikme süresi içinde para değer kaybı olmuşsa bunu alabilirler. Bunun için sözleşmeye şart koyabilirler. Temerrüde düşen borçlulara uygula­nabilecek ceza aşağıda gelecektir.

13- Aval

Aval, Arapça havale kelimesinden Fransızca’ya geçmiştir[133]. Ama havâle anlamında değil, borca kefil olma anla­mında kul­lanılmaktadır. Aval, bir poliçede ya da emre yazılı senette im­zası bulunanlar ödemezse senet bede­lini o senedin hamiline ödeyeceğine dair üçüncü kişi­nin verdiği te­minattır. Aval veren kefil ol­duğu şahıs derecesinde sorumlu­dur.  (TK m. 612-614).

Aval tam bir kefalettir. Aval uygulamasında geçerli olan şu iki husus fıkha uymaz.

a-Kefalette esas borcun geçersiz olması halinde kefil borçtan kurtulurken aval verenin borcu, esas borç geçerli olmasa bile devam eder.

b-Kefalette kefil, esas borçluya ait defileri[134] ileri sürebilirken aval ve­ren, lehine aval verdiği kişiye ait şahsi defileri ileri sürerek borcu öde­mekten kaçınamaz.

14- Kambiyo işlemleri

Kambiyo, iki ayrı ülke parasının birbiriyle değiştirilmesidir. Buna döviz alım satımı denir. Finans kurumları bu işi yaparlar.

 Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed zamanında para, altın­dan basılan dinar ile gümüşten basılan dirhem idi. Gerek dinar ve dir­hemin ve gerekse bunların maddesi olan altın ve gümüşün kendi cinsiyle ya da birbiriyle değiş­tirilmesi Allah'ın Elçisi tarafından bazı kural­lara bağlanmıştır.

Para olma özelliği dışında altın ve gümüşle ortak yanı ol­mayan kağıt parada dinar ve dirhemlerin alım satımındaki ku­ralların geçerli olup olamıyacağı tartışmalı­dır. Rabıtatü’l-ale­mi’l-İslâmî’nin fetva heyeti, kağıt paraları dinar ve dirhemler gibi saymıştır. İslam Konferansına bağlı İslam Fıkıh Akademisi’nin ( ) 4 numaralı kararı da böyledir. Uygulama hep bu doğrultudadır. Bize göre altın ve gümüş ile kağıt paranın ortak bir yönü yoktur. Bu sebeple onları dinar ve dirhemler gibi saymak doğru olmaz. Bu konu aşağıda gelecektir.

15- Altın ve gümüş alım satımı (Sarf)

Sarf, altın ve gümüş paraların birbiriyle değiştirilmesidir.  Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed'in hadisine göre altına karşılık altın ve gümüşe karşılık gümüş alınırsa, değişimin eşit ağırlıkta ve peşin olması gerekir. Altına karşılık gümüş alınırsa ağırlıklar farklı olabilir ama değişimin peşin olması şarttır. Bu şartlara uyulmazsa faiz olur. Bu konu aşağıda Altın Gümüş ve Para Alım Satımı  başlığı altında incelen­ecektir.

16- Kıymetli evrak alım satımı

Bankalar, tahvil, hisse senedi ve çeşitli kambiyo senetleri­nin alım satımını yaparlar. Bu alım satımlardan bir kısmı İslâm'a göre caiz bir kısmı da yasak ve haramdır.

Hisse senedi, bir ticaret veya sanayi kuruluşuna ortaklığı belgeler. Bu se­beple haram işlerle meşgul olmayan ku­ruluşla­rın hisse senet­leri alınıp satılabilir. Ancak men­kul kıymetler borsaları haksız kazanca yo­l açacak bir yapıda oldukları için bu yapı düzelmeden bu borsalardan hisse senedi alım satımı yapmak caiz olmaz. 

Tahvil faizli borç senedidir. Bu sebeple tahvil alım sa­tımından elde edilen gelir faizdir.

Poliçe, bono ve çekler kambiyo se­netleridir. Bunlar parayı veya borcu temsil ederler. Üzerlerinde yazılı değer­den daha düşük değerle alınıp satıldık­ları için bu satışlardan elde edilen gelir faiz olur.

V- DÖVİZ SATIŞI

Para yenilmez, içilmez, yemeğe tuz, ekmeğe ha­mur olmaz. Ama yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçlar onunla karşılanabilir. Bu, parayı eko­nominin ana direği yapar. Bu se­beple para satışı, başka satışlara benzemez, daha fazla dikkat ister. 

Dinar ve dirhemler dolaşımdan kalkmış, yerine kağıt para geçmiştir. Ama dolaşımda olan dinar ve dirhemle kağıt para arasın­daki tek ortak nokta para olma özelliğidir. Hadislerde, dinar ve dirhem satışına faiz açısından yakla­şılmıştır. Kağıt para üze­rinde, altın ve gümüşten daha çok oyunlar oynanabilmekte ve insanların malı bu yolla, haksız olarak yenebilmekte­dir. Enflasyon bunların başında gelir. Bu da kağıt para ko­nusuna, dinar ve dirhem­lerden farklı olarak haksız kazanç açısından da yaklaşma zo­runluluğunu ortaya koymuştur.

Sarf ve haksız kazançla ilgili hükümleri kağıt parada uyguladığımız zaman şu durumlar ortaya çıkar.

 A- Aynı Cins Kağıt Paraların Alım Satımı

Aynı cins paraları değiştirirken miktarların eşit ve bedellerin peşin olması gerekir. Mesela, elinizdeki beşyüz lirayı ve­rip yerine ellilik almak isterseniz peşin olması şartıyla ancak on tane ellilik alabilirsiniz. Ödemede yapılacak bir ge­cikme veya bedellerden birinin fazla olması faiz veya haksız kazanç olur.

Ödemenin peşin olması gerekir, çünkü verilen 500 liranın karşılığı hemen alınmazsa daha sonra ödenecek 500 liranın değeri farklı olacağından bu fark taraflardan birinin haksız kazancı olur. Kağıt paradaki değer değişmesi her an olabilir. Bazı paraların değeri değişmiyor gibi gözükse bile bunu dünya çapında düşününce değer değimesinin çoğunlukta olduğu görülür. Allah Teâlâ haksız kazanca izin vermez. O, şöyle buyurmuştur:“Mümin­ler, mallarınızı ara­nızda haksız yol­larla yemeyin.“ (Nisa 4/29)

Daha sonra 550 lira almak üzere 500 lira ver­mek satış değil, faizli işlem olur. Zira satışta bedeller az çok farklı olur. 500 lira ve­rip bir ceket alınırsa iki be­delden biri 500 lira, diğeri cekettir. Bunlardaki farklılıktan dolayı bir kimse diğerin­deki malı almak için kendi malını vermeye razı olur. Ama faizde verilen 500 liranın yerine gene bir 500 lira, bir de fazladan bir şey alınır. Faiz, o fazlalığın adıdır. Enflasyonu bununla karıştırmamak gerekir. O konu daha sonra gelecektir.

B- Farklı Kağıt Paraları Alıp Satma

Farklı cinsten kağıt paraların alım sa­tımına döviz satışı veya kambiyo denir. Bunu yaparken miktarların eşit olması ge­rekmez ama bedellerin peşin öden­mesi gerekir. Mesela 1 Amerikan doları sa­tınalmak için çok miktarda Türk Lirası veri­lebilir ama bedellerin peşin öden­mesi şarttır. Bunların her ikisi de para ol­duğundan bedellerden birinin ödenme­sinde meydana gelecek ge­cikme faiz veya haksız kazanç olur.

Eğer farklı paraların değişimi peşin olmazsa, alım satım yolu kullanılarak faiz yasağı aşılabilir. Çünkü TL ile ABD do­ları, Alman Markı ve diğer kağıt paralar, tıpkı dinar ve dirhem gibi birbirlerinin ye­rine geçebilecek, yakın cinslerdir. Türkiye'de TL borcu olan, onun yerine ABD doları veya Alman Markı; dolar veya mark borcu olan da TL verebilir. Suudi Arabistan'da riyal ile dolar ara­sında değişmez bir ilişki vardır. 375 Rişay raila 100 ABD dolarıdır. Benzeri du­rum konvertibl olan diğer paralar  için düşünülebilir. O^^nların fiyatları arasında da ya değiş­meyen oranlar olur, ya da değişimin nasıl bir seyir izleyeceği önceden tahmin edilebilir.

1 ABD dolarının 10 TL değerinde ol­duğunu düşünelim. Bunları veresiye de­ğiş­tirmek uygun görülürse faizci elindeki 1000 TL yi bir yıl sonra ödenecek 110 ABD dolarına karşılık satar. Müşteri 1000 TL yi bir yıl kullanır ve zamanı gelince onun yerine 110 ABD doları öder. Böylece alım satım görün­tüsü altında faizli ödünç işlemi yapılmış olur. Bu se­beple vere­siye para satışı faiz olur.

Eğer farklı paraların değişiminde peşinlik şartı olmazsa, o zaman da alım satım yolu kullanılarak haksız kazanç sağla­nabilir. Mesela 1 ABD doları 10 TL değe­rinde iken bir kişi, daha sonra 1200 TL almak üzere 120 ABD doları satsa ve ödeme günü doların değeri 15 TL. ye çıksa, alacağı 1200 lira ile ancak 80 ABD doları alabileceğinden onun 40 doları, hak­sız olarak karşı tarafa geç­miş olur. Bu süre içinde doların değeri 7.5 liraya düşecek olsa, bu defa 1200 lira ile 160 dolar alınabileceğinden alacaklı taraf haksız kazanç elde et­miş olur. Bunu en­flasyon farkı saymak mümkün olmaz. Çünkü iki farklı paranın de­ğerini enflasyon dışında etkileyen şeyler de vardır. Bu sebeple vadeli döviz sa­tışı caiz değildir.

C- Vadeli İşlem (Forward)

Forward, ileri bir tarihte ödenecek iki farklı paranın şimdiden satılması demek­tir. Mesela 1 ABD dolarının değeri 10 TL iken üç ay sonra teslim edilecek 100 ABD doları için teslim tarihinde 1200 lira ödenmesi şimdiden kararlaştırılır, o gün gelince doların değeri ister 9 TL, isterse 13 TL veya daha yüksek değerde olsun, anlaşma gereği, taraflardan biri 100 ABD doları, diğeri de 1200 lira vermek zorunda olur. Bu işlem caiz değildir. Çünkü bu meblağlar tarafların üstlendikleri borçtur. Allah'ın Elçisi borcu borca karşılık satmayı yasaklamıştır: [135].

D- Kağıt Para Satışı İle İlgili Değerlendirme

Mezheplerin faiz ve sarf ile ilgili görüş ve prensiplerini kağıt para satışı üze­rinde uygulayınca şaşırtıcı sonuçlar or­taya çıkar. Bu sebeple burada bir değer­lendirme yapmak kaçınılmazdır.

Hanefî mezhebi’ne göre ağırlık veya kile ile işlem görme­diği için yalnızca aynı cins kağıt paraların veresiye değişimi yasak olur. Mesela 100 TL, daha sonra ödenecek 90, 100 veya 101 TL'ye karşı­lık satılamaz. Satılırsa faizli işlem olur. Ama Türk lirası ile Alman Markı veya Amerikan Doları ve diğer kağıt paralar arasında cins birliği olmadığı için bunla­rın peşin veya veresiye her türlü alım sa­tımı yapılabilir. Hanbelî mezhe­binin ter­cih edilen görüşü de Hanefi mezhebi gibidir. Bu görüş kabul edilemez. "Farklı Cinsten Kağıt Paraların Alım Satımı" başlığı al­tında verdiğimiz bilgilere göz atılırsa bu­nun faize ve haksız kazanca kapı açtığı açıkca görülür. Orada geçen şu ör­neği tekrarlayalım: 1 ABD doları 10 TL değe­rinde olsa, faizci elindeki 1000 TL yi bir yıl sonra ödenecek 110 ABD dolarına karşılık satsa bu, alım satım görün­tüsü altında faizli ödünç olur. Bu sebeple ve­re­siye kağıt para satışı faiz olur.

Şafiî mezhebine ve Malikî mezhebinin tercih edilen görü­şüne göre kağıt paralar altın, gümüş veya bir gıda maddesi ol­madığı için ister aynı cinsten, isterse farklı cinslerden olsunlar, bunların peşin veya vere­siye her türlü alım satımı yapı­labilir. Bu konuda Zahirî mezhebi de aynı görüştedir. Çünkü kağıt para, hadis­lerde geçen altı maddeden biri değildir. 

Bu görüşler de kabul edilemez. Çünkü daha sonra 550 lira al­mak üzere 500 lira satı­labilirse bu yolla her türlü fa­izli işlem yapılabilir ve faiz yasağının bir an­lamı kalmaz.

Eskiden kağıt para olmadığı için bü­yük fakihlerin bu ko­nuda kafa yormamış olmaları yadırganamaz. Felsler o zama­nın bozuk parasıydı, sadece küçük öde­melerde kullanılırdı. Bozuk paranın mik­tarı az olacağından onunla faizli işlem yap­mak isteyen çıkmaz. Bu sebeple felste böyle bir tehlike yoktu. Bugünki kağıt para, dinar ve dirhemlerin yerini almıştır. Bunu gözden uzak tutup faiz ya­sağını çiğneten görüş ve prensiplere uyu­lamaz. Böyle bir davranış bir müslümanı sorumluluktan kur­taramaz. Çünkü bunun Allah'a isyan olacağı açıktır. Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:"Yaratıcıya İsyan olan yerde yaratılmışa boyun eğil­mez[136]." Onun bir başka sözü de şöyle­dir:"Boyun eğme sadece ma­rufta olur[137]."  Maruf, Kur'an'a, sünnete ve örfe uygun şey de­mektir. Kaldı ki, adı geçen mezhepler zamanında böyle bir problem olmadığı için bu ko­nuda onlar da suçlanamaz.

Malikî mezhebinin meşhur olmayan görüşü, bir şeydeki para olma özelliğinin (mutlaku’s-semeniyyet) onun ribaya konu olabilmesi için yeterli görülmesi­dir[138]. Buna göre kağıt para alım satımı tamamen sarf kurallarına göre, yani dinar ve dirhemlerin alım satımı gibi olmalıdır. Bu, İmam Malik'in de görüşüdür. O şöyle demiştir: "Felsleri değiştirme, ne göz ka­rarı ile, ne tartıyla ne de ölçekle olur. Bu şekilde, misli misline pe­şin de olmaz ve­resiye de. Sayıyla bir felsi bir felsle de­ğiştir­menin sakıncası yoktur. İster peşin, ister veresiye olsun bir fels verip iki fels almak caiz değildir. Burda felslerin sa­yıyla işlem görmesi, dinar ve dirhemlerin tar­tıyla işlem görmesi gibidir[139]. Kağıt paranın bu kapsama gireceği açıktır.

Tabiînden[140] Yezid b. Ebî Habîb (53-128 h. / 673-746 m.), Ubeydullah b. Ebî Cafer (öl. 99 h./ 718 m.), Yahyâ b. Saîd (öl.144 h. / 761 m.) ve Rabîa’nın (öl. 136 h./ 753 m.) al­tın ve gümüş dışında para ola­rak kullanılan maddeleri dinar ve dir­hemler gibi kabul ettiği bildirilmiştir. 

Leys b. Sa’d (94-175 h./ 713-791 m.), Yahya b. Said ve Rabia’nın şu görüşünü nakleder: “Felsi felsle değiştirirken fazla­lık veya ge­cikme mekruhtur. Çünkü artık o, dinar ve dirhem­ler gibi ba­sılı para ol­muş­tur.“

Bu görüşlerin bu konuda isabetli ol­duğu açıktır.

 

VI- KAĞIT PARA İLE ALTIN VE GÜMÜŞ ALIM SATIMI

Dinar ve dirhem artık para değildir. Eski dinar ve dirhem­ler birer ticari mal olmuşlardır. Onlar dolaşımdan kalkınca, eskiden de ticari mal ha­line gelir­lerdi[141]. Altın ve gümüşün külçeleri sadece sarf açısından dinar ve dir­hem gibi sayılır­lar[142].

Mezheplerin faiz ve sarf ile ilgili görüş ve prensiplerini kağıt para üzerinde uygularsak şu durumlar ortaya çıkar:

Hanefî mezhebi’ne göre ağırlık veya kile ile işlem görme­diği ve aralarında cins farklılığı olduğu için kağıt paralarla pe­şin veya veresiye her türlü altın ve gümüş alım satımı, selem ve ıstısna yapı­labi­lir. Selem, para peşin, mal vere­siye olmak üzere yapılan satıştır. Bunun için paranın tamamını peşin ver­mek, is­tenen altını belli bir tarihte almak gerekir. Altın ve gü­müşten çeşitli mallar üreten kişilerle istısna (sipariş) akdi de yapıla­bilir. İstısna, bir üretimin yapılması için sipariş vermektir. İstısnaın selemden farkı, paranın tamamını peşin ödenme­nin şart olmaması ve malın teslim tarihi­nin kesin olmamasıdır. Siparişte, anlaş­maya göre paranın tamamı veya bir kısmı peşin verilebileceği gibi daha sonra da verilebilir. Hanbelî mezhebinin görüşü de böyledir.

Şafiî mezhibine göre kağıt paralar ne altın veya gümüş ne de bir gıda madde­sidir. Tıpkı Hanefî mezhebinde olduğu gibi kağıt paralarla pe­şin veya veresiye her türlü altın ve gümüş alım satımı, se­lem ve istısna yapılabi­lir. Zahirî mez­he­binin görüşü de böyledir.

Malikî mezhebinde konu ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre altın ve gümüşte faiz illeti galibiyettü’s-semeni­yet[143], yani malın özünde ağırlıklı olarak para olma özelliğinin bulunması­dır. Bu özellik ancak altın ve gümüşte olur, başka bir şeyde ol­maz. Mezhebin meş­hur olan görüşü budur. Buna göre kağıt para ile altın ve gümüş alım satımı Şafiî mezhebindeki gibi özel bir kurala tabi değildir

Buraya kadar anlatılanlar şu şekilde özetlenebilir. "Kağıt para ile altın ve gü­müş alım satımı yapmanın özel bir kuralı yoktur. Bu, Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Zahiri mezheplerinin görüşüdür. Malikî mezhebinin tercih edilen görüşü de böyledir.

Malikî mezhebinin meşhur olmayan görüşüne göre bir şeyde bulunan para olma özelliği (mutlaku’s-semeniyyet), onun ribaya konu olabilmesi için yeterlidir[144]. Buna göre kağıt para alım satımı tamamen sarf kurallarına göre yani dinar ve dirhemlerin alım sa­tımı gibi olmalıdır. Bu, İmam Malik'in de görüşüdür. O şöyle demiştir: "Eğer insan­lar, basılı olup belli bir değeri temsil eden deri parçalarını kendi aralarında para gibi dolaştıra­cak olsalardı onlarla altın veya gümüş alırken bir anlık gecik­meyi bile mekruh sayar­dım[145]." İmam Malik'in para olarak kullanılan deri parçaları ile ilgili sözlerinin aynı işi gören kağıt parçalarını da kapsayacağı açıktır.

İslam Fıkıh Akademisi ( )nin Eylül 1988’de al­dığı 4 numa­ralı karar bu son görüşe uygundur. Karar şöyledir:

 “Kağıt para itibari paradır. Onda para olma özelliği tam ola­rak vardır. Altın ve gümüş için konmuş olan faiz, zekat, selem ve diğer hükümler kağıt parada da geçerli­dir[146].”

Bu görüş sahipleri, kağıt para ile altın veya gümüş alırken paranın peşin ödenmesini, altın veya gümüşün hemen teslim alınmasını şart koşmakta ve aksi davranışı faiz saymaktadırlar. Rabıtatü’l-alemi’l-İslâmî’nin fetva heyeti de böyle fetva vermiş­tir. İslâm alemindeki yaygın kanaat bu doğrultu­dadır.

Bugün kağıt para, dinar ve dirhemlerin, yani altından veya gümüşten basılı paraların yerini almıştır. Dinar ve dirhemler dolaşımdayken hem para, hem de altın veya gümüş olarak değerleri vardı. Artık şimdi, sadece altın veya gümüş ola­rak varlıklarını sürdürmek­tedirler. Kağıt para ile bunlar arasında hiç bir ortak nokta kalmamıştır. Zaten kağıt paranın para olma dışında bir de­ğeri yoktur. Dolaşımdan kalksa, kağıdı bir işe yaramaz. Bu se­beple altın ve gümüşle kağıt pa­ra, aynı sınıfa konamaz.

Osmanlı lirası 75 yıldır dolaşımda olmadığı halde, serveti biriktirme veya zinet gayesiyle satın alınmakta, İstanbul Darphanesi talepleri karşılamak için onları basmaya devam etmektedir. Ama Osmanlı döneminde, altın paranın yerine geçsin diye basılmış olan kağıt pa­ranın yani kaimenin bugün talep edilmesi  söz konusu değildir. Halk böyle bir pa­ranın varlığından bile habersizdir. Çünkü kaimelerin para olma vasfı ortadan kalkınca hiç bir değeri kalmamıştır. Şimdi onlar, ancak antikacılarda ve müzelerde bulunabilir.

Kağıt para ile altın ve gümüş arasında hiç bir ortak nokta yoktur. Kağıt paranın değeri, altın ve gümüşe göre de tespit edilmez. Kağıt para açısından demir, bakır, petrol, buğday ve diğer mallar ne ise, altın ve gü­müş de odur. Bu sebeple kağıt para verip altın ve gümüş al­mak için genel ticaret kuralları dışında bir kural koymanın haklı bir gerekçesi yoktur. Böyle bir alım, peşin de olur, veresiye de. Kağıt para ile altın ve gümüş arasında selem ve ıstısna akitleri de yapılabilir. Elde bir delil olmadan bu satışı sınırlandırmaya, hele bunu, faiz hükümleri kapsamına almaya hiç kimse yetkili değildir.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

BORÇLARDA ENFLASYON FARKI

Fıkıh kitaplarının çoğu, dinar ve dirhemlerin kullanıldığı devirlerde yazıl­mıştır. O paralarla kağıt para arasında çok fark vardır. Biri, için­deki altın veya gümüş sebebiyle dünyanın her yerinde değerli olduğu halde di­ğeri küçük bir kağıt parçasından başka bir şey değildir. O ancak, siyasi otori­tenin kararı ve insan­ların kabulü ile bir değer kazanır. Bunun milli sınır­lar dı­şında para sa­yılması, uluslararası ilişkilere, o parayı çıkaran devletin itiba­rına ve insan­la­rın bunu kabul etme­le­rine bağlıdır.

Altın ve gümüş, değerli maden oldukları için dolaşımdan kalkan dinar veya dirhemin değeri fazla düşmezdi. Alacaklı taraf, o para ile ödeme yapılmasını dahi kabul edebilirdi. Osmanlı lirası 1920’lerden beri do­laşımda olmamasına rağmen değerini koru­makta ve talepleri karşıla­mak için İstanbul Darphanesinde basılmaktadır. Çünkü o halâ, serveti birik­tirmek veya zinet amacıyla satınalınmakta­dır.

İlk zamanlar kağıt paranın karşılığı ilgili yerlerde  altın veya gümüş olarak, kısmen veya tamamen bulunur yahut ileri bir tarihte karşılığının öde­neceği vadedilirdi. Bu da basılacak para miktarını sınırlardı.

Bugünki kağıt paralar karşılıksızdır. Yani hazineler veya merkez banka­ları, kendilerine getirile­cek paraya karşılık bir şey ödeme yükü altında değil­lerdir. Bu paranın, üzerinde yazılı itibari değeri dışında bir değeri yoktur. Dolaşımdan kalkan kağıt paranın hiç bir değeri kalmaz.

I- PARANIN ÖZELLİKLERİ

Burada amacımız, borçların ödenmesinde para değer kaybının önemini vurgulayan bazı özellikleri kısaca görmektir.

Para, ihtiyaçları doğrudan gidermez. Ye­nilip içilmez ama ihtiyaçları gi­dermenin en önemli aracıdır.

Para hazır satınalma gücüdür. Onunla her türlü mal ve hizmet alınabilir. Bunları para dı­şındaki şeylerle almak zordur.

Para bir hak ölçüsüdür. Ücretler, kiralar, borçlar, nakdî ceza ve tazminat­lar büyük ölçüde onunla belirlenir.

Paraya gösterilen itibar, değerini korumasıyla orantılıdır. Değerini ko­ru­yamayan para, haksızlığa ve zulme yol açar ve insanları kendinden kaçırır. Herkes onu, değerini koru­yabilen şeylerle değiştirmek ister. Kötü para iyi pa­rayı kovar, denmesi bundandır. Değeri düşen paranın dolaşım hızı artar, dolaşım hızı artan paranın değeri daha da düşer.

Paraya olan güven, para otoritesine duyulan güvenle alakalıdır. Kıymetli maden olarak basılan paralarda bu o kadar önemli değildi. Ama kağıt pa­raya güvenebilmek için onu çıkaran oto­riteye güvenmek gerekir. Bu güveni sarsan her davranış, paranın değerini doğrudan etkiler.

Her malı üretebilirsiniz ama para basamaz­sınız. Para, ancak kamu adına devlet tarafın­dan basılabilir. Eskiden altını ve gümüşü olan herkes darpha­nede kendi­si için para bastırabilirdi ama kendi adına darphane kuramaz­dı.

Bu sebeple para, diğer mallar gibi değildir. Onun alımı, satımı ve onunla olan borçlanmalar da diğer mallardan farklı ve kendi tabi­atına uygun olma­lıdır. Biraz da enflasyon konusuna değinmek gerekir.

II- ENFLASYON

Enflasyon, fiyatlarda görülen sürekli artış diye tarif edi­lebilir. Bunun se­bebi ya paranın de­ğer kaybetmesi ya da ma­liyetlerin artmasıdır. Birinci du­rumda talep enflasyonu, ikinci durumda maliyet enflasyonu olur.

Talep enflas­yonu, para bolluğundan dolayı daha fazla mal ve hizmet ta­lep edilmesine ve fiyatların artmasına yol açan olay­dır.

Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sü­rekli art­ma­sıdır. Emek, sermaye ve tabii kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatları­nın artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir.

Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu, tavukla yumurta gibi, biri diğeri­nin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonomide dengelerin bozulmasıdır.

Fiyatlar, mal ve hizmetlerle para arasındaki dengeye göre oluşur. Para miktarındaki artış, mal ve hizmet miktarındaki artış ile dengeli olursa fiyatların genel seviyesi değişmez. Ama bunlardan biri diğerinden fazla üretilirse az üretilen kıymetli hale gelir.

Mal ve hizmet üretimini artırmak kolay değildir. Bunun için yeni yatırıma, yetişmiş personele, ham madde, mamül ve yarı mamül maddelere, binaya, takım ve techizata, enerjiye ve uzunca bir zamana ihtiyaç duyulur. Ama kağıt para üretimini artırmak kolay­dır. Üzerindeki rakama bir sıfır ekleyerek onu on kat, iki sıfırla yüz kat, üç sıfır koyarak bin kat artırmak mümkündür. Bunun için ne ek yatırıma, ne bir za­mana ne de yeni personele ihtiyaç duyulur. Yapılacak iş, para basma maki­nasını daha çok sıfır basacak şekilde ayarlamaktır.

100 lira ile on kalem mal alırken, para miktarı artınca daha az mal alır hale gelirsiniz. Piyasadaki para bolluğu, size para kıtlığı olarak yansır. Çünkü para miktarındaki her artış, sizdeki paranın değerini düşürür.

Böyle bir şey madeni parada olmaz. Çünkü o madenler, kağıt kadar bol değildir. Elde ne kadar altın veya gümüş varsa ancak o kadar para basılabi­lir. Bir de altın ve gümüşün değeri, ağırlık ve ayarıyla ölçülür. Aynı ağırlık ve ayardaki iki altın paradan biri dünyanın en fakir ülkesinde, diğeri de en zen­gin ülkesinde basılmış olsa, bunların değerleri arasında önemli bir fark olmaz.

Kağıt parada ise kağıdın ağırlığı, büyüklüğü ve kalitesi para değeri açı­sından önemli değildir. Mesela 1 ABD doları ile 100 ABD doları hemen hemen aynı boyutlardadır ama biri diğerinin 100 katı değerle işlem görür. Bugün Amerikan doları her yerde aranan değerli bir para olduğu halde fakir ülkele­rin paraları, kendi ülkeleri dışında kabul görmez.

Milli para, hükümetlerin, yabancı para da büyük devletlerin insafına bıra­kılmıştır. Artık bir çok ülkede partiler demokrasisi ha­kimdir. İktidara gelen parti, devletin parasını, kendi yandaşlarına çeşitli adlar altında aktarabilmek­tedir. Bu yüzden hükümetlere yakın olanlar alabildiğine zenginleşir­ken ona uzak olanlar fakirleşirler. Zenginlerin ve medyanın hükü­metleri desteklemesi veya iktidara aday olan partilere destek olmaları bun­dandır.

Servet, sabit gelirliler aleyhine yeni­den pay­laşılır. İşçi ve me­murların üc­ret ve maaşları, uzunca bir dönem için tesbit edildiğinden onların alım gücü devamlı düşer ve servetleri başka kesimlere kayar.

Gelir ve servetin haksız bir şe­kilde yeniden dağılması, orta sınıfın erime­sine, çok yüksek ve çok düşük ge­lirli zıt kutupların oluşmasına yol açar. Bu,  başlı başına bir dengesizlik, huzur­suzluk ve gerginlik kaynağı olur.

Sanayi ve ticaret erbabı ile meslek sahip­leri, yani ürettikleri mal ve hiz­metlere zam yapabilenler enflasyona karşı kendilerini koruyabilirler.

Enflasyondan kârlı çıkanlar, daha çok hükümetlerin koruduğu kesimdir.  Hükümetten destek almadığı halde enflasyondan kârlı çıkan iş sahipleri de vardır.

Enflasyon, en yüksek kazancı en kolay şekilde sağlar. Bu kazancı har­camak da kolay olur. Böyle yerlerde sefaletle lüks hayat bir arada görü­lür. Aile bağları zayıflar, boşanmaların ve başıboş çocukların sayısı artar. Yüksek gelir grupları oyun ve eğlenceden, dar gelirliler de geçim sıkıntısından dolayı aile­lerine hâkim olamaz hale gelirler.

Enflasyonist ortamda ilmin ve faziletin değeri kaybolur. Cebi şişkin cahil­ler ve zenginleştikçe bencilleşen insanlar çoğalır. Toplumları ayakta tutan temel değerler değişir. İnsanların hayatları ve gayeleri, maddeden ibaret hale gelir. Çünkü ko­lay kazanan ve bol harcayanlar, iştahları kabart­ır. Daha çok kazanma uğruna her şeyinden feda­karlık yapacak insanlar çoğalır.

Enflasyonist ortamda borçlu kârlı, alacaklı zararlı çık­tığından, vadesinde ödenmeyen borçların sayısı ve miktarı artar. Parola şudur: «Alacağından çok borcun olsun!»

Paralarının bütün dünyada dolaşı­mını sağlayabilen güçlü devletler, bir tomar kağıdı para diye verip, istedikleri ül­keden, istedikleri şeyi alabilirler. Bunlar her yerde kendilerine bağlı gruplar oluşturur ve dengeleri bozarlar. Bazı devletleri destekler, bazılarını zayıf düşürürler. Bunlar bütün insanlığı bir şekilde kendilerine bağlarlar.

Bütün bunlardan dolayı enflasyonun ana sebebi kağıt para sistemidir. Bu sistemden ya vazgeçilmeli, ya da bütün hukuki düzenlemeler bu paranın özelliğine göre yapılmalıdır.

III- BORÇ ÖDEMEDE DENKLİK

 Borçların  ödenmesinde temel prensip, ödemenin borca denk ol­masıdır. Buna mümâ­selet denir. Bu, evrensel bir prensiptir. Çünkü hiç kimse hakkının, sebepsiz yere başkasına geçmesini kabul etmez. Mümaselet, şim­diye kadar üç ölçü birimi ile sağlanırdı. Bunlar tartı (vezn), öl­çek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) idi. 100 gr. altın borcu olan, aynı ayarda 100 gr. altın öde­yince borcundan kurtulurdu. Buğday borçlanan borcunu ölçek ile, yumurta borçla­nan da sayı ile öderdi. Faiz, bu ölçünün üzerinde olan kısımdır. Çünkü faizli ödünç veren, verdiğinin dengini aldıktan sonra belli bir fazlalık almayı, buna karşılık alacaklısına belli bir süre tanımayı kabul eder.

Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Müminler, mallarınızı aranızda haksız yollarla ye­meyin.” (Nisa 4/29). Buna göre borcu eksik ödeyen alacaklının malını haksız olarak yemiş, fazla ödemeye zorlanan da malını haksız yolla yedirmiş olur.

Üzerinde rakam var diye, kağıt para adedî (sayısal) mallar gibi işlem görmektedir. Bu yüzden 100 ABD doları ödünç alan, daha sonra 100 ABD doları ödeyince borcunu ödemiş sayılmakta, aradan geçen süre içinde bu paranın değerinde meydana gelen değişme dik­kate alınmamaktadır. Kağıt para adedi mal değildir. Adedî mal­lar, yumurta, ceviz ve belli standarttaki mallar gibi birimleri arasında önemli değer farkı ol­mayan gerçek mal­lardır.

Kağıt para adedi mal olsaydı, bo­yutları aynı olan 1 ABD doları ile 100 ABD dolarının aynı değerde olması gerekirdi. Çünkü iki yumurtadan birine yazılan 100 rakamı, onu diğe­rinden değerli kılmaz. 100 TL. ile 100 doların aynı de­ğerde olmaması da onların maddesi ve yapısıyla ilgili değil­dir.

 Kağıt para bir çeşit senettir. Piyasadan alınabilecek bir çok malın se­nedi­dir. Bugünki 100 lira, 1 kilo peynir, 800 gr. et, 60 yumurta, 20 ekmek vs. demek iken, iki ay sonraki 100 lira 900 gr. peynir, 720 gr. et, 54 yumurta, 18 ekmek vs. karşılığı olmaktadır.  İki ay önce ödünç alınan 100 lira, yine 100 lira olarak ödenirse alacaklının 10 lirası haksız yere yen­miş olur. Çünkü yapılan ödeme, rakam olarak 100 olsa da satınalma gücü olarak 90 lira de­ğerine inmiştir.

Kağıt parayı mislî mallardan sayma zorunluluğu vardır. Mislî mal­lar, öl­çüyle, tartıyla veya sayıyla işlem gören mallar olduğu halde kağıt para bu öl­çülerden hiçbirine gir­mez. Bunun ölçü bi­rimi satınalma gücüdür.

Kağıt para ile yapılan işlemlerde paranın satınalma gücü esas alınır. 100 TL. 100 ABD Doları ve 100 DM ile alış verişe çıktığı­nızda herkes bun­ların satı­nalma gücüne bakar. Halbuki, elinizdeki para  dinar veya dirhem olsaydı, onun Türkiye'de, Almanya'da veya Amerika'da basılmasından çok ağırlığının ve ayarının ne olduğuna bakılırdı. Madem kağıt para ile olan işlem­lerde sırf paranın satınalma gücü esas alını­yor, öyleyse borçların ödenme­sinde de aynı şey esas alınmalıdır. Kağıt para ile olan borçları misliyle öde­menin başka yolu yoktur. Buna yaşanmış bir örnek verelim:

1950 senesinde bir kişi babamdan 450 TL ödünç almış ve bu yazının kaleme alındığı Eylül 2000'e kadar ödememişti. Bu tarihte Türkiye'de en küçük para 10.000 TL idi. Bir sakız 25.000 liraya alınabilmekteydi. Halbuki, 1950 senesinde 450 lira ile 75 gr. altın alınabilirdi. Çünkü o zaman 1 gr. 24 ayar altın 6 liraydı[147].

Bugünki kanunlar, borcu 450 lira olarak kabul ederler. Çünkü babam o parayı verirken ne bir ödeme tarihi belirlemiş, ne de başka bir şart koşmuştur. Borç, 450 TL değil de 75 gr. altın veya 100 kile buğday, ya da 22.000 adet tavuk yumurtası ol­saydı bunların fiyatların­daki artma veya azalmaya bakılmaksızın aynen ödenmesi kabul edilebilirdi. Bu da önemli bir haksızlığa yol açmazdı. Ama borç 450 TL dir. Bu para ne al­tın gibi tartılabilir, ne buğday gibi ölçülebilir, ne de yu­murta gibi sayılabilir. Bu­nun ölçü birimi yal­nızca satınalma gücü­dür. 1999 Türkiye'sinde 450 liranın hiçbir değeri yoktur. Artık böyle bir para da yoktur. Borcun 450 lira olarak kabul edilmesi, ödemeyi 49 sene geciktirmiş olan borçlunun ödül­lendirilmesinden başka bir şey değildir. Ama ödeme,  bu paranın borç verildiği günki satı­nalma gücüne göre yapılırsa bunun ne borçluya bir zararı olur, ne alacaklı zarara uğratılır.

İslam Fıkıh Akademisi (Mecma’ul-fıkh’il-İslâmî)nin Eylül 1988’de aldığı 4 numaralı kararı şöyledir:

“Herhangi bir kağıt para ile olan borç, kıymetiyle değil, misliyle ödenir. Çünkü borçlar misilleriyle ödenir. Sebebi ne olursa olsun, zimmette sabit olan borçları fiyatlara bağlamak caiz değildir.”

Bu karar yanlıştır. Doğrusu şöyle olmalıydı: “Borçlar misilleriyle ödenir. Kağıt parada mümaselet (denklik) ancak satınalma gücüne yani kıymetine göre belirlene­bildiği için kağıt para ile olan borç, onun kıymetiyle  ödenir.”

IV- DELİLLER

Kağıt  para ile yapılan borçlanma­larda paranın satınalma gücü­nün esas alınması gerektiği aşağıdaki delillerle is­patlanabilir.

1- Allah Taala şöyle buyurmuştur:«Müminler, mallarınızı ara­nızda hak­sız sebeplerle yemeyin.» (Nisa 4/29)

Kağıt paranın sa­tınalma gücündeki düşmeyi dikkate almadan borcunu ödeyen, paranın kaybettiği değeri haksız olarak zim­metine geçirmiş olur.

2-  Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi şöyle demiştir: «İslam’da, zarar verme ve zararı zararla karşılama yok­tur[148].» Paranın satı­nalma gücü düştüğü halde, borcu aynı rakamla ödemek alacaklıya zarar vermektir.

3- Maslahat (kamu yararı) delili:

 Paranın değer kaybının ödettirilmesi kamu yararınadır. Böyle olmazsa bir taraftan, kimse kimseye ödünç ver­mez, di­ğer taraftan kimi borçlular, para değer kay­bından daha fazla istifade için borç­larını mümkün olduğu kadar geç öderler. İhtiyaç içinde olanlara ödünç vererek yardımcı olmak, özendirilmesi gereken yararlı bir iş, yani maslahat olduğu gibi haklı bir sebep olmadan borcu geciktirmek de karşı çıkılması gereken zararlı bir iş, yani  mefsedettir.

V- ENFLASYON FARKI VE FAİZ

Faiz, borçtan elde edilen gelirdir. Buna ribe'l-kard ( ) = ödünç faizi veya ribe'n-nesie ( ) = kredi faizi de denir. İslam öncesi Arap toplumuna cahiliye toplumu adı verilir. Onlar arasında faiz yaygın olduğu için bunun bir adı da cahiliye faizi, yani ribe’l-cahi­liyye'dir.

  Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmış­[149] ve şöyle buyurmuştur: «Eğer faizcilikten vazgeçerse­niz ana mallarınız sizindir. Ne (fazla alarak) [150] haksızlık edersiniz, ne de (noksan alarak) [151] haksızlığa uğrarsınız.» ( Bakara 2/279)

Kağıt para ile olan bir borcu, eksiği ve fazlası olmadan ödemenin tek yolu, borçlanılan para ile ödenen paranın aynı alım gücüne sahip olduğunu tespittir. Bundan fazlası faiz, azı da alacaklıya zulüm olur.

Bu hükümler, kağıt para ile olan borçlanmalarda paranın satın alma gü­cünün esas alınmasını, aksi takdirde ya faize, ya da haksızlığa girileceğini göstermekterdir. Borçların ödenmesinde para değerini dikkate almak, verilen para ile alınan para arasında eşitliği sağlamaktır. Çünkü kağıt pa­ralarda  eşitlik ancak bu şekilde sağlanabilir.

VI- PARA DEĞER KAYBI İLE İLGİLİ OSMANLI UYGULAMASI

Osmanlılar altın karşılığında kağıt para basmışlar ve bu para zamanla önemli ölçüde değer kaybetmiştir. Paranın değer kaybetmesinin bazı borçla­rın ödenmesinde dikkate alnması için 13 Rebiülevvel 1298 (13 Mart 1881) tarihinde şu irade-i seniyye (padişah emri) çıkarılmıştır:

«Eytam sandıklarından kaime olarak idâne edilen mebaliğin ve kaime ile bey’ olunup müşteri zimmetinde kalan semen-i mebiin hîn-i idâne ve akd-i bey’de kaime ile altun ve gümüş sikke rayici her ne ise o hesap üzre istifası mukarrerdir[152]».

Sadeleştirilmiş şekli:                  

Eytam Sandıklarından kaime[153] olarak verilen borçlar ile kaime karşılığı satı­lan malların bedellerinden ödenmemiş olanların, borç­lanma gününde ve sa­tışın yapıldığı sırada altın veya gümüş paraya göre değeri her ne ise onun ödenmesi kararlaştırılmıştır.

V- DEĞER FARKINI HESAPLAMA USULÜ

Değer farkı, altına, gümüşe ve enflasyon oranına göre hesap edile­bilir. Bugün altın ve gümüş, para olmaktan çıkmış, diğer mallar gibi olmuştur. Artık o da değer kazanmakta ve zaman zaman ucuzlamaktadır. Mesela 1980 yılının ilk aylarında bir ons (31 gr.) altın 850 dolar­ken[154], 9 Mart 1982 günü 335,5 dolara düş­müştü[155]. İki yıl içinde do­ların da değer kaybettiği dikkate alınırsa altının değer kaybının daha büyük olduğu görülür. Ancak al­tının bor­salarda dalgalanması ve değerinin inip çıkması kısa vadelidir. Altın, uzun va­dede değerini koruyabilecek özelliktedir. Paranın değer kaybı­nın, al­tına göre hesap edilmesi, çok defa zararı karşılayabilir.

Para değer kaybının enflasyon oranına göre he­saplanması en uygun yol olsa da enflasyon oranının tam olarak tesbiti güçtür.

Üçüncü yol piyasada geçerli yabancı paraların esas  alınmasıdır. Onlar da birer kağıt para olduğu için hem enflasyona maruz kalmakta hem de ulusla­rarası borsalardaki ge­nel eğilime paralel olarak dalgalanmaktadır.

Bu konuda her yerde geçerli bir prensip koymak zordur. Bunu, her yerin kendi durumuna ve şartlarına göre tespit etmek gerekir. 

Para değer kaybının ödenmesi için tarafların önce­den an­laşmaları ge­rekmez. Çünkü bu bir haktır, ama borcun özelli­ğine göre bazı farklı uygula­malar olabilir.

Ödünçlerde ödeme, ödünç alma günündeki değer üzerinden yapıl­ır. Çünkü denklik (mümaselet) ancak bu şekilde sağlanabilir. Böylece ne borçlu haksız kazanç sağlar, ne de alacaklı  zarara gi­rer.

Enflasyo­nun normal seyrettiği dönemlerde veresiye mal alıp bor­cunu zamanında ödemeyenler, ödeme gününden itibaren mey­dana gelecek değer kaybını karşılarlar. Çünkü böyle bir ortamda vadeli fiyat belirleyenler, paranın ödeme gününe kadar uğrayacağı değer kaybını dikkate alırlar. Daha sonraki değer kaybına rızaları olmadığından onu karşılamak gerekir.

Enflasyon oranı beklenmedik bir şekilde artarsa, vaktinde ödenen borç­larda bu artış dikkate alınır. Mesela enflasyon %50 civarında iken %75'e çı­karsa  %25 lik artış borçludan talep edi­lir.

Para değer kaybedince ücret ve maaşların satınalma gücü düşer. Bu se­beple ücret ve maaşlara para değer kaybı oranında zam ya­pmak icabeder.

Para değer kaybettikçe kiraların da o oranda yükselmesi gerekir. Vadeli sa­tıştaki prensip burada da geçerlidir. Yani enflasyon normal bir seyir taki­beder ve kira, zamanında ödenirse fazla bir şey talep edilemez. Ama enflas­yon beklenen oranın üzerinde olursa kirayı öderken bu oran dikkate alınır.

VIII- FAKİHLERİN KONUYA İLİŞKİN GÖRÜŞ VE PRENSİPLERİ

Borçların mis­liyle ödenmesi temel prensiptir. Ama bazan borcu değeriyle öde­mek gerekebilir. Fakihlerin bunlara ilişkin görüşlerine bakalım:

A- Borcu Misliyle Öde­mek

Mallar, mislî ve kıyemî olmak üzere ikiye ayrılır. Mislî mal, değerini etkileyen önemli bir fark olmaksızın çarşı pa­zarda dengi bulunabilen maldır. Altın, gümüş, arpa, buğday ile bir fabrikanın belli standartta ürettiği mallar birer mislî maldır. Çarşı pazarda dengi bulunamayan, bulunsa dahi önemli değer farkı olan mal­lara kıyemî mallar denir. Yazma kitaplar, el işi kablar ve hayvanlar kıyemî mal­lardandır.

Kıyemi mallar ile birimleri arasında farklılık bulunan mallar ödünç veril­mez. Çünkü bunların dengini bulup geri ödemek imkansızla­şır[156]. Ödünç alınan şey tüketilir ve yerine onun dengi sayılan bir başka şey verilir. Kullanmak üzere alınan mallara ödüç değil, ariyet denir. Kullanıp geri ver­mek üzere alı­nan keser, testere vs. aletler birer ariyet olur. 

Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre misli bir malı ödünç alan, ödeme za­manında, değerindeki değişmeyi dikkate almadan onun mislini ödemelidir. Kıymeti önemli ölçüde düşmüş ve pek az bir de­ğere inmiş olsa da netice de­ğişmez. Çünkü aslolan borcun mislini ödemek­tir[157].

Ebu Hanife'nin görüşü de aynıdır. Ona göre, kıt ve pahalı olduğu bir za­manda ödünç alınan bir kile buğday­, bol ve ucuz olduğu bir zamanda öde­nirse, aynı özellikte bir kile buğday olarak ödenir. Çünkü borç, bir kile buğ­daydan ibarettir. O­nun piyasa fiyatı tarafların dı­şındaki bir olaydır[158].

Bütün mezhepler, dinar ve dirhem olarak borçlanılması halinde borcun misliyle ödenmesi gerektiğini, fazlasının faiz olacağını kabul ederler. Görüş farkı sadece fels ve mağşuş[159] para ile olan borçlanmalarda görülebilir.

 Felslerin veya mağşuş paraların değeri düşerse Ebu Hanife’ye göre ödemelerde bir değişiklik yapıl­maz. Ebu Yusuf'un da bu görüşte olduğu ama aşağıda görüleceği gibi daha sonra onun görüşünün değiştiği rivayet edilmiştir.

Şafiîler felsleri ti­caret malı (uruz) sayarlar. Onlara göre felsin bir mala bedel olması, malların takasında birinin diğerine bedel olması gibidir. Dolayısıyla dolaşım­dan kalkmış da olsa, fels ile olan borçlar misliyle ödenir[160].

Malikîlerin şu ifadeleri de aynı mahiyettedir: “Fels veya nakitten (yani dinar veya dirhemden) oluşan bir borç, ister ödünçten isterse başka sebep­ten doğmuş olsun, bu pa­raların dolaşımdan kalkmasından veya bunlarda deği­şiklik olmasın­dan sonra dahi önceki emsa­liyle ödenir[161].“

Hanbelîlerin şu ifadesi konuyu daha da netleştirmektedir:

Paranın değerinin düşmesi borcu ödemeye mani olmaz, isterse düşüş çok olsun. Mesela, 10’u bir dânike[162] satılırken 20 si bir dânike kadar düşse yahut değer kaybı daha az olsa sonuç değişmez. Çünkü pa­ranın kendine bir şey olma­mış, sa­dece değeri değişmiştir. Bu, borç alınan buğ­dayın değerinin art­masına veya azalmasına benzer[163]. 

B- Borcu Kıymetiyle Ödemek

Borcun kıymetiyle ödenebileceği her mezhepte kabul görmüş ama her biri konuya farklı açıdan yaklaşmıştır. Bu sebeple incelemeyi tek tek yapmak gerekir.

1- Hanefî Mezhebi

Hanefîlerden Ebu Yusuf'a göre, kıt ve pahalı iken ödünç alınan bir kile buğday, bol ve ucuz olduğu zaman bir kile buğday olarak ödenirse haksızlık olur. Bunu ön­lemek için bir başka cinsten, o buğdayın değerini öde­mek icabeder.

Ebu Yusuf'un prensibi şudur: Ödünç alınmış mislî malların kıymetleri, fiyat­ların yük­selmesi veya başka bir sebeple artar veya eksilirse bunların, borç alma günün­deki kıymetlerini ödemek icabeder[164].

Ebu Yusuf'a göre, felsler veya mağşuş paralarla alış veriş yapılır veya borç alınır da sonra paranın değe­rinde düşme veya yükselme olursa borçlunun, alış verişin yapıldığı ya­hut borcun alındığı günki değer üzerinden ödeme yapması gerekir[165]. Ebu Yusuf’un bu görüşü, Hanefi Mezhebi’nde müftâ bih olan yani ter­cih edilerek kendisiyle fetva verilen görüştür[166]. El-Fetava’t-Tatarhaniye’nin bil­dirdiğine göre Ebu Yusuf, paranın değeri düştüğü takdirde satıcının alış verişi feshedebileceğini de söylemiştir[167].

el-Fetâvâ’l-Bezzaziye’de kiralamanın satım ve borç (deyn) gibi ol­duğu, ni­kâh akdi ile erkeğin yüklendiği mehir borcunu ödemek için ni­kahın kıyıldığı günki dirhemlerin kıymetini vermek gerektiği be­lirtilmiştir[168]. 

2- Hanbelî Mezhebi

Hanbelîler borcun değeriyle ödenmesini, sadece dolaşımdan kalk­mış para için kabul ederler. Çünkü ödünç alınan malda yeni bir ku­sur oluşursa alacaklının onu kabul etmesi gerekmez. Felslerin veya mağşuş pa­raların dolaşımdan kaldırılması, yeni bir kusur oluşması anlamına gelir. Bunu şöyle ifade ederler: "Borç, fels veya kırık (mağşuş) para ile olur da sultan parayı dola­şımdan kaldırır ve onunla işlem terkedilirse alacaklının hakkı, onun değeri­dir. Borçlu parayı kullanmış olsa da olmasa da farketmez. Çünkü para onun mül­künde iken kusurlu hale gelmiştir[169].”

3- Mâlikî Mezhebi

Malikîlerin görüşü de Hanbelîlerin görüşüne yakındır. Ancak onlar, paranın değeriyle ödenmesi için eski paranın bulunamamasını şart koşarlar. Eğer eski paradan bulunabiliyorsa o ödenir. Çünkü borçların misliyle ödenmesi esas prensiptir. Değeri ile ödenecekse değer tespiti, paranın bulunamadığı gün ile ödeme gününden hangisi daha yakınsa ona göre yapılır. Mesela para ayın ilk gününde dolaşımdan kalkmış veya durumu değişmiş ve borcun ödeme süresi de ayın sonunda dolmuşsa pa­ranın değeri ayın son gününe göre hesabedilir. Ödeme günü ayın başında, pa­ranın bulunamaması da ayın sonunda ise paranın bulunamadığı günki değerini ödemek gerekir. Borcun vadesi ertelenir ve para birinci vadede bulunamaz hale gelirse birinci vadedeki kıymeti ödemek gerekir. Çünkü böyle durumdaki bir borç ancak kıymeti karşılığında ertelenir.

Paranın yok olmasından önce ve sürenin dolmasından sonra borç ertele­mesi yapılmış ve para bulunamaması erteleme süresi içinde  ol­muşsa ikinci sürenin dolduğu günki değeri ödemek gerekir.

Paranın bulunamaması ikinci sürenin dolmasından sonra ol­muşsa para­nın bulunama­dığı günki değeri ödemek gerekir.

 Bu hükümler borçlunun ödemeyi keyfi olarak geciktirme­diği du­rumlar içindir. Eğer borçlu keyfi dolarak ödemeyi geciktirirse (mumâtale) aldığı malı ödemesi icabeder. Çünkü mu­mâtalede bulunmakla haksızlık etmiş olur[170].  

4- Şafiî Mezhebi

Şafiîlerde borcun değeriyle ödenmesi kavramı vardır. Borçlanılan misli mal büsbütün değersizleşirse borcun doğduğu günki değer üzerinden ödemede bulunmak gerekir. Mesela bir kişi çölde birinin suyunu gasbetse, sonra suyun kıymetsiz olduğu bir yerde, bir ırmak kenarında suyun mislini ödemeye kalkışsa bu kabul olunmaz. Suyun çöldeki değerini vermesi icabeder[171].

Onlarda, Ebu Yusuf’un görüşüne uygun olarak, misli malların, ödünç alındığı günki kıymetinin ödenmesi görüşü de vardır. Ancak bu, mezhep içerisinde zayıf bir görüştür; (denildi= ) sözüyle ifade edilmiştir[172].

Şafiî Mezhebi'nin konuya ilişkin bir başka görüşü şöyledir[173]:

"Malda olan eski bir ayıp sebebiyle müşteri malı geri verip satışı bozabileceği gibi satıcı da paradaki eski bir ayıp (ayb-ı kadîm) sebebiyle parayı geri verip satışı bozabilir. Eski ayıp, satış anında var olan veya teslim almadan önce meydana gelen ve satışın feshine kadar devam eden değer düşürücü şeydir[174]. Şafiî mezhebine mensup fakihler, alışveriş­teki hiyar-ı aybın yani kusurluluk muhayyerliğinin, satı­lan malla ilgili kısmına ağırlık vermişler ve bunu şöyle açıklamışlardır: "Genellikle parada dalgalanma olmaz. Dolayısıyle değerinin düşmesi pek az görülür[175]." Bu gerekçe onların yaşadıkları devir için doğru ve geçerlidir.

Para, ya muayyen veya zimmette[176] olur. Muayyen olur da satıcı parayı, on­daki bir ayıp sebebiyle geri verirse akit bozulur. Para zimmette ise, onda mey­dana gelen ayıp akdi bozmaz. Bu durumda değer farkını ödemek gerekir[177].

Aybın Tarifi:

Ayb, maksada engel olacak şekilde, bir şeyin kendi­ni veya değerini azaltan her şeydir. Şartı, bunun o malda genellikle olmamasıdır. Aybın akit sırasında var olması ile teslimden önce meydana gelmesi aynıdır[178].

Bu ölçülere göre enflasyon bir ayıp sayılır mı?

Enflasyon, hızına göre üçe ayrılır.

a- Belirsiz veya sürünen enflasyon. Bu durumda enflas­yon yavaş seyreder.

b- Kronik enflasyon. Hızı dengeli, süresi uzun olur.

c- Aşırı enflasyon[179]

Kağıt para sisteminde enflasyon kaçınılmaz bir hastalık sayıldı­ğından[180] Şafii Mezhebi’ne göre belirsiz ve kronik en­flasyonu para için ayıp saymak zor olur. Satıcı bu du­rumu bilerek malını sattı­ğından neticesine katlanır. Ancak borcunu zamanında ödemeyen­lerden ödeme gününden itibaren mey­dana gelecek değer kaybının istenmesinin uygun olacağı anlaşılıyor. Çünkü bu, maksada engel olacak bir değer düşüşüdür.

Yukarıdaki tarife göre, aşırı enflasyon, parada ayıp sayılmalı ve normalin üze­rinde mey­dana gelen değer kaybı borçluya ödettirilmelidir.

Görüldüğü gibi bütün mezhepler, yapılan ödemenin borca denk ol­masını şart koşmuşlar ve bazı durumlarda borcun değerinin ödenmesini gerekli görmüşlerdir. Böylece misli mallarda "değer" kavramı denkliği sağlayan diğer kavramlar arasına girmiştir. Diğerleri, tartı (vezn), öl­çek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) kavramlarıdır.

Kağıt para ile yapılan bütün işlemlerde paranın değeri esas alınır. Borç ödeme işlemi de bu para ile yapılacaksa o zaman da paranın değerinin esas alınması gerekir. Çünkü kağıt para ile olan borçları misliyle öde­menin başka yolu yoktur. Bu hüküm, bütün mezheplerin görüş ve prensiplerine ve hakkaniyete uygun olan görülmüştürr. Böylece kimse kimseye haksızlık etmemiş olur.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur«Eğer faizcilikten vazgeçerse­niz ana mallarınız sizindir. Böylece ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğrarsınız.»  ( Bakara 2/279)


 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ÖDEMEYİ GECİKTİREN BORÇLUYU CEZALANDIRMA

Fakihlerin konu ile ilgili on ayrı görüşü vardır. Bunlar iki ana başlık altında incelenebilir. Başlıklardan biri, borcu geciktirme sıkıntısına çözüm arayan görüşleri, diğeri de bu sıkıntıya çözüm olamayan görüşleri içine alır.

I- SIKINTIYA ÇÖZÜM ARAYAN GÖRÜŞLER

Sıkıntıya çözüm arayan sekiz ayrı görüş vardır. Bunlardan bir tanesi, işlenen suça uy­gun cezayı öngörür, biri de sıkıntıyı gidermek için yeni bir akit türü önerir. Kalan altı görüş ise altı farklı açıdan ko­nuya yaklaşarak imkanı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçluya gecikme cezası verilmesi konusunda birleşir. Ama bu ceza, iş­lenen suça uygun değildir. Bu sekiz çözüm teklifinden biri hariç, hepsi faizli işlem kapsamına girmektedir.

A- Borcu Geciktirme Suçuna Uygun Ceza

Ödeme gücü olduğu halde borcunu ödemeyen cezayı hakeder. Ona verilecek ceza, iş­lediği suça denk olmalıdır. Bu konuda Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle de­miştir: " Ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren, ayıplanmayı ve ukubeti hakeder[181]."  

Ukubet ( ) sözlükte, kişiyi yaptığı bir kötülüğe karşılık cezalan­dırma[182], anlamına ge­lir.

Kur'an-ı Kerim, ukubette uygulanacak prensibi tam olarak ortaya koymuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Eğer ukubet (ceza) vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ukubet (ceza) ve­rin. Sabrederseniz and olsun ki bu, sabredenler için daha iyidir. (Nahl 16/126)

Bu böyledir; kim kendisine verilen kadar ukubet (ceza) verirse ve kendisine yine de saldırılırsa, Allah ona, elbette yardım eder. Allah şüphesiz, affeder ve bağışlar. (Hacc 22/60)

Yukarıdaki hadis, imkânı olduğu halde borcunu geciktirenin ukubeti hakettiğini hükme bağlamıştır. Ayetler ise ukubetin suça denk olmasını hükme bağlamıştır. Ödemeyi haksız yere geciktiren borçlunun suçu, alacaklının malını bir süre elinde tutmaktır. Suçuna denk ukubet (ceza) ise, borcunu ödemekle birlikte o miktarda bir başka malını alacaklıya ver­mesi ve alacaklının o malı, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesidir.  Mesela, bir ki­şinin 1000 lira borcu olsa, bunu haklı bir sebep olmadan 1 ay geciktirse, borcunu öderken alacaklıya 2000 lira vermesi gerekir. Alacaklı bunun 1000 lirasını alacağına karşılık alır, kalan 1000 li­rayı da 1 ay kullanıp geri verir. Böylece borçlu, yaptığı suçun cezasını çekmiş olur.

Soru - 1000 lirayı ödemeyen 2000 lirayı nasıl öder? Bu cezanın uygulanması nasıl mümkün olur?

Cevap- Faizli sistemde borcun belli bir oranı kadar gecikme faizi alınır. Faizsiz sistemde de buna benzeyen ama faize götürmeyen bir yol izlenebilir. Mesela, ceza olarak alınacak şeyin mik­tarı azaltılıp kul­lanma süresi uzatılabilir. 1000 liralık bir borcu haksız yere 1 ay gecikti­ren kişinin fazladan 100 lira verdiğini düşünelim; 100 lira, borcun onda biri oldu­ğundan alacaklı o parayı gecikme süresinin 10 katı ka­dar kul­lanıp geri verir. Bunun tersi de olabilir. Bu kişi fazladan 2000 lira verse; 2000 lira, borcun iki katı olduğundan ala­caklı o pa­rayı gecikme süre­sinin yarısı kadar kullanıp geri verir. Böylece borçlu yine işlediği suça denk bir ukubete, gecikme cezasına çarptırılmış olur.

Soru- Sözleşmeye bu konuda bir cezaî şart konabilir mi?

Cevap- Evet, konabilir. Ödeme özürsüz olarak bir ay gecikirse meselâ %10, iki ay geci­kirse % 20, üç ay gecikirse %30 ilh. oranında ceza alınacağı, uygun sürelerle kullanılarak geri verileceği şartı sözleşmeye konabilir. Alınan ceza, borcun %10'u kadar olursa, süre­nin 10 katı, %20'si olursa 5 katı, %30'u olursa 3.3 katı kullanılıp iade edilir.

Soru - Elektrik, su ve gaz gibi şeyleri satan resmi veya özel şirketler, ödemeyi geciktiren müşterilerine, faiz sayılmayacak bir cezayı nasıl uygulayabilirler?

Cevap - Bunlar sözleşmelerine cezai şart koyar, ödemeyi geciktiren müşteri­den ge­cikme cezası olarak fazla bir ödeme alırlar. Bu fazla kısmı, uygun bir süre kullanır, sonra yeni fatura­dan düşmek suretiyle geri öderler. Müşteri bu hizmetleri almaktan vaz­geçmişse o zaman ödemeyi nakit olarak yaparlar. Mesela gaz satan bir şirketin sözleşmeye koy­duğu cezai şart, aylık %5 olsa, 1 ay geciken alacağı %5 fazlasıyla tahsil eder. %5, asıl pa­ranın yirmide biri olduğu için şirket o parayı ge­cikme süresinin 20 katı olan 20 ay kullandık­tan sonra yeni faturadan bu miktarı düşerek parayı geri ödemiş olur. Eğer müşteri bu es­nada gaz almaktan vazgeç­mişse geri ödemeyi nakit olarak yapar.

Soru - Faizsiz sistemde vergi borçla­rını geciktirenler için ne yapılabilir?

Cevap- Vergi borcunu geciktiren de yukarıdaki gibi cezalandırılabilir. Ondan kesilen ce­zalar, uygun sürelerle devlet kasasında kaldıktan sonra yeni vergi borçlarından düşülebi­lir. Bu süre içinde o kişi vergi mükellefi olmaktan çıkmışsa o durumda devlet bu parayı uy­gun süre sonunda geri öder.

Soru- O parayı almak için mahkeme masrafı, iade ederken de vergi ödemek gerekirse bunları kim ödemelidir?

Cevap- Bunlar, ödemeyi haksız olarak geciktiren borçluya yüklenir. Çünkü bunlara sebep olan odur.

Soru- Kur'an'da ve sünnette ukubet ile ilgili uygulama var mıdır?

Cevap- Bu konuda bir çok uygulama vardır.

Allahu Teâlâ ihramlıya[183] kara avını yasaklamış, yasağı çiğneyen olursa, yaptığının dengi bir cezaya çarptırılmasını hükme bağlamıştır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey İnananlar! Siz ihramlı iken avı öldürmeyin. Sizden kim, bile bile onu öldürürse cezası, öldürdüğüne denk bir ehli hay­vanı kabeye ulaşacak kurban olarak vermesidir. Bunu içiniz­den iki adil kimse kararlaştırır....

Deniz avı ve yiyeceği size helâl kılındı ki, hem size hem de (denizde) seyir halinde olanlara bir geçimlik olsun. İhramlı bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan sakının. (Maide 5/95-96)

İhramlının yaptığı suçun ukubeti, hem avladığı hayvandan yararlanamamak hem de onun dengi bir hayvanı av hayvanları arasına katmak olmalıdır. Bu av ona haram olduğu için ondan yararlanamaz. Onu elinden çıkarması gerekir. Onu öldürmesinin cezası olarak, ona denk bir hayvanı kırlara salıverip av hayvanları arasına katması gerekirdi. Ama bu imkân­sız olduğu için buna en yakın ceza, onun dengi bir hayvanı Allah rızası için kurban kes­mektir. Böylece suçunun cezasını ödemiş olur.

Ukubet prensibinin uygulandığı hadisler de vardır.

Allah'ın Elçisi'ne, ağaçtaki meyve soruldu; dedi ki; "İhtiyacı olan kişi, eteğine koymadan ondan yerse bir şey olmaz. Kim de bir şey alıp çıkarsa ona onun iki katı ve ukubet gere­kir[184]."

Ağaçtaki meyveyi, eteğine koyup götüren, iki suç işlemiş olur. Bunlardan birincisi mey­veyi, sahibinden izinsiz olarak koparıp bahçeden çıkarmak, ikincisi de haksız yere ona el koymaktır. Bunlar cezayı gerektiren davranışlardır. Meyveyi, sahibinden izinsiz olarak ko­parıp bahçeden çıkaran, onu kendi için değil, sahibine götürmek için  çıkarsa bile cezayı hakeder. Diğer yandan, haksız yere meyveyi eteğine dolduran kişi, henüz bahçeden çık­madan yakalansa yine cezayı hakeder. Bu kişinin meyveyi bahçeden koparıp çıkarması­nın ukubetini Hz. Peygamber belirlemediğinden yetkili makam, onun durumuna uygun bir ceza verir. Haksız yere ona el koyan, yani meyveye sahiplenen kişinin cezası ise onu iki katı ile ödemektir. Bahçeden iki kilo meyve alıp götürmüşse dört kilo öder. Bunun iki kilosu çaldığı meyve, iki kilosu da onu çalmanın cezası olur. Çünkü ayette: Eğer ukubet (ceza)vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ukubet (ceza)verin.  (Nahl 16/126) buyurulmuştur. İki kilo meyve çalmanın ukubeti fazladan iki kilo meyve ödetmek olur.

Konu ile ilgili ikinci hadis de şudur:

Ebû Hureyre'den yapılan rivayete göre Peygamber, ona dua ve selam olsun, şöyle dedi:

"Gizlenip saklanmış kayıp devenin cezası hem onu, hem de onun dengini vermektir[185]."

Kaybolmuş deveyi koruma altına almak güzel bir davra­nıştır. Ama kayıp olduğunu açıklamadan ona el koymak suçtur. Bu suçun dengi ceza, hem onu hem de onun dengi bir deveyi ödemek olur[186]. Ayetteki ukubet prensibi ancak böyle gerçekleşir.

Yukarıdaki ayet ve hadislerden açıkca anlaşılır ki, ödeme gücü olduğu halde borcunu ödemeyene verilecek ceza, onun, borçla birlikte borca denk bir ödeme yap­ması ve alacaklının o şeyi, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesi olmalıdır. Alacaklı onu sahiplenmeyeceği için bunun faizle bir ilgisi  olmaz. Bu görüş, bu kitabın yazarına aittir.

B- Borcu Geciktirme Suçuna Uygun Olmayan Ceza Teklifleri

Borçlunun, ödemeyi haksız yere geciktirmesini önlemek için alına­cak tedbirlerle ilgili son zamanlarda çok sayıda araştırma ve ilmi toplantı yapılmıştır. Ancak bu çalışmalar, kredi sisteminin etkisi altında yapıldığı için daha çok, gecikme faizinin başka kelimelerle ifadesi dışında bir yenilik getirmemişlerdir. Bunların faiz sayılmaması için de naslar ve prensipler zorlanmıştır. Aşağıda bunu açıkca görmek müm­kündür.

1- Borcu geciktirmeyi menfaat gasbı sayıp tazmin ettirmek

Al Baraka Grubu'nun Istanbul'da düzenlediği 3. İslam İktisadı Kongresi'nde, ödeme gücü olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun, gecikme süresi içinde meydana gele­cek zararı karşılaması gerektiği yolunda karar alınmış, toplantıya katılan sekiz ilim ada­mından üçü bu karara muhalefet etmiştir. Üç bölümden oluşan karar şöyledir:

1- Meşru bir özrü olmadan ödemeyi geciktiren borçlu, bu gecikmeden dolayı alacaklının uğradığı zararı karşılamakla yü­kümlü tutulabilir. Çünkü böyle bir borçlu zalim olur. Bu ko­nuda Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:"Gücü olanın ödemeyi gecik­tirmesi zulümdür."  Onun yaptığı gasba benzer. Fakihler, gasb fiilini işleyen kişinin gasbet­tiği malı geri vermekle birlikte gasb süresince o malın menfaatlerini tazmin etmesini de ka­rarlaştırmışlardır. Bu, çoğunluğun görüşüdür[187].

Karara katılanlardan biri de görüşünü[188] mesâlih-i mürse­leye[189] da­yandırarak gecikme bedelinin, meşru hayır işlerine har­canmak üzere borçluya, cezai şart olarak yüklenebileceğini belirtmiştir.

2- Alacaklının uğradıgı zarar, alacağını zamanında alıp meşru bir şekilde çalıştırmış olması halinde elde edebileceği normal kâr oranı kadar belirlenir.

Mahkeme bunu, meşru kazanç yollarına bağlı olarak bilirkişi mari­fetiyle tayin eder. Alacaklının bulunduğu şehirde faizsiz fi­nans kurumu varsa, onun bu süre içinde, fon sahipleri hesa­bına gerçekleştirdiği gelir miktarını dikkate alır.

3- Geçerli faiz oranında faizcilik yapmalarına bahane teşkil etme­mesi için alacaklı ile borçlunun, gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşmaları caiz değildir[190]."

Bu karar, bir çok yönden yanlıştır.

a- Karar yanlış bir gerekçeye dayandırılmıştır.

Kararın iki ayrı dayanağı vardır; bunlardan biri gasbedilmiş malların menfaatlerinin tazminine, diğeri de mesâlih-i mürseleydir. Her iki dayanak da yanlıştır. Mesâlih-i mürsele konusuna daha sonra girilecektir.

Gasbedilen malın menfaatlerinin tazmin edilmesini Şafiî ve Hanbelî mezhepleri kabul eder ama, böyle bir malın kiraya verilebilecek özellikte olmasını ve telef edilmemiş bulunmasını şart koşarlar. Şafiî mezhebinin temel kitaplarından Tuhfet'ul-muhtâc'ın konu ile ilgili ifadesi şöyledir:

"Ev ve köle gibi kiraya verilebilen şeyler gasbedilirse men­faatleri tazmin edilir. Bu taz­minat, o malı kullanmaya veya evi kilitlemek gibi kullanılmasına engel olmaya karşılık alı­nır. Çünkü menfaatler ya­sal mallardır, gasbedilince diğer mallar gibi tazmini gerekir.... Telef olurlarsa telef zamanından itibaren menfaatlerinin tazmini ge­rekmez[191]." Çünkü telef edilen mal kiraya verilemez.

Hanbelîlerin görüşü Şafiîlerle aynıdır. Hanbelî fakihlerinden Ahmed el-Kârî'nin konu ile ilgili ifadesi şöyledir:

"Kiraya verilmesi adet olan bir malı gasbeden, onu iade edinceye veya mal telef oluncaya, eğer iade edilemeyecek durumda ise değerini verinceye kadar kirasını öder... Telef zamanından sonra kira gerekmez[192]."

Gasbedilmiş bir mal telef olursa borca dönüşür. Yani gasbeden kişi onun bedelini mal sahibine borçlanmış olur. Borç ise kiraya verilemez. Çünkü bor­cun kirası faizden başka bir şey değildir. Bu sebeple yukarıdaki karar Şafiî ve Hanbelîlerin gasb ile ilgili görüş­lerine dayandırı­lamaz. Öyle ise karar, meşru bir dayanaktan yoksundur.

b- Alacaklının zarara uğradığı iddiası

Ödemenin gecikmesi, alacaklıyı sıkıntıya sokar ama bunun onu zarara uğratttığı iddiası her zaman geçerli olmaz. Sıkıntı ile zarar farklı kavramlardır. Bir kumarbaza olan borcunu geciktiren borçlu, onun bu parayı da kumarda kaybetmesini önlemiş olabilir. Zarar, ana parayı azaltan şeydir. Burada ana para alacaktır. Ödemenin gecikmesi ondan bir şeyi eksiltmemiştir. Kâr kaybına da zarar denmez. Kâr, ticari işlemlerden elde edilir. Bunun için biri alım, diğeri de satım olmak üzere en az iki işlem yapılması gerekir. 100 liraya aldığı bir malı daha fazlaya satan kâr etmiş sayılır. Onu satamaz, yahut 100 liraya veya daha az bir fiyata satarsa kâr ettiği söylenemez. Borç, bir alım satım işleminde kullanılmadığı için onu geciktirmekten dolayı bir zarar meydana geldiği iddiası batıl bir iddia olur.

Gecikme süresi içinde meydana gelen enflasyondan dolayı paranın değerindeki düşme ise farklı bir olaydır. Borçlar, dengiyle ödenir. Kağıt parada denklik ise sadece paranın alım gücüyle belirlenebilir. Alım gücü düşen para aynı rakam üzerinden ödenemez. Paradaki değer kaybını, haklı sebeplerle borcunu geciktirenler de ödemelidir. Burada sözü edilen borçlular, haksız yere ödemeyi geciktirenlerdir.

Borçtan elde edilen gelire faiz denir. Faiz, kâr gibi, biri alım, diğeri de satım olan iki işleme muhtaç değildir. Bunun için alacaklı ile borçlunun anlaşması yeterlidir. Faizli işlemde zarar da olmaz. Bu se­beple borcunu geciktiren kişinin gecikme bedeli ödemesi kararı borç­tan elde edilen gelirden başka bir şey değildir. Kur'an'da faiz yerine riba kelimesi geçer. Riba'nın terim anlamı borçtan elde edilen gelirdir. Faiz deyince anlaşı­lan budur. “Allah alım-satımı helâl, ribayı haram kılmış­tır.”  (Bakara 2/275)

c- Gecikme bedeli üzerinde önceden bir anlaşma olmaması

Kararın son bölümü şöyledir: "Geçerli faiz oranında faizcilik yapmalarına bahane teşkil etmemesi için alacaklı ile borçlu­nun, gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşmaları caiz de­ğildir[193]."

Bu şartın geçerli olabilecek yanı yoktur. Çünkü yukarı­daki karar kabul edilip uygulamaya konursa, faizsiz finans ku­rumlarından birinin o süre içinde, fon sahipleri hesabına ger­çekleştirdiği gelir oranı, tarafların önceden kabul ettikleri ge­cikme bedelinin ölçüsü olur. Bunu tarafların önceden kabul etmemiş olması düşünülemez.

d- Geçerli faiz oranının reddi

Kararın son bölümünde yer alan "Geçerli faiz oranı" ifade­sinin bir anlamı yoktur. Bir şey faiz ise, geçerli faiz oranının al­tında veya üs­tünde olması onu faiz olmaktan çıkarmaz. Bu ifade, gecikme tazmina­tına onay verenlerin onu faiz saydıklarını, üstü kapalı bir biçimde göstermektedir. 

2- Mesâlih-i mürseleye dayanarak gecikme cezası vermek

Al Baraka Grubu'nun 3. İslam İktisadı Kongresi'nde alınan karara katılanlardan biri[194], görüşünü mesâlih-i mürse­leye dayandırarak gecikme bedelinin alınıp meşru hayır işlerine har­canmasını şart koşmuştur.

Mesâlih, maslahatın çoğuludur. Maslahat, hayra ve iyiye vesile olan şey; mürsele ise serbest saha, kabul veya red­dine dair bilgi bulunma­yan şey anlamına gelir. Mesâlih-i mürsele, İslamın kabul veya reddet­tiğine dair bir bilgi olmadığı halde hayra ve iyiliğe vesile olan durumları ifade eder. Bu konu, mesa­lih-i mürsele kapsamına girmez. Çünkü ge­cikme bedeli borçla ilgilidir, borçtan elde edilen gelir ise faizdir. Faiz, vadeye karşı­lık alınır. Burada sözü edilen gecikme bedeli de vadeye karşı­lıktır. Başka bir ad vermek onu faiz olmaktan çıkarmaz.

İslamî hükümlerin maslahata uygun olduğu doğrudur. Çünkü İslamın ana hedefi, insanları hayra ve iyiliğe sevke­den şeyleri gerçek­leştirmek, onları korumak ve onlardan zararı uzaklaştırmaktır. Ne var ki, dünya ile ilgili işler ara­sında yüzde yüz hayır ve iyilik sayılan bir şey yoktur. İyi ve hayırlı olan her şeyin önünde sıkıntı ve güçlükler bulunur. Mesela yeme, içme, ev­lenme, eğitim ve öğretim iyi ve ha­yırlı şeyler­dendir. Ama sı­kıntı ve güçlüklere girmeden onla­rın iyilik ve hayrından yarar­lanmak mümkün olmaz. Buna karşılık kötü ve zararlı şeylerin de yararlı yanları vardır. Bir çok kişi, öndeki sıkıntı ve güçlükleri göze ala­madığı için iyi ve hayırlı olan bazı şeylerden uzak kalır; evlenmez, ça­lış­maz veya okumaz. Niceleri de kötü ve zararlı olan bir işi yaparken onun iyi ve yararlı yönleriyle kendini aldatır. İyi şeylere güçlükle ulaşıl­dığı halde kötü şeylere kolayca ulaşı­la­bilir. İyiliklere, ancak aklını ve iradesini iyi kullananlar ula­şabi­lirler.

Fahreddin er-Râzî tefsirinde, Allah Teâlâ'nın“...Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir”, demeleri sebebiyle­dir...”  (Bakara 2/275) sözünü açıklarken şöyle demiştir:

"O toplum, faizi helâl sayma konusunda böyle bir şüphe içine gir­mişti... Madem bir kişinin, peşin 10 değerinde olan bir elbiseyi  bir ay vadeli 11'e satması caiz oluyor, öyleyse bugün 10 verip bir ay sonra 11 alması da caiz olmalıdır. Çünkü akla vuru­lunca bu iki işlem ara­sında bir fark gözükmez. Satışın caiz sa­yılması, o konuda tarafların karşılıklı rızasının oluşmasından dolayıdır. Faiz de öyledir. Taraflar razı olurlarsa onun da caiz olması gerekir. Alım satım türlerinin meşru kı­lınması sadece ih­tiyaçları giderme gayesiyledir. Önemli ihtiyaçlar içinde olan bir kişinin bugün bir şeyi ol­maz ama ilerisinde eline çok mal geçe­cek olabilir. Faiz kabul edilmezse kimse ona borç vermez, o da sıkıntı ve ihtiyaç içinde kalır. Faiz ka­bul edilirse malı olan, faiz almak için ona borç verir. O da, eline mal geçtiğinde borcunu fazlasıyla öder. Eline mal geçince bu fazlalığı vermesi ona, o ana kadar sıkıntı içinde kalmaktan kolay gelir. Bu da faizin helâl olmasını gerektirir. Çünkü di­ğer satışların helâllığına ka­rar verirken de ihti­yacı giderme gayesini gütmüştük."

İşte bu, o toplumun şüphe­sidir. Allah Teâlâ'nın buna cevabı şudur:"Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır[195]."

“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir" diyenlerin şüphe ve tereddütlerine şu soruları da eklenebilir: "Bir mala ihtiyacı olup parası olmayan kişi onu, peşin fiyatından fazla bir fiyatla ve­resiye alabilir. Size göre, peşin satış ile vadeli arasın­daki vade farkı helâldır. Madem bu helâldır, öyle ise o kişinin aynı farkı vererek aynı süre için ödünç alması da helâl olmalı­dır. Çünkü akla vurunca bu iki işlem arasında bir fark gözük­mez. Siz o farkı satıcıya ödemeyi kabul ediyorsunuz ama ödünç veren kişiye ödemeyi kabul etmiyorsunuz."

Allah Teâlâ bu görüş sahiplerinin yanılgı içinde olduklarını bildirmiş ve şöyle demiştir:

"Faiz yiyenler, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[196] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.”  (Bakara 2/275)

Alım satım ile faizli işlem arasında açık bir fark vardır. Çünkü faiz borçtan, kâr ise satıştan elde edilir. Borç ile satış arasındaki fark açıktır. Bu, bankalarla faizsiz finans kurumlarının temel farkını ortaya koyar. Bankalar gelirlerini borçtan, faizsiz finans kurumları ise ticari faaliyet­lerden elde ederler. Kanunlar, ban­kaların ticaret yapmasına izin ver­mez. Faizli borcun bazı fayda­ları vardır ama bundan doğacak zarar, elde edilecek faydadan fazladır. İmkânı olduğu halde ödemeyi gecikti­ren borçluya, ge­cikme bedeli ödetmenin de bazı yararları olabilir; ama ondan doğan zarar, beklenen faydadan fazladır. Çünkü borçtan elde edilen gelirin faiz olduğu konusunda tam bir ittifak vardır.

3- Bazı hadislere dayanarak gecikme cezasına hükmetmek

Abdullah b. Süleyman el-Menî'[197], konu ile ilgili olarak yazdığı uzun bir makalede, ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren kişinin ge­cikme bedeli ödemesi gerektiğini bir çok yönden ispatlamaya çalış­maktadır. O yollardan birinde bazı hadislere dayanır. el-Meni', konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

"Borçlunun, ödemeyi geciktirmesi sonucu alacaklının uğra­dığı menfaat kaybını tazmin etmesi görüşü, şeriatın köklerine, te­mel­lerine, konu ile ilgili açık ve net ifadelerine dayanan bir gö­rüş­tür... İmkânı ol­duğu halde ödemeyi geciktiren borçluyu hap­setme yerine sebep ol­duğu noksanlık ve zararı ödet­mek hak­sızlığa uğ­ramış alacaklı için daha yararlı olur. Maddi ceza, hem suça engel olur hem de hukuka saygıyı sağlar[198]."

 Abdullah el-Menî', makalesinde maddi cezalarla ilgili gör­düğü bü­tün hadisleri sıralamış bulunmaktadır, ancak onlar arasında tazminat ödeme ile ilgili sadece iki hadis vardır. Bu hadisler daha önce geçmişti. Onlardan birincisi şudur:

Allah'ın Elçisi'ne, ağaçtaki meyve soruldu; dedi ki;"İhtiyacı olan, eteğine koymadan ondan yerse bir şey olmaz. Kim de bir şey alıp çıkarsa ona onun iki katı ve ukubet gere­kir[199]."

İkinci hadis de şudur:

Ebû Hureyre'den yapılan rivayete göre Peygamber, ona dua ve selam olsun, şöyle dedi:

"Gizlenip saklanmış kayıp devenin cezası hem onu, hem de onun dengini vermektir[200]."

Bu hadislerden her ikisi de Abdullah el-Meni' için delil olmaz. Aksine onun iddiasının geçersizliğini gösterir. Allah'ın Elçisi, ağaçtaki meyveyi, kendisinin olsun diye eteğine koyup götürene biri maddi ceza, diğeri de tazir[201] olmak üzere iki ceza kesmiştir. Çünkü o, iki suç işlemiştir. Bunlardan biri meyveyi, sahibinden izinsiz olarak koparıp bahçeden çıkarmak, diğeri de haksız yere ona el koymaktır. Haksız yere ona el koyan, yani meyveyi sahiplenen kişinin cezası onu iki katı ile ödemek olmalıdır. Bahçeden iki kilo meyve götürmüşse dört kilo ödemelidir. Bunun iki kilosu el koyduğu meyvenin karşılığı, iki kilosu da ona el koymanın cezası olur. Çünkü ayette: Eğer ceza vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ceza verin.  (Nahl 16/126) buyurulmuştur. Borçlu borcun ne bir kısmına ne tamamına el koymuştur. Onun suçu, ödemeyi geciktirmektir.

İkinci hadiste Allah'ın Elçisi sadece tazminata hükmetmiştir. Çünkü kaybolmuş bir deveyi koruma altına almak güzel bir davra­nıştır. Ama ona el koymak suçtur. Bu suçun dengi ceza, hem onu hem de onun dengi bir deveyi ödemek olur[202]. Ayetteki ukubet prensibi ancak böyle gerçekleşir. Borçlu ise, alacaklının hiç bir şeyini, ona el koymak için alma­mıştır. Dolayısıyle bu hadislerin, borcu geciktirmekle bir ilgisi yoktur.

Abdullah el-Meni', imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun noksanlık ve zarara sebep olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiayı kabul etmek mümkün değildir. Borcun miktarında bir azalma olmayacağı için noksanlık ve zarar iddiası yersizdir. Bu husus yukarıda  (1) fıkrada (b) başlığı altında açıklanmıştır.

Maddi cezanın, suça engel olduğu ve hukuka saygıyı temin ettiği iddiasına gelince, verilen cezanın işlenen suça denk olması şartıyla bu iddia kabul edilebilir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:"Eğer ceza vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ceza verin." (Nahl 16/126)

Ödemeyi haksız yere geciktiren borçlunun suçu, alacaklının malını bir süre elinde tutmaktır. Suçuna denk ceza ise, borcunu ödemekle birlikte o miktarda bir başka malını alacaklıya vermesi ve alacaklının o malı, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesidir. Bunun dışındaki cezalar o suça denk olmaz.

4- Cezai şartla gecikme cezasını aynı yere koymak

Abdullah b. Süleyman el-Menî'in, imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçluya gecikme cezası verilmesi görüşünü dayandırdığı şeylerden biri de cezâî şart konusudur. Bu konuda Suudi Arabistan'da bulunan ve kendisinin de üyesi olduğu Büyük İlim Adamları Kurulu'nun ( ) ittifakla aldığı bir karara dayanmaktadır. Karar şöyledir:

"Sözleşmelerde uygulanmakta olan cezai şart doğru ve yerindedir. Yükümlülüğü yerine getirmeye engel meşru bir özür olmadığı takdirde bu şarta uymak gerekir. Böyle bir özür varsa, ortadan kalkıncaya kadar şarta uymak gerekmez. Cezaî şart, örfe göre maddi yönden tehdit oluşturacak derecede fazla ve şer'î prensiplerin gerektirdiği miktardan uzak olursa kaybolan menfaat veya meydana gelen zarar dikkate alınarak adalet ve insaf prensiplerine göre hareket edilir. Doğacak bir ihtilaf, mahkemeye başvurularak bilirkişi marifetiyle halledilir[203]."

Abdullah el-Meni', bu kararın dayandığı ayet, hadis ve sahabi sözünü gecikme tazminatı için de delil saymıştır.

Ayet şudur:"Müminler, akitleri yerine getirin." (Maide 5/1)

İkinci delil, Allah'ın Elçisi'nin şu sözüdür:

"Müslümanlar koştukları şartlara uyarlar. Haramı helâl, helâlı haram kılan bir şart olursa o başka[204]."

Hz. Ömer şöyle demiştir:  "Hakların kesiştiği yer şartların yanıdır." Şu tercüme daha güzel olabi­lir: "Şartlar varsa haklar biter." Bu söz, yukarıdaki hadisi açıklar. Yani şart konmuşsa o şarta aykırı hak talebi olmaz.

Abdullah el-Meni' daha sonra şöyle diyor:

"Yukarıda anlatılanlardan şu sözün haklılığı ortaya çıkar: İmkânı ol­duğu halde ödemeyi geciktiren borçlu, gecikme se­bebiyle alacaklı aleyhine meydana gelen eksilmeyı tazmin eder. Borcu doğuran söz­leşmede ödemeyi geciktirenin kaybo­lan menfaat kadar bir ödeme ya­pacağının cezai şart olarak konması da sahihtir ve o şartın yerine geti­rilmesi gerekir[205]."

Abdullah el-Meni' burada enflasyon sebebi ile paranın değerinde meydana gelen eksilmeyi kasdetmiyor, çünkü o, şöyle diyor: "... Kesin olarak gerçekleşmemiş ama bir kazanç fırsatının yok olması sebebiyle ortaya çıkmış, bu tahmini menfaat kaybını karşılamak için cezai şart konabilir[206]."Çünkü enflasyon sebebiyle borcun değerinde meydana gelen azalma, yukarıda olduğu gibi tahmini değil, gerçek bir azalmadır.

Cezaî şart konusunun Abdullah el- Meni' lehine delil olması mümkün değildir. Çünkü borç için konan cezai şart, haramı helâl kılmak için konmuş bir şart olur. Her fırsatta ifade edildiği gibi borçtan elde edilen gelir faizdir.

5- Kaparoya bakarak gecikme cezasına hükmetmek

Abdullah b. Süleyman el-Menî'in, imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun gecikme bedeli ödemesi gerektiğini dayandırdığı şeylerden biri de kaparo konusudur.

Kaparo, kişinin bir mal için satıcıya bir miktar para vermesidir. Şu şartla ki, malı alırsa bu para mal bedeline mahsup edilecek, almaktan vazgeçerse satıcının olacaktır. Ahmed b. Hanbel, bunun sakıncalı olmadığını söylemiştir. Hz. Ömer bu işi yapmıştır. Abdullah b. Ömer'in bunu caiz gördüğü bildirilmiştir. İbn Sîrîn dedi ki, "Maldan hoşlanmadığı zaman onu ve beraberinde bir şeyi geri vermesinde bir sakınca yoktur. Ahmed b. Hanbel dedi ki, kaparo bu anlamdadır[207]."

Abdullah el-Meni' diyor ki; "Kaparo, müşterinin, muhayyerlik süresi içinde, kararını kesinleştirmesine kadar malı sattırma­masına karşılıktır. Müşterinin cayması halinde satıcının kapa­royu haketmesi ise bu malı, belki arzu ettiği iyi bir fiyatla satma fırsatını kaybetmesine karşılıktır. Çünkü o bu malı, müşteriye cayma hakkı veren bir satışla satmış­tır[208]."

Burada da yanlış bir kıyaslama (kıyas maa'l-fâriq) vardır. Çünkü ka­paro, alım satım sahasında; gecikme bedeli ise faiz sahasında meydana gelir. "Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır[209]." Buraya şunu eklemek gerekir: Kaparo, ne müş­terinin belli bir süre malı sattırma­masına, ne de satıcının arzu ettiği iyi bir fiyatla satma fırsatını kay­betmesine karşılıktır. Abdullah el-Meni'in kaynak gösterdiği İbn Kudâme bu konuda şöyle der:

"Kaparonun, satıcının beklemesine ve bu sebeple satışı geciktir­mesine kar­şılık sayılması doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, müşterinin malı satınalması ha­linde kaparonun mal bedeline katılması caiz olmazdı. Zaten satışta, bekleme sü­resine karşılık bir bedel alın­ması caiz değildir. Eğer caiz ol­saydı, elbette kira gibi miktarının belli ol­ması gerekirdi[210]."

6-  Gecikme cezasını alıp hayır yollarına harcamak

Albaraka Grubu'nun 6. İslâm İktisadı Kongresi'nde bu konuda yeni bir karar alınmıştır. Karar şöyledir:

Soru - Ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktirenlerin maddi tazminat ödemeleri şart koşulabilir mi?

Karar: İmkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçluları caydırıcı mahiyette gecikme tazminatı şart koşulabilir. Şu şartla ki, bu tazminat­ları hayır yollarına harcamak gerekir[211].

Bu karar da yanlış bir yere oturtulmuştur. İmkânı olan bir kişinin borcunu geciktirmesini engellemek kuşkusuz doğru bir davranıştır. Çünkü bu, zulmü önlemektir. Ama bunu yanlış yere oturtmak da zulüm olur. Çünkü zulüm, bir şeyi azaltarak veya artı­rarak yahut zamanını veya yerini değiş­tirerek olması gereken durumdan başka duruma sok­mak­tır[212].

Allah Teâlâ bir çok ayette zulmü kesin olarak yasaklamıştır. Konumuzla ilgili bir ayette şöyle buyurmuştur:

Bir kötülüğün karşılığı, tıpkı onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez. (Şûrâ 42/40)

Ayetten şu açıkça anlaşılır ki, suç ile ceza arasındaki dengesizlik zulüm olur. Burada da dengesizlik vardır. Çünkü ödemeyi geciktir­me ile maddi tazminat arasında benzerlik yoktur. Bu şekilde elde edilen tazminatları hayır yollarına harcamak bu zulmü ortadan kaldırmaz. Bu, hayırlı bir davranış da de­ğildir. Çünkü Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:

"Ey insanlar, Allah temizdir, temizden başkasını kabul etmez. Allah, elçilerine verdiği emri müminlere de vermiş ve şöyle demiştir: Elçiler! Temiz şeylerden yiyin ve iyi iş yapın. Ben ne yaptığınızı bilirim. (Müminûn 23/51)[213]"

Burada şu soruya cevap vermek gerekir:

"Alınması öngörülen gecikme tazminatı helâlsa alacaklının malı olur. Öyleyse onu hayır yollarına harcamasını neden şart koşarsınız? Eğer o haram ise alınmasına nasıl onay verebilirsiniz?"

C- Yeni Bir Akit Türü Önerisi

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku profe­sörlerinden Dr. Hayrettin KARAMAN, vadeli satış için yeni bir akit türü önererek imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun doğurduğu problemi çözmek istemiştir. Onun görüşü şöyledir:

"Satıcı, sürelere göre değişen vade farklarını gösterir bir liste üzerinde müşteriyle anlaş­tıktan sonra malı teslim eder. Bundan sonra bakılır; müşteri mal bedelini hangi vadede öderse akit o zaman kesinlik kazanır. Bu akitte fiyatları gösteren bir liste bulunduğu için fi­yat belirsiz değildir. Teamül de olursa akit fasit olmaz."

"Günümüzde vadeli satış yapan bir satıcı müşteriye bir ay, iki ay, üç ay gibi değişik vadeler ve 11, 12, 13 lira gibi vadeye göre değişen fiyatlar sunar. Müşteri bu vade ve fiyatlardan uygun gördüğünü seçip malı satın alır. Bu, yerleşik bir usuldur. Ben diyorum ki; alıcı ve satıcı vadelere göre değişen fiyatları gösterir bir liste üzerinde anlaşıp ilk vade ve fiyata göre senet düzenleyerek satışı gerçekleştirebilirler. Müşteri ödemeyi ilk vadede yaparsa senette yazılı fiyatı, son vadede yaparsa listede yazılı son fiyatı öder. Bu iki  vade arasında yaparsa o vadeye uygun fi­yatı öder. Burada ne bir aldatma, ne de tarafları nizaya sokacak ölçüde cehalet vardır. Yapılan her ödeme malın bedelidir. Vadeye göre değişen fark da vade farkıdır, yoksa gücü olduğu halde ödemeyi ge­ciktiren borçluya yüklenmiş gecikme bedeli değildir.

Fakihler, mal bedelinin ve vadenin belirsiz olması halinde satışın fasit olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu belirsizlik ni­zaya sebep olur. Yukarıda teklif edilen akit türünde, nizaya sebep olacak ölçüde bir be­lirsizlik yoktur[214]."

Hayrettin KARAMAN bu görüşüyle, borcu ödeme günü kavramını ve fiyat kav­ramını değiştirmektedir. Bunları değiştir­mek, alım satımın tabiatını değiş­tirmek olur. Bunun kabul edilemeye­ceği açıktır. Çünkü o takdirde satıcı malı kaça sattığını ve bedelini ne zaman alacağını bilemez. İş böyle yürümeyeceğinden, senet hangi tarih için düzenlenmişse bede­lin o tarihte ödeneceği kesinleş­miş sayılacak, tarafların üzerinde an­laştıkları liste ise borcun gecikmesi halinde ödenecek faiz miktarını gös­terme dışında bir işe yaramayacak­tır.

Bize göre burada biri satış diğeri de faiz olmak üzere iki akit öneril­mektedir. Satış, listede yazılı birinci bedel üzerinden yapılacak, mal teslim edilecek ve mal bedelinin yerine borç senedi imzalanacaktır. İkinci akit ise, borcun zamanında ödenememesi halinde tahakkuk ede­cek faiz miktarını gösteren bir liste üzerinde anlaşma şeklinde olacak­tır. Çünkü borç senedinde yazılı miktarın üzerine, vadeye bağlı olarak yapılan her ilave, borçtan elde edilecek geliri gösterme dışında bir an­lam taşımaz. Borçtan elde edilen gelir ise faizdir.

Şunu da eklemek gerekir ki, Hayrettin KARAMAN'ın teklifi doğru ka­bul edilirse borcu son ödeme günü listede yazılı son vade olur. Bu ta­rihte ödemede bulunmayanlar borcu geciktirmiş olurlar. Bu teklifte on­lara karşı bir tedbir yoktur.

II- SIKINTIYA ÇÖZÜM OLAMAYAN GÖRÜŞLER

Eski alimlerden bir kısmı, imkanı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun hapsedilebileceğini söylemişlerdir. Bir de zamanımızda, gecikme cezasını haklı olarak faiz sayan, ama bu probleme başka bir çözüm teklif etmeyenler vardır. Bu iki görüş, bu sıkıntıya çözüm olacak nitelikte değildir.

A- Borçluya Hapis Cezası

Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:"Ödeme gücü olduğu halde bor­cunu geciktiren ayıplanmayı ve ukubeti hakeder[215]." Eski fakihlerden Süfyan[216], Veki'[217], Ali et-Tenâfisî[218] ve İbn'ul-Mubârek[219], hadiste geçen ukubeti ha­pis cezası diye anlamışlardır. Bu anlayış doğru değildir. Hapis, borcu geciktirme­nin cezası olamaz. Çünkü borçlu burada ala­caklının kendini değil, malını alıkoy­muştur. Dolayısıyle onun suçu ile hapis cezası ara­sında bir benzerlik yoktur.

Borçlunun hapsedilmesini Ebû Hanîfe de kabul etmiştir. Ancak o bunu, ödemeyi geciktirmenin cezası değil, borçluyu ödemeye zorlamanın ve haksızlığı önlemenin bir yolu olarak görmüştür. Zira Ebû Hanîfe, borçlunun mallarının haczedilip satılmasını kabul etmez. Ona göre, "Borçlunun malı varsa, hâkim o mal üzerinde tasarrufta bulunamaz. Borçluyu süresiz olarak hapseder ki, malını satsın ve borcunu ödesin. Bunu, alacaklılar haklarını alsınlar ve zulüm önlensin diye yapar[220]."

Borçlu, borcu ödeyince hapisten çıkacağına göre bunun, borcu geç ödemenin cezası olmadığı açıktır. Mahkemenin verdiği hapis cezasını infazdan önce borcunu öderse hapse bile girmez. O zaman onun, alacaklıya verdiği sıkıntı cezasız kalmış olur. Hapis cezası, doğan sıkıntıyı gidermediği için bugün başka arayışlara girilmiştir.

B- Borçluya Maddi Cezayı Faiz Sayıp Başka Bir Şey Önermeme

Suudi Arabistan'da bulunan Rabıta'ul-alem'il-islâmî adlı ku­ruluşa bağlı el-Mecma'ul-fıkhî'nin aldığı karara göre ödemeyi geciktiren borçluya verilecek maddi ceza faiz olur. Bu karar, Ürdün İslam Bankası'nın danışmanı tarafından sorulan bir so­ruyu cevaplandırmak için yapılan toplantıda alınmıştır. Soru şöyledir:

- Borçlu borcunu vadesinde ödemeyip geciktirirse bankanın borçluya belli bir oranda maddi ceza yükleme hakkı var mıdır?

Bu soru üzerine toplanan el-Mecma'ul-fıkhî'nin üyeleri, aşağıdaki kararı ittifakla almışlardır:

"Alacaklı taraf, borçlunun borcu vadesinde ödememesi ha­linde belli bir ceza vermesini veya borcun belli bir oranında fazla ödeme yapmasını şart koşar, yahut ona böyle bir borç çıkarırsa bu şart veya borç batıl olur. Bunun ne yerine getirilmesi gerekir ne de onu yerine getirmek helâl olur. Bu şartı koşanın banka olmasıyla başka biri olması arasında fark yoktur. Çünkü bu, Kur'an'ın yasakladığı cahi­liye faizidir[221]."

Bu karar doğrudur ama bir çözüm sunmamaktadır.

III- DEĞERELENDİRME VE SONUÇ

Ödeme gücü olmadığı için borcunu ödeyemeyenlere bir ceza verilemeyeceği konusunda ittifak vardır. Çünkü bu konudaki ayet açık ve nettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Eğer borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya ka­dar beklemeli­dir. Borcu bağışlamanız hakkınızda daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydi­niz.”

İmkânı olduğu halde borcunu ödemeyen, cezayı hakeder. Ona veri­lecek cezanın hem işlediği suça denk olması hem de faiz olmaması için tek yol, bu konunun başında önerilen yoldur. Yani 100 lira borcu olan kişinin ödemeyi haksız olarak 1 ay geciktirmesi halinde alacaklı­nın ondan, alacağı dışında 100 lira daha alıp 1 ay kullanmasını esas almaktır. İmkânı olduğu halde borcunu ödemeyenlerle ilgili olarak sunulan diğer çözümlerin tamamı faizli işlem kapsamına girer. Çünkü o çözümler, kredi sisteminde olduğu gibi borçtan gelir elde etme sonu­cunu doğurmaktadır.

Borcun bir alım satımdan doğması ile ödünçten doğması arasında fark olmadığı için bu görüşler faize kapı açar. Meselâ biri diğerinden bir günlüğüne veya daha kısa bir süre için borç alır, borcunu bu süre içinde ödemez, daha sonra geçen süre­ler için gecikme cezası öder. Artık bundan sonra faizin adı gecikme ce­zası olur.

Eğer gecikme cezası, alacaklının bulunduğu şehirdeki faizsiz finans kurumunun bu süre içinde, fon sahipleri hesabına gerçekleştirdiği gelir miktarı kadar olur, denirse, bu miktar, meşru faiz oranını oluşturur. Nitekim yer yer böyle uygulamalar görülmektedir.

Yok eğer gecikme cezasının miktarı, borçlanma sırasında, cezaî şart olarak belirlenebilir, denirse taraflar istedikleri faiz oranını belirlemede serbest hale gelirler.

Hayrettin KARAMAN'ın görüşü kabul edilip uygulanırsa bir durum daha ortaya çıkar: Vadeli satışlarda borçlu, borcunu zamanında ödemeyince vade farkı, borcu ödediği güne kadar tahakkuk ettirilir. Hayrettin KARAMAN, meselâ 100 liralık bir malın, 1 aydan 9 aya kadar değişen fiyatları gösterir bir liste üzerinde anlaşılarak satılma­sını caiz görmekte, ama bu süreden sonra yapılan ödemelerde bir fark alınmasını caiz görmemektedir. Bu durumda vade farkını 9. ayda durdur­manın mantıklı bir gerekçesi olmadığı için müşteri ödemeyi 12. ayda yaparsa insanlar vade farkını 12. aya kadar yürütürler. Derler ki; "Son ödemenin 12. aya kayabileceği baştan düşünül­seydi bu fiyat listeye yazılırdı, onu listeye yazmamak bir şeyi değiştirmez."

Yukarıdaki sekiz görtüşten birincisi dışında hangisi kabul edilirse edilsin, ondan sonra faiz yasağının bir anlamı kalmaz.


 

BEŞİNCİ BÖLÜM

MENKUL KIYMETLER BORSASI

Menkul kıymetlerin alınıp satıldığı yere menkul kıymetler borsası adı verilir. Menkul kıymetler kapsamına tahvil, hazine bonosu ve hisse senetleri girer. Tahvil ve hazine bonosunun alım satımı faizli işlemlerden olduğu için daha önce anlatılmıştı. Burada şirketlerin hisse senetlerini borsada alıp satmadan söz edilecektir. Borsaya hisse senedi sürme hakkı yalnızca anonim şirketlere tanındığından önce anonim şirketlerin yapısı incelenecek, birer anonim şirket olan holdinglerden bahsedilecek sonra borsa konusuna geçilecektir.

I. ANONİM ŞİRKET

Anonim şirket, bir ünvana sahip, esas sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız mal varlığıyla sorumlu tutulan şirkettir. Ortakların sorumluluğu ise üstlenmiş oldukları sermaye paylarıyla sınırlıdır.

Anonim şirket tüzel kişiliğe sapihtir. Tüzel kişilik ona, insan olmadığı halde insan gibi bazı hak ve sorumluluklar verir. Onun mülkiyet hakkı, akit yapma ve sorumluluk altına girme yetkileri vardır. Bir insan gibi doğar, yaşar ve ölür. Ölen insanın malı mirasçılarına, tasfiye edilen şirketin malı da ortaklarına kalır. Şirketin borcu malına denk ya da daha fazla ise ortakların alacağı bir birşey yoktur. Ortaklar şirketin mal varlığını aşan borçlardan sorumlu tutulmazlar. Onlar sadece sermaye ile sınırlı bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Tüzel kişiliğin beyni yönetim kuruludur. Yönetim kurulu genel kurula karşı sorumludur. Kim genel kurula hâkim olursa anonim şirketin  her şeyine hâkim olur.

A- Sorumluluk

Şirketi idare edenler her ne kadar gerçek şahıslar ise de Türk Ticaret Kanunu (T.T.K.) 336'ya göre yönetim kurulu üyeleri şirket nâmına yaptıkları sözleşmelerden ve işlemlerden dolayı şahsen sorumlu olamazlar.

Aynı kanunun 321'inci maddesi ise temsile veya idareye yetkili kişilerin görevlerini yaptıkları sırada işledikleri haksız fiillerden anonim şirketi sorumlu tutar. Anonim şirkette kimi şahıslar, şirket yoluyla elde edecekleri menfaatlerden yararlanırlar ama kendi elleriyle meydana gelen haksız fiillerin sorumluluğuna katlanmazlar. Her ne kadar şirketin bu şahıslara rücu hakkı varsa da bu hakkın kullanılması genel kurulun kararına bağlıdır. Bunun böyle olması birçok haksızlığın kapısını aralamaktadır.

Genel kurulu etkiliyecek durumda olan pay sahipleri şirkete tam hâkim olurlar. T.T.K. m. 363'e göre diğer ortaklar şirketin iş sırlarını öğrenmeye yetkili değillerdir. Şirketin ticârî defterleriyle yazışmalarının incelenmesi yalnız genel kurulun açık müsadesi ya da yönetim kurulunun kararıyla mümkündür.

Küçük pay sahiplerinin talepleri genel kurul, ya da yönetim kurulu tarafından kabul edilmediği takdirde bunlar şirketle alakalı herhangi birşeyi öğrenme hakkını elde edemezler.

Ana sözleşmede aksine bir hüküm yoksa şirket genel kurulu şirket sermayesinin en az dörtte birini temsil eden pay sahiplerinin katılmasıyla toplanır. Kararlar mevcut oyların çoğunluğuyla alınır[222].

A. Ş. kurulduktan sonra şirketin sona ermesi için T.T.K. 434'te belirtilen infisah sebeplerinin bulunması icabeder. Yoksa pay sahibi şirkette bulunan mal varlığını isteyip şirketten ayrılma hakkına sahip değildir. Sadece sahip olduğu hisse senetlerini bir başkasına satabilir ve bu şekilde şirketin ortağı olmaktan çıkar. Şirketin gerçek değerini ne kendisi, ne de hisseleri alan kişi bilemeyeceği için hisse senetleri için istediği fiyat, sadece tahmini fiyat olacaktır.

Hisse seneleri ya nâma ya da hamiline yazılı olur. Hamiline yazılı hisse senetlerinin devri mümkündür. Fakat nâma yazılı hisse senetlerinin devredilebilmesi için ana sözleşmede aksine bir hükmün bulunmaması gerekir.

Şirketlerin hisse senetleri, A grubu, B grubu, C grubu gibi değişik gruplara ayrılabilir. Ana sözleşmede yönetim kurulunun kararı olmadan, nama yazılı hisse senetlerinin tamamının veya bir grubunun satılamayacağı ya da hisse senedini satmak isteyen kimsenin evvela ortaklara müracaat etmesi gerektiği, ortaklar almadığı takdirde başka kimselere satabileceği şeklinde maddeler konabilir. Bu durumlar pay sahiplerinin sahip oldukları payı satma yetkisini sınırlar. Ana sözleşmede başlangıçta bu gibi hükümler olmayabilir. Fakat genel kurula hâkim olan ortaklar ana sözleşmeyi bu yolda değiştirebilirler.

Kanunla belirlenmiş olan bu gibi şeylerle, küçük pay sahipleri büyük ortakların insafına terkedilmiş olmaktadır. Büyük ortaklar insaflı ve hakkaniyete uygun bir şekilde davranırlarsa şirkette fazla bir problem çıkmaz. Fakat şirketin yapısı onları hakkaniyete uygun bir davranışa zorlamamaktadır.

Daha sonra belirtileceği gibi haksızlığa uğradığını iddia eden pay sahibinin bunu ispatlaması da zor şartlara bağlanmıştır. Öyleki A. Ş.'lerde genel kurula hâkim olan büyük ortaklar küçük ortakları ezmek için her türlü imkâna sahip kı­lınmışlardır. Hatta büyük sermayeye sahip olmadan bile ana sözleşemeye ko­nabilen bir takım maddelerle şirketin yönetimini elde tutmak mümkündür. Mesela ana sözleşmede A grubu hisse senedine sahip olan kişiler yönetim ku­rulunun dört üyesini seçer, beşinci üye de B grubu hisse senedi sahibi olan kişi­ler arasından seçilir şeklinde maddeler olabilir. A grubu hisse senedi sahipleri şirketin %10'ununa, %20'sine sahip olabilirler. Her nasılsa ana sözleşmeye ko­nan böyle bir madde bir azınlığın şirkete hâkim olmasına imkan tanır.

B- Büyük Ortakların Yapabilecekleri Haksızlıklar

Kapitalist sistemler menfaatinden başka birşeyi düşünmeyen ekonomik adam modeli üzerine kurulmuştur. Bazı müslüman yazarların buna karşılık  müslüman adam modelini ortaya koyduklarına şahit oluyoruz. Ama İslâm hukuku ve iktisadı müslüman adam modeli üzerine kurulmuş değildir. Yani hükümler, insanlara zulüm yapmaktan sakınan, hakkına razı olan ahlâklı bir insana göre düzenlenmemiştir. Çünkü insanla ilgili olarak Kur’an-ı Kerimde ve Allah'ın Elçisinin sözlerinde geçen tanımlar, sözleşmelerin haksızlığa açılabilecek kapıları kapayacak şekilde hazırlanmasını zorunlu kılmıştır.

İbrahim Sûresinin 34. âyeti  şöyledir:

"Allah size istediğiniz herşeyden vermiştir. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim çok nankördür."

İsra Sûresinin 83. âyeti de şöyledir :

 "İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer, ona bir de zarar dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer."

 Hacc Sûresinin 66. âyetinde şöyle buyurulur :

"Gerçekten insan çok nankördür."

Meâric Sûresinin 19. 20 ve 21. âyetlerinin meali şöyledir :

"Gerçekten insan pek hırslı yaratılmıştır.

Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır feryad eder.

İyilik dokunduğunda da pinti kesilir, kimseye bir şey vermek istemez."

Alâk Sûresinin 6 ve 7. âyetlerinde de şöyle buyurulmuştur:

 "İnsan ne de olsa taşkınlık eder,

kendini kendine yeter görmesiyle.  

Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:

"Eğer insanların tek taraflı iddiaları yeterli sayılsaydı birbirlerinin kanını ve malını dava ederlerdi[223]."

 İnsan böyle tanımlandığı için fakihler akitlerde haksızlık sayılan şartların konmasını yasaklamış, haksızlığa sebep olabilecek şartları da "müfsit şart" yani akdi bozucu şart olarak kabul etmişlerdir. A.Ş.'lerde her iki tür şart mevcuttur. İnsanların eline haksızlık yapma imkanının verilmemesi esastır. Biraz sonraki örneklerde görüleceği gibi Kanun A.Ş.'lere hâkim olan sermaye sehiplerinin haksızlık yapmalarına imkan tanımaktadır.

1 - Kârdan pay vermemek suretiyle yapılan haksızlık

Halka açık olmayan A. Şirketlerde kârdan pay verilmesi yani temettü dağıtılması genel kurulun kararına bırakılmıştır. Genel kurul karar vermedikçe kâr dağıtımı yapılamaz. Bir A. Şirkette 2 kişinin %49 sermayeye, 3 kişinin de %51 sermayeye sahip olduğunu kabul edelim. Bu üç kişi şirketi gayet iyi çalıştırarak zengin bir hale getirmiş fakat yıllık genel kurullarda temettü dağıtılmasını kabul etmemiş olsun. Böyle bir durumda zengin şirketin %49'una sahip olan ortaklar, şirketin zenginliğinden hiç bir şekilde istifade edemezler. Bunların yapabilecekleri tek şey hisse senetlerini satabilmektir. Eğer hisse senetlerinin satılması yönetim kurulunun müsadesine bırakılmışsa %49'luk paya sahip olan kişilerin işleri büsbütün zorlaşmış olacaktır. Büyük bir şirketin hissesine sahip olmalarına ve çok zengin bulunmalarına rağmen bu pay sahibleri zenginliklerinden hiçbir şekilde istifade edemezler. Eğer Müslüman iseler zekatlarını vermekle de sorumlu olurlar. Trilyonluk servete sahip olan bu ortaklar, bir taraftan zekât mükellefi diğer taraftan bir lokma ekmeğe muhtaç ve fakr-u zaruret içinde olan kişiler haline gelebilirler.

Yönetimi ellerinde bulunduran ortaklar, maaş, huzur hakkı, çeşitli masrafların şirkete yüklenmesi vesair yollarla zenginliğin keyfini çıkarabilirler.

2 - Küçük ortakların haklarına el konması

Küçük ortak, genel kurula hâkim olamadığı için şirket yönetiminde söz sahibi olamaz. Genellikle %51'lik payı ellerinde bulunduran ortaklar, şirketin her türlü muamelesine hâkim olduğundan %49'luk pay sahipleri küçük ortak sayılırlar. Küçük ortakların malları çeşitli yollarla gasp edilebilir. Bunlardan iki türüne örnek verelim:

a- Küçük ortağın şirketteki payının düşürülmesi

Yukarıda çok iyi çalışan ve zengin olan bir şirket örneği verildi. O şirket 100 milyonluk bir sermayeyle kurulmuş, yapılan yeniden değerlemeyle değerinin bir milyara çıktığı tespit edilmiş olsun. Büyük ortaklar isterlerse şirketin artan 900 milyon liralık değeri karşılığında hisse senedi çıkarıp ortaklara bedelsiz olarak verebilirler. Fakat buna mecbur tutulmadıkları için bunun yerine sermaye artırımına da gidebilirler. Sermayeyi 100 milyondan 1 milyar liraya çıkarma kararı alınınca ortaklara rüçhan hakkı doğar. Rüçhan, üstünlük demektir. Rüçhan hakkı, her ortağın, şirketin yeni hisse senetlerinden kendi payına düşeni alma üstünlüğü demek olur. Bunun için belli bir süre tanınır. Süresi içinde rüçhan hakkını kullanan ortak şirketteki payını korur, yoksa büyük kayba uğrar.

Şirketin o andaki değeri zaten 1 milyar olduğundan rüçhan hakkını kullanan her ortak, kendi öz malını, para vererek satın almış olur. %49'luk pay sahipleri bunun için 441 milyon lira vermek zorunda olurlar. Büyük ortaklar, kendi paylarına düşen senetleri kuruş ödemeden alabilirler. Bunun için muhasebeye bir talimat vermeleri yeterlidir. Kayıtlara onların bu parayı verip senetleri aldığını yazmak zor değildir. Eğer küçükler rüçhan haklarını kullanmazlarsa büyükler onların paylarına düşen senetleri de aynı yolla alabilirler. Yeni hisse senetlerinin tamamını %51'lik paya sahibi büyük ortaklar alırsa, küçük ortakların şirketteki payları, %49'dan %4.9'a düşer. Yani şirket mal varlığından sahip oldukları her 10 liranın 9 lirası, kanuni yollarla büyük ortaklara geçmiş olur. Genel kurula hâkim olan ortaklar, yeni senetleri para vererek de alabilirler. Kendi ödeme şartlarını dikkate alarak sermaye artırımına gidecekleri için yeni hisse senetlerinin tümünü almaları zor olmaz. Bu durumda şirketin gerçek değeri bir milyar dokuzyüz milyona çıkmış olur. Daha sonraki yıllarda sermaye artırımı aynı usulde devam ederse küçük ortakların şirketteki payları %0'lı rakamlara kadar düşer. Bunu şikayet edecek bir makam yoktur.

Bilindiği gibi bir şirketin kuruluş yılları büyük sıkıntıların ortaklar tarafından paylaşıldığı  yıllardır. Kâra geçilmesi için uzun süre beklemek icap eder. Yatırımı yapıp bundan kâr bekleyen ortaklar, bir müddet sonra şirkete hâkim olan kötü niyetli kişilerin bazı kanunları kullanarak kendilerine zulmetmelerini kabul edemezler. Bu durum huzursuzluklara, kavgalara ve topluma küsmüş kişilerin ortaya çıkmasına sebep olur. Kanunlar, insanların kötü niyetli davranacakları düşünülerek hazırlanmalı, haksızlığa uğrayan insanların haklarını sonuna kadar aramalarına imkân vermelidir.

b- Şirket mal varlığının zimmete geçirilmesi

 Şirkete hâkim olan kimseler sermaye artırımı yapmadan da şirketteki mal varlığını zimmetlerine geçirebilirler. Şirketin bir fabrikaya sahip olduğunu, çeşitli makina takım ve tezgahlara, nakil vasıtalarına ve arsalara malik bulunduğunu düşünelim. Büyük ortaklar ikinci bir şirket kurup bu şirketin mallarını ikinci şirkete aktarabilirler. Mesela, şirketin sahip olduğu vasıtaları ucuz fiyatlarla öbür şirkete satmaları mümkündür. Bir üçüncü şahsa ucuza satıp ondan sonra yeni şirkete geçirme imkanları da vardır. Aynı şey fabrika için, arsalar için ve diğer varlıklar için de düşünülebilir. Şirketin içi bir müddet sonra tamamen boşalır ve mahkemeden şirketin tasfiyesi istenir. Bir müddet önce milyarlarca liralık mala sahip olan küçük ortaklar, şimdi malları ellerinden alınmış ve yapacağı hiçbir şey olmayan zavallı kişiler olurlar. Bir süre de mahkeme kapılarında sürünür sonra kendi kaderiyle başbaşa kalabilirler.

Genellikle miras yoluyla küçüklere ya da kadınlara intikal eden şirket payları kötü niyetli kişiler tarafından bu yollar kullanılarak yok edilebilmektedir.

Bir başka yol da şirketin kârının bir başka şirkete transfer edilmesidir. Bunun da çeşitli usulleri vardır. Mesela bankadan kredi alınarak kredinin faizi bu şirkete ödetilir. Fakat kredi büyük ortaklar tarafından kurulmuş ikinci bir şirkette faizsiz olarak kullanılabilir. Yani kredinin kârı öbür şirkete riski ve zararı bu şirkete yükletilebilir.

c- Küçük pay sahiplerinin şikayet hakkı

 T.T.K. 347 ve devamı maddeleri şirketlerde murakıp bulundurulmasını mecburi tutar. Her pay sahibi, şirketin yönetim kurulu üyesi veya müdürleri aleyhine murakıplara baş vurabilir. Murakıplar bu başvuruları incelemek zorundadırlar. Şikayetin haklı olduğu sabit olursa durumu yıllık raporlarına yazarlar. Bu rapor genel kurulda okunur. Baş vuranlar esas sermayenin 1/10'una sahipseler azınlık hakları  sözkonusu olur. Bu durumda murakıplar yapılan şikayet hakkındaki fikir ve görüşlerini raporlarına yazmak ve gerek gördükleri takdirde de genel kurulu olağanüstü toplantıya davet etmek zorundadırlar. Ama böyle bir şeyin olabilmesi için %10 oranındaki hisse senedine sahip olan ortakların bunları muteber bir bankaya rehin olarak bırakmaları icabeder. Bu senetler genel kurulun ilk toplantısının sonuna kadar orada kalır.

Genel kurul, yapılan ihbarı değerlendirmezse baş­vuru sonuçsuz kalır. Bu durumda büyük ortaklardan şikayetçi olan küçük ortak, tekrar büyük ortaklar tarafından engellenmiş ve fasit bir daire ile yapılan başvuru so­nuçsuz ve gereksiz hale gelmiş olur.

T.T.K. 348. maddesine göre genel kurulun toplantı vaktinden itibaren en az altı ay önceden beri esas sermayenin en az 1/10'una eşit paylara sahip olduk­ları sabit olan pay sahipleri, son iki yıl içinde şirketin kuruluşuna veya idarî  mu­amelerine ilişkin bir yolsuzluğun olduğu ya da kanuna yahut esas sözleşme hü­kümlerine aykırı önemli davranışların yapıldığı iddiasında oldukları takdirde bun­ları veya bilançonun gerçekliğini tahkik için özel murakıplar tayinini genel ku­ruldan isteyebilirler. Bu istek reddolunursa ortaklar, gerekli masrafları peşin ödemek ve dava sonuçlanıncaya kadar rehin kalmak üzere sahip oldukları hisse senetlerini muteber bir bankaya tevdi etmek şartıyla mahkemeye müra­caat hakkı kazanırlar. Bu talebin mahkemece kabul edilebilmesi için iddia olunan hususlar hakkında yeterli delil ve emare gösterilmesi lazımdır.

Küçük ortaklar şimdi de güçlerinin yetmiyeceği bir şeyle karşı karşıya bırakılırlar. Çünkü T.T.K. 363. maddesine göre şirketin ticârî defterleriyle muhaberatının incelenmesi yalnız genel kurulun açık müsa­adesi ya da yönetim kurulunun kararıyle mümkün olmaktadır. Bir de hiç bir ortak şirketin iş sırlarını öğrenme yetkisine sahip değildir. Bu durumda mahkemeye başvurmuş bulunan ortaklar yeterli delil ve emareyi göstere­meyeceklerdir. Böylece kanun, kaşıkla vermiş olduğunu kepçeyle geri almakta, küçük pay sahiplerini fasit bir daire içerisinde yormaktadır.

II- HOLDİNGLEŞME OYUNU

Fıkıhta, ancak nakit para şirket sermayesi olabilir. Ayınlar, yani nakit para dışındaki mallar sermaye olamaz. T.T.K. ya göre ise ayınlar şirket sermayesi olabilir. Durum böyle olunca bir şirketin hisse senedi diğer şirket için sermaye olmakta ve bununla ikinci bir şir­ket kurulabilmektedir. İkinci şirketin hisse senedi ile üçüncü, üçüncününki ile de dördüncü ya da bir kaç şirketin hisse senetlerinin birleştirilmesiyle beşincisi kurulabilmektedir.

Holding, bir kaç şirketi tek elden idare etmek için kurulur. Bir şirketin hisse senedinin diğer şirket için sermaye olarak gösterilebil­mesi gerçekte küçük sermayeli olan kişilerin ya da ailelerin büyük sermayeli olarak gözükmelerine, büyük iş sahibi rolüne soyunmala­rına sebep olmakta­dır. Mesela 100 milyon lira sermayeli bir şirketin 51 milyon liralık his­sesine sa­hip olan bir aile, bu hisseleri sermaye olarak göstererek bir Holding kurabil­ir. Holdingin bir kısım hisselerini halka ya da eşe dosta satarak bundan elde ettiği sermaye ile üçüncü bir şirket kurar ve böylece şirket­lerin sayısını zincirleme olarak artar. Bu üç şir­ketten her birinin toplam sermayesi 300 mil­yon lira olarak gözüküyorsa  topu topuna 51 milyon liralık sermayeye sahip olan aile toplum karşısına 300 milyon lira sermayeli üç şir­ketin büyük sahibi ve yöneticisi olarak çıkar ve hisse senedi satın alma durumunda olan insanları bu görüntüsüyle aldatabilir. Bu konuya Muharrem Karslı'nın Borsa adlı kitabının 95. sayfasında geçen şu örneği verelim.

"Sancaktar ailesi, 100 milyon lira sermayeli Sancaktar Boya Sanayii A.Ş.'nın %51 hissesine, yani 51 milyon lira nominal değerde 51.000 hisseye sahiptir. Bu 51 milyon lira nominal değerdeki hisse senetlerine mahkeme kanalıyla değer biçtirildiğini ve bu değerin 102 milyon lira olduğunu kabul edelim. Sancaktar ailesi 200 milyon lira sermayeli Sancaktar Holdingi kurarak 102 milyon lira değer biçilen Sancaktar Boya Sanayi A.Ş.'nın hisse senetlerini Holdinge alır. Holdingin geri kalan %49 hissesini halka satar; halktan aldığı 98 milyon lira ile 192 milyon lira sermayeli Sancaktar Vernik ve Reçine Sanayi A.Ş.'ni kurar ve %51 hissesini Holdingin portföyüne koyar. Yeni şirketin geri kalan 94 milyonluk hisselerini piyasadan tanıdığı diğer müteşebbislere, diğer holdinglere veya halka satar.

Böylece, Sancaktar ailesi cebinden  bir kuruş yeni yatırım yapmadan iki şirket ve bir holdingin sahibi ve hâkimi olur."

Halbuki şirket sermayesinin nakit para olması şartı getirilecek olsaydı Sancaktar ailesi topu topuna 51 milyon liralık hisse senedine sahipken toplam 492 milyon sermayeli şirketlerin sahibi gibi gözükmeyecek ve karşısında bulunan muhatapları bu yolla aldatma imkânını elde edemeyecekti.

III- BORSA

Menkul kıymetlerin alınıp satıldığı yere menkul kıymetler borsası adı verilir. Menkul kıymetler kapsamına tahvil, hazine bonosu ve hisse senetleri girer. Tahvil ve hazine bonosu faizli borç senetleridir. Bunların alım satımı faizli işlem kapsamına girer. Hisse senetleri ise şirketlerin ortaklık senetleridir. Bunları alanlar, ilgili şirketin ortağı olurlar. Bunlar küçük ortak olacağından A.Ş'nin büyük ortaklarının insafına terkedilmiş olurlar. SPK. (Sermaye Piyasası Kanunu) ve yönetmeliklerle bunların durumu iyileştirilmeye çalışılmıştır. Ancak A.Ş'lerin yapısında temel değişiklikler yapılmadan, yönetimi üstlenen kişiler, yaptıkları haksız davranışlardan bizzat sorumlu tutulmadan, en küçük ortağın hakkını koruyacak değişiklikler yapılmadan bu haksızlıkların önüne geçmek mümkün olmaz. Bugüne kadar yapılan değişiklikler yeterli olmamıştır.

A- Menkul Kıymetlerin Halka Arzı ve Satışı

SPK. nun 6. maddesine göre, " Menkul kıymetlerin halka arzında açıklanacak bilgiler izahnâmede yer alır. İzahnâmede hangi bilgilerin bulunacağı hisse senetleri ve tahvil ihraçları bakımından ayrı ayrı olmak üzere T.T.K.nun ilgili maddelerindeki hususlar göz önünde tutularak kurul tarafından belirlenir.

 Halka arz izninin verilmesinden sonra izahnâme Ticaret Siciline tescil ve ilan edilir. Halkın menkul kıymetleri satın almaya davet edilmesi izahnâme ve esas sözleşmeye, Kurulun gerekli maddeleri eklediği bir sirküler ile yapılır. Yapılacak ilan ve açıklamalar, ne gerçeğe uymayan abartılı veya yanıltıcı bilgiler içerebilir ne de halka arz izninin resmî bir teminat olarak yorumlanmasına yol açacak açık veya dolaylı bir ifade taşıyabilir. Kurul, yanıltıcı nitelikte gördüğü reklâmları yasak­lar."

SPK'nın 10. maddesinde izahnâme ile halka açıklanan konularda meydana gelen değişikliklerin ilgili A. Şirket tarafından en geç 10 gün içerisinde Sermaye Piyasası Kuruluna bildirilmesi zorunlu tutulmaktadır. T.T.K. 281. maddesine göre izahnâme şirketin maksat mevzu ve müddeti ve esas sermaye olarak ko­nan ayınlar ve bu ayınların karşılığı ve mevcut bir işletmenin ya da bazı ayınlarının devralınması esas mukavele hükümlerinden ise onun bedelini ve kuruluş genel kurul toplantılarının yerini ve toplanma usulünü ihtiva eder.

Yukarıdaki hükümler, bir şirketin hisse senedini alacak kişilerin şirketle ilgili bilgilere sahip olmasını sağlar gibi gözükmektedir. Ancak bunlar, şirketi ve şirket mallarını görme hakkına sahip olmadıklarından izahnâmede yazılı bilgilerle yetinmek zorunda kalırlar. Bir şey yazılı veya sözlü olarak ne kadar anlatılsa gözle görmek gibi olamaz. Bu sebeple fıkıhta görme muhayyerliği müşterinin temel hakkı sayılmıştır. Bu hak taraflarca ortadan kaldırılamaz. Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi şöyle demiştir: "Kim görmediği birşeyi satın alırsa görünce muhayyer olur" Müşteri, ben görme muhayyerliğinden vaz geçtim dese de onun bu hakkı  düşmez[224].

İzahnâmede verilen bilgilerin gerçeğe aykırı olduğu ortaya çıksa, ya da yapılan ilan ve açıklamaların gerçeğe uymayan abartılı beyanlar olduğu tesbit edilse, bu yüzden zarar gören kişilerin zararı karşılanamaz. Mesela 2000 li­raya satılması gereken bir hisse senedi, yanlış beyanlar sebebiyle 3000 liraya ya da daha yüksek fiyata satılmış olsa vatandaşın bunu şikayet edeceği bir makam bulması mümkün değildir. Bu konuda vatandaş korumasız kalır.

Aldatma fahiş ölçülere varmışsa (gabn-ı fahiş) aldanan taraf satışı bozabilmelidir[225]. Yani yanlış bilgilere kanıp hisse senedini yüksek fiyatla satın almış olan kişi, onu geri verme hakkına sahip olmalıdır. Borsada böyle bir hak kabul edilmez. Gerçek değeri bin lira olan hisse senetlerinin, büyük reklam kampanyaları sayesinde 100 bin liradan satıl­dığı ve kısa süre sonra bu değerin hızla gerilediği yaşanan olaylardandır. Hisse senetle­rini bu şekilde piyasaya süren şirketler, büyük paralara hükmedecek konuma gelmektedir.

Mecelle, taşınır mallarda %5'lik aldanmayı akdi bozma sebebi saymıştır. Buna göre gerçek kıymeti 2000 lira olması gereken bir senedi, gerçeğe aykırı ilan ve reklamlara aldanıp 2100 liradan alan kişi onu geri verebilir. Ama menkul kıymetler borsası bu hakkı hiç kimseye tanımaz.

S.P.K. nun 47. maddesine göre, halka yapılan yazılı açıklama ve ilanlarda menkul kıymetlerin değerini etkileye­cek önemli hususlarda gerçeğe aykırı veya noksan bilgi verenler 100 bin lira­dan 1 milyon liraya kadar ağır para cezası ve 1 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile tecziye edilirler. Bu kanunun 10. maddesine aykırı hareket edenler ise ellibin liradan beşyüzbin liraya kadar ağır para cezasına çarptırılırlar.

 Ceza sözlükte, İşlenen bir suçun karşılığı anlamına gelir. Burada suç, hisse senedi alan vatandaşları maddi yönden zarara sokarak haksız kazanç sağ­la­maktır. Verilecek ceza bu suça engel olmalı ve bu yolla za­rara uğrayanların zararını gidermelidir. Devlete ödenecek nakdi cezaların ve hapis cezasının bu zararı karşılamayacağı açıktır.

S.P.K. 49. maddesi, zarar gören vatandaşa bu konuda dava açma hakkı tanımamıştır. Bu suçlardan dolayı kovuşturma yapılabilmesi için Sermaye Kurulunun teklifi üzerine Maliye Bakanlığı tarafından Cumhuriyet Savcılığına yazılı baş vuruda bulunulması gerekir. Konuyla ilgili bilgi sahibi olan Cumhuriyet Savcıları da Maliye Bakanlığını haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler. Yanlış izahnâmeden dolayı zarar gören Maliye Bakanlığı veya savcılık değil vatandaştır. Onların konuyu mahkemeye intikal ettirmesini beklemek kimi tatmin eder? Kanun koyan kişiler ne olup bittiğinden haberdar olamayan en zayıf vatandaşların bile hakkını korumaya mecburdurlar.

B- Kâr Dağıtımı

SPK. nın halka açık şirketlerle ilgili olarak getirdiği ve sonuçları itibariyle çok önemli sayılan yenilik kâr dağıtımıyla ilgilidir. Kanunun 15. maddesinde şu ifade yer alır. "Hisse senetleri halka arz yoluyla satılan A. Ortaklıkların esas sözleşme­lerinde birinci temettü oranının gösterilmesi zorunludur. Bu oran Kurul tarafın­dan tesbit oluncak miktardan aşağı olamaz."

A. Şirketlerde genel kurul, kâr dağıtıp dağıtmama konusunda serbesttir. Sermaye Piyasası Kanununa tabi şirketlerde genel kurulun böyle bir serbestisi yoktur. Kâr varsa dağıtımı mutlaka yapılır. Ancak bilançoda eski yıllardan kalan zarar kapatılmadıkça şirket kâr dağıtmına zorlanamaz. Kâr dağıtımının en önemli özelliği birinci temettü oranında gö­zükür. T.T.K. da %5 olarak tesbit edi­len birinci temettü oranı[226] halka açık şirketler için Sermaye Piyasası Kuruluna bırakılmıştır. Kanun bu oranın kurul tarafından tesbit edilecek orandan az ol­mamak üzere ana sözleşmede gösterilmesini emretmektedir. Birinci temettü ayrılmadıkça başka yedek akçe ayrılmasına, ertesi yıla kâr aktarılmasına ve yö­netim ku­rulu üyeleri ile memur, müstahdem ve işçilere kârdan pay dağıtılma­sına karar verilemez.

Birinci temettü ile ilgili şu kural getirilmiştir: "Hisse senetleri halka arz yoluyla satılan A. Ortaklıkların birinci temettü oranı uzun vadeli devlet iç borçlanma tahvillerinin ilgili hesap döneminin son günlerindeki faiz oranıdır. Ancak ödenmiş sermaye üzerinden hesaplanacak bu birinci temettü oranı hesap dönemi net kârından vergi ve benzerleri düşülmek suretiyle bulunan dağıtılabilir kârın yarısından az ve %75'inden çok olamaz[227]."

Bilançolar üzerinde oynanabildiği ve kâr oranı düşük gösterilebildiği bilinen bir gerçektir. Buna göre şirketler, uzun vadeli devlet tahvilinin faiz oranı kadar kâr dağıtımı ile yetinebilirler. Bu faizin %50 oranınında olduğunu düşünelim. Bu oran, hisse senedinin nominal değerine göre belirlenir. Senetlerin üzerine bin lira yazdığı için her senet için 500 lira kâr vermekle yetinilebilir. İsterse bu senet borsada 50 bin lira üzerinden işlem görsün. Eğer kâr payı 1000 lira olursa şirket %100 kâr dağıtmış sayılır.

C- Bilanço Kârını Etkileyen İşlemler

S.P.K'un 15. maddesinde, şirketlerin bilanço kârını düşürebilecek işlemlere mani olunmaya çalışılmaktadır. Maddenin 3. bendi şöyle der:

"Hisse senetleri halka satılan bir A. ortaklık yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz bir şekilde farklı bir fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi işlemlerde bulunarak yıllık kârını azaltamaz."

Bu kanuna aykırı davranışın cezası 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar ağır para cezası ve bir aydan 2 yıla kadar da hapis cezasıdır. Bu konuda kovuşturma yapma yetkisi Maliye Bakanlığına bırakılmıştır.

Bir alım-satımda malın emsallerine göre bariz bir şekilde farklı bir fiyatla alınıp-satıldı­ğını kim, nasıl tespit edebilir? Mallara biçilen fiatların piyasada bariz bir şekilde farklılık gösterdiği bilinen bir gerçektir. Faizli ekonomilerde ve enflasyonun olduğu yerde fiyat istik­rarını sağlamak çok zordur. Bu durumda yukarıdaki kanunu uygulamak imkansız gibidir.

Türk Ticaret Kanunun 336. maddesine göre yönetim kurulu üyeleri şirket adına yaptık­ları sözleşme ve işlemlerden dolayı şahsen sorumlu olmazlar. Bu kanunun konuyla ilgili bir istisnası vardır. Buna göre gerek kanun, gerekse esas sözleşmenin idare meclisi aza­larına yüklediği vazifelerin kasten veya ihmal sonucu yapılmaması halinde ilgili kişiler sorumlu tutulabilirler. Bu durumda SPK. 15. maddesinde belirtilen işlemin kasıt veya ihmal sonucu olması gerekir ki, bunun ispatı da çok zordur.

D- Batık Şirketlerin Hisse Senetlerinin Borsada Satışı

Sermaye Piyasasının Teşviki Kanununun[228] 5. maddesinin a fıkrasına göre finansman güçlüğü içinde bulunan anonim şirketlerden alacaklı olan bankalar, alacaklarının sermayeye dönüştürülmesi teklifinde bulunabilirler.

Aynı kanunun 7. maddesinin a bendine göre bu bankaların iktisab ettikleri iş­tirak paylarının, iştirak edilen sermaye şirketinin sermayesinin %15'ini aşması halinde aşan paylar 1992 yılından itibaren yedi yıl içinde Sermaye Piyasası Kuruluna bilgi verilerek satılabilir. 7. maddenin c bendi şöyledir: "Bu kanunun uygulanması dolayısıyla borsaya kote edilecek hisse senetleri için hisse senet­lerini çıkaran A. Şirketin kârlılığı aranmaz"

Burada birbirine zıt ve ortaklık kavramıyla uyuşmayan birçok şey vardır:

a- Mesela borç nasıl sermaye olabilir. Sermaye, işletilebilip şirkete gelir getirebilen, şirketin işlerinin kendisiyle rahatlıkla yapılabileceği şeydir. Borcu sermayeye dönüştürmek şirketin tabiatı ile bağdaşmaz.

b- Şirketlerin bankalara olan borcu hisse senedine dönüştürülerek vatandaş­lara satılır ve bu satışın yapılması için ilgili şirketin kâra geçip geçmemesi aranmazsa bu kanun batık şirketlerde alacağı olan bankaları kurtarırken vatan­tadaşı batağa atmış olmaz mı?

E- Hisse Senedi Fiyatlarında Sun'i Dalgalanma

 Şirket yöneticileri, şirketi bir sene kârlı göstererek hisse senedi fiyatlarının artmasına, ikinci sene de kötü göstererek hisse senedi fiyatlarının düşmesine sebep olabilirler. Fiyatları düşünce senetleri ucuz fiyatla toplayıp ikinci sene pahalıya satarak büyük ölçüde haksız kazanç sağlayabilirler. Maalesef bugünki kanunlara göre bunu önlemenin imkânı yoktur. Çeşitli yayın ve basın organları ve bir kısım gazete yazarları ile devlet yetkilileri de hisse senetlerinin sun'i ola­rak düşüp çıkmasında etkili olmaktadırlar.

Sağlıklı bir mali yapı, devlet adamlarının beyanına bağlı olmayan ve şirket yöneticileri­nin yanlış davranışlarına imkân vermeyen, çeşitli basın ve yayın or­ganlarının insanları yanlış etkilemesine fırsat tanımayan bir yapıdır. Bunun ger­çekleşmesi köklü değişikliklerin yapılmasına bağlıdır.

F- Sıfır Maliyetli Kredi

Şirketlerin yapısındaki bozukluk, borsada satılan senet­lerin bedellerinin, sıfır maliyetli kre­diye dönüştürülmesine imkân vermektedir. Mesela yöneticiler, kredi alıp bu krediyi bir başka şirketlerine aktarabilirler. Halka açık şirket o kredinin faizini öderken, diğer şirket onun gelirinden yararlanır. Böylece bu şirketten öbürüne kâr aktarılmış olur. Bir müddet sonra birinci şirket borçlarını ödeyemez hale gelir. Haberin piyasada ya­yılmasıyla hisse senetleri panik içerisinde satıl­maya ve nominal değerin de çok altında bir fiyatla piyasaya sürülmeye başlanır. Mesela 40-50 bin liraya satın alınmış hisse senetleri 40-50 liraya müşteri bula­mayabilir. Daha sonra da tasfiye masasına giden şirket, borsa kotundan çıkarılır. Genellikle böyle şirketler, bankalardan aldıkları borcu kapatamayacakları için, hisse senedi almak için verilmiş paraların tamamı kötü niyetli yöneticilerinin bir başka şirketlerine sermaye olmuş olur. Usulüne uygun yapıldığı takdirde bunun denetlenmesi mümkün değildir. Bu durumda şirketi batıran kimseleri sorumlu tuta­cak bir mekanizma da yoktur.

IV- SONUÇ

Sonuç olarak anonim şirketlerinin bugünki yapısı ve borsanın işleyişi karşı­sında hisse senetlerinin Menkul Kıymetler Borsasından alım-satımını caiz gör­mek mümkün değildir. Çünkü bu, insanların mallarının haksız^ yere yenmesine göz yummak olur. Allahü Teâlâ, ekonomik ilişkilerin bel kemiği sayılan bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Mümin­ler, mallarınızı aranızda hak­sız yol­larla ye­meyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir alım satımla yiyebilirsiniz" (Nisa 4/29)

Başarı Allah'tandır.


YARARLANILAN KAYNAKLAR

KİTAPLAR

Kur'an-ı Kerim.

Abdullah b. Kudâme (öl. 620 h.), el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984.

Abdullah b. Mahmud b. Mevdûd el-Mevsılî, el-İhtiyar li ta'lîli'l-Muhtar, Mısır 1370/1951.

Abdullah b. Süleyman el-Meni', Buhûs fî'l-iktisâd el-İslâmî, Beyrut 1416/1996.

Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire 1357.

Abdullah DIRAZ, er-Riba fî nazari'l-kanûni'l-İslamî, Kuveyt.

Abdurrahman b. Süleyman (Damad), Mecmaü'l-enhür, İstanbul,1301.

Abdurrahman el-Cezîrî, el-fıkh ale'l-mezâhib'il erbaa, Mısır.

 Abdussettar Ebû Gudde ve İzettin Hoca, Fetâvâ Nedevât'il-Bereke, 5. baskı, Cidde1417 h. 1997 m.

Abdülazîm b. Abdülkavî el-Münzirî, et-Terğîb v'et-terhîb, Kahire, l356 h. l937 m.

Abdülaziz BAYINDIR İslâm Muhakeme Hukuku Osmanlı Devri Uygulaması, İstanbul 1986.

Ahmed b. Abdullah el-Kârî, Mecellet'ül-ahkâm'iş-şer'iyye (Abdülvehhab İbrahim Ebû Süleyman ve Muhammed İbrahim Ahmed Ali'nin tahkikikyle) Cidde, 1401/1981

Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet’ül-muhtac bi şerh’il-minhac,(Şirvânî ve İbn Kasım el-Abâdî’nin haşiyeleriyle birlikte) Tarih ve yer yok.

Ahmed b. Muhammed b. İbrahim el-Hattabî (319-388 h.), Meâlimü's-sünen, (Sünenu Ebî Davûd ile birlikte) İstanbul 1981.

Ahmed Cevdet  Paşa, Maruzât, İstanbul l980, (Yayına hazırlayan Yusuf HALAÇOĞLU)

Ahmed Emin, Zuhrul-İslam, 3. baskı, Kahire 1962.

Ahmet ÖZEL, Hanefî Fıkıh Alimleri, Ankara l990.

Alâuddin el-Kasânî, el-Bedai'us-Sanai' Beyrut 1394/1974.

Alâüddin el-Haskefî, Dürrü'l-muhtâr -İbn Abidin ile birlikte- Mısır 1386/1966.

Ali b. Ahmed b. Hazm el-Endelüsî, el-Muhallâ b'il-âsâr, Beyrut, 1408/1988.

Ali b. Ebîbekr b. Abd'il-Celîl el-Merğinânî, el-Hidâye, Şerhu Feth'il-Kadîr ile birlikte, Dar'ul-fikr, Beyrut.

Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî (öl. 593  h. /ll97 m.) el-Hidâye, (Feth'ül-Kadîr ile birlikte) Bulak l316.

Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî, el-Hidâye şerhu Bidâyet'il-mübtedî, İstanbul 1985.* 

Ali el-'Adevî, Hâşiye ale'l-Haraşî alâ muhtasar-i Seydî Halil, Beyrut.

Ali Haydar, Dürer'ül-hükkâm şerhü Mecellet'il-ahkâm, İstanbul 1330.

Ali Himmet BERKİ, Osman KESKİOĞLU, Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara l981.

Ali ÖZGÜVEN, İktisat Bilimine Giriş, İstanbul l983.

Alim b. Alâ  başkanlığıda bir heyet, el-Fetâvâ't-Tatarhâniye, el yazması, İstanbul Müftülüğü Kütüphanesi No l0.

Ankaravî, Muhammed Efendi (v. 1099/1688), Fetâvâ'l-Ankaravî, Matbaa-i Amire.

Büyük Larus Ansiklopedi ve Sözlük, İstanbul  1985- l986.

Cihangir AKIN, Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma ,İstanbul l986.

Çatalcalı Ali Efendi, (v. 1103/1692), taş basma, tarih ve yer yok.

Ebû Cafer et-Tahâvî, şerhu Maânî’lâsâr, (M. Zihnî en-Neccâr’ın tahkikiyle), Beyrut l407/l987.

Ebu'z-ziya Nureddin Ali b. el-Kahirî, Nihayet'ül-Muhtâc haşiyesi , Mısır.

Ebubekr Ahmed b. Ali el-Cessas  (305-370 h.),  Ahkâm'ül-Kur'an , Beyrut,

Ebûssuud Efendi, (v. 982/1574), Maruzat, el yazması, Süleymaniye Kütüphanesi, Hafîd Efendi 113.

Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul.1935.

Erol ZEYTİNOĞLU, İktisat Tarihi, İstanbul l993.

F.Neumark, Genel Ekonomi Teorisi, İstanbul, 1948.

Fahreddin er-Râzî, Ebu Abdillah M. b. Ömer b. Hüseyn (v. 606/1209) et-Tefsirü'l-Kebîr, Mısır, 1357/1938.

Feridun ERGİN, Emisyon Rejimleri, Ak İktisat Ansiklopedisi. İstanbul l973.

Feridun ERGİN, Enflasyon, Ak İk. Ansk. İstanbul l973.

Feridun ERGİN, Kredi Sistemi, İstanbul l980.

Feridun ERGİN, Para Türleri, Ak İktisat Ansiklopedisi, İstanbul l973.

Feyzullah Efendi, (v. 1115/1703), Fetâvây-ı Feyziyye, taş basma.

Halil Ahmed es-Sahhar, Bezl'ül- Mechud fi halli Ebi Davud, Beyrut.

el-Haraşî, alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut,

Hayerddin ez-Ziriklî, el- A'lâm, c. III, s. 74, tarih ve yer yok. Üçüncü baskı.

İbn Abidîn , Muhammed Emin b. Ömer Abidin, Tenbîh'ür-rükûd alâ mesâil'in-nükûd, Resâil-i İbn Abidîn, İst. l319.

İbn Abidîn , Muhammed Emin b. Ömer Abidin, Reddü'l-muhtâr, Kahire

İbn Hişâm, Siyre, el-Kısmü'l-evvel, 2. baskı, Kahire 1953.

İbn Kâdî Simâve (Bedreddin Simâvî öl. 823 h./1420 m.) Câmi'u'l-fusûleyn, Kahire 1300.

İbn Kudâme, Abdullah b. Ahmed (öl. 620 h.) el-Muğnî, Beyrut 1404/1984.

İbn Manzûr, Lisan’ul-Arab, Beyrut, l410-l990

İbn Rüşd,  Muhammed b. Ahmed, (v. 520/1126) Mukaddimât (el-Müdevvenetü'l-Kübrâ ile bir­likte), Matbaa-i Hayriyye, 1324

İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed, Bidaâyet'ül-müctehid, Mısır.

İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, Beyrut 1957.

İbn'ül-Bezzâz, Muhammed b. Muhammed el-Kerderî ( Öl. 827 h. /l424 m. ) el-Fetâvâ’l-Bezzaziyye, (el-Fetâvâ'l- Hindiyye ile beraber) Bulak l3l0.

İbnü Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (öl. 751 h./1350 m.), İlâm'ul-Muvakkıîn, (Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd'in tahkikiyle), Beyrut, 1407/1987

İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, Darü ihyâi'l-kütübi'l-Arabiyye, 1957.

İbrahim ve Cevriye ARTUK, İstanbul Arkeoloji Müzeleri  Teşhirindeki İslâmî Sikkeler Kataloğu, İstanbul l970.

İmam Şafiî, Ebû Abdullah, Muhammed b. İdris (öl. 204), el-Ümm, (Hadislerini tahric edip notlar ekleyerek yayına hazırlayan Mahmud Matarcı), Beyrut, 1413 h. 1993 m.

el-Haraşî, alâ muhtasar-i Seydi Halil, Beyrut,

İslam Fıkıh Akademisi'nin Kuveyt'te yaptığı 5. dönem toplantı tutanağı.

İsmail KURT, Para Vakıfları Nazariyat ve Tatbikat,  İstanbul l996.

Joseph Schacht, İslam Hukukuna Giriş, (Tercüme Mehmet Dağ, Abdülbaki Şener), Ankara 1977.

Kadı Beydâvî, Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, Envâr'ut-tenzîl ve esrâr'ut-te'vîl. Tarih ve yer yok.

Kâdîhan, Hasan b. Mansur el-Özcendi (v. 592/1196), Fetâvâ Kâdîhan, el-Fetâvâ'l-Hindiyye ile birlikte, Bulak l310.

Kemâlüddin b. el-Hümâm, Şerhu fethi'l-Kadîr, Bulak 1316.

Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, (v. 671/1272), el-Câmi li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Darü'l-kitabi'l-Arabi, 1387/1967.

Malik b. Enes, el-Müdevvenet'ül-Kübrâ, (Sehnûn'un ibn  Kasım'dan rivayeti) Mısır, Matbaa-t’üs-saâde l323.

Muhammed b. Ahmed er-Ramlî (öl.l004 h./l593m.), Nihâyet'ül-muhtâc ilâ şerh'il-minhâc, Mısır.

Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, (öl. 786 h) el-İnâye ale'l-Hidâye, (Şerhu feth'il-Kadîr ile birlikte) Dar'ul-fikr.

 Muhammed b. Muhammed el-Kerderî, el-Fet^vâ'l-Bezzâziye (el-Fetâvâ'l-Hindiyye IV. cildin hamişinde) Mısır.

Muhammed Şata ed-Dimyâtî, İanet'ütt-tâlibîn (Feth'ül-muîn haşiyesi), tarih ve yer yok.

Muharrem KARSLI, Borsa, İstanbul, Tarih yok.   

Nasır Hüsrev Alevî, Sefernâme , (Arapça'ya tercüme eden Yahyâ el-Haşşâb), Kahire 1945.

Netîcet'ül-fetâvâ, Şeyhülislâm Muhammed Arif Efendi'nin Fetvâ Emîni Ahmed Efendi'nin emriyle derlenmiştir. Taş basma.

Ömer Hilmi Efendi, İthâf'ül-ahlâf fî ahkâm'il-evkâf, İstanbul 1307.

Ömer Lutfi Barkan ve Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli, İstanbul.

Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiyye Kamusu, İstanbul l985

Refii Şükrü Suvla, Para ve Kredi, İstanbul 1963.

Sabri ORMAN, Modern İktisat Literatüründe Para, Kredi ve Faiz, (Para, Faiz ve İslam kitabı içinde yer alan bir tebliğ) İstanbul l992.

Sadî Çelebî veya Sadî Efendi, Sadullah b. İsa, (öl. 945 h.) Şerhu feth'il-Kadîr haşiyesi, (Şerhu feth'il-Kadîr ile birlikte) Dar'ul-fikr.

Salname-i devlet-i aliyye-i Osmaniyye, altmışsekizinci Sene, 1333-1334, İst. 1334.

Sami Hasen Hamûd, Tatvîru'l-a'mâli'l-masrifiyye bi mâ yettefiku ve'ş-şeriâti'l-İslâmiyye, 2. baskı, Amman 1402/1982.

Selîm Rüstem Bâz, Şerhu'l-Mecelle, Beyrut 1406/1896.

es-Seyyid Sâbık, Fıkh'üs-Sünneh, Kahire.

Şemsuddin es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1409 h. 1989 m.

Şemseddin Sâmî, Kamus-i Türkî, Dersaadet 1317.

Şemsüddin Muhammed b. Abdullah el-Gazzî, et-Timurtâşî, Tenvîr'ül-ebsâr, Mısır

Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Ankara 1976

Timurtâşî, Dürr'ül-muhtar, m.Amire.

Yakut el-Hamevî, Mucemü'l-udebâ, Mısır.

Yusuf b. Abdullah el-Kurtubî, Kitâb'ül-kâfi fi fıkhi ehl-i Medînet'il-Mâlikî, Riyad, 1398/1978

Zeynüddin el-Milibârî, Feth'ül-muîn (İanet'ütt-tâlibîn ile birlikte), tarih ve yer yok.

HADİS KİTAPLARI

Müsnedu Ahmed b. Hanbel

Sahihu'l- Buhârî.

Sahihu'l- Müslim.

Sünenu Dârimî.

Sünenu  Ebî Davûd

Sünenu İbn Mâce.

Sünenu'n- Neseî.

Sünenu't- Tirmizî.

KANUNLAR VE KANUN MECMUALARI

Bank-ı Osmânî İmtiyaznamesiyle Nizamnamesi. 

Devlet-i Osmaniye'nin usul-i sikkesi, Salnâme-i Osmaniye, 1333-1334 sene-i mâliye, İst. l334.

Düstur, tertîb-i evvel, C. II, İst. l289.

Düstur zeyli, tertib-i evvel, Matbaa-i Amire l298 .

Düstur, tertîb-i sânî, c. VIII İst. 1923.

Düstûr, tertîb-i sânî,  c. VI, Dersaadet l334

Kavanin-i Nakdiyyenin Neşrinden Evvel ve Tedavülü Zamanındaki Müdayenât ve Muamelât Hakkında Kararname Layihası

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye

Meskûkât-ı Osmaniyye Hakkında Kararname Layihası

SPK. (2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu)

Sermaye Piyasası Kurulunun 26.2.1982 tarih ve 17617 sayılı resmî gazetede ya­yınlanan tebliği

 Sermaye Piyasasının Teşviki Kanunu (3332 sayı ve 25 Mart 1987 tarihli)

Tevhid-i meskûkât hakkında kanun-i muvakkat (26 Mart l332 = 8 Nisan l916 tarihli)

Türk Ticaret Kanunu

Vergi Usul Kanunu

Zeyl-i Düstur l, İstanbul l298. ( Kavâim-i nakdiyye ile olan müdayenata dair fî 2 Ramazan 96 tarihinde neşr ve ilan olunan kararnameden emval-i eytâmın istisnası hakkında madde-i mahsusa)

ŞER’İ SİCİLLER

Evkâf-ı Hümâyûn Müfettişliği Mahkemesi, 4 ve 743 nolu siciller İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivi .

İstanbul Kadılığı 65 numaralı Emir ve Ferman Defteri İst. Müftülüğü, Şer'iyye Sicilleri Arşivi.

İstanbul Kadılığı 213 nolu Emir ve Ferman Defteri, İst. Müftülüğü Şer'iye Sicilleri Arşivi.

İstanbul Kadılığı 334 numaralı Ferman Defteri İst.Müftülüğü Şer'iye Sic. Arşivi.

 

 

 

 



       [1]- Fon (fonds), fransızca bir kelime­dir; büyükçe para, sermaye ve belli bir iş için gerektikçe öden­mek üzere ayrılıp işletilen para anlamlarına gelir. (Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Ankara 1976, c.I s. 575.)

[2]- Dârimî, Büyu, 42 ( ).

[3]-Fahrü'r-râzi, Fahreddin er-Râzî, Ebu Abdillah M. b. Ömer b. Hüseyn (v. 606/1209) et-Tefsirü'l-Kebîr, VII, Mısır, 1357/1938, sh.91.

[4] - İbn Rüşd, (v. 520/1126) Mukaddimât (el-Müdevvenetü'l-Kübrâ ile bir­likte), III, sh.18, Matbaa-i Hayriyye, 1324; İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, Darü İhyâi'l-Kütübi'l-Arabiyye, 1957, c.I, s. 241. İbnü'l-Arabî burada veresiye alış verişten dolayı tahakkuk eden alacağı söz konusu etmektedir. Yukarıya bu yazılmıştır.

[5]- Bkz., İbn Manzûr, Lisan'ul-Arab, Dar Sâdır, Beyrut.c. XIV, s. 304 vd.

[6]- Ayette geçen,  ifadesi, genellikle "şeytanın çarpıp delirttiği" şeklinde tercüme edilir. Bu tercümede , mecaz olarak "delilik" anlamına alınır ( ) Sanki cin çarpmış da kişiyi deli etmiştir. ( Rağıb el-İsfahânî, el-Müfrdât  maddesi) Bize göre bu tercüme Kur'an'a uymamaktadır. Çünkü Kur'an'ın hiç bir yerinde cin çarpmasından bahsedilmez.

 ifadesi Arapça  aklını çelerek onu bozuyor, anlamına da gelir. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'l-arûs,  maddesi)  aklı ve organı bozma demektr:  (Lisan'ul-Arab   maddesi)

 dokunma anlamınadır. Ama biriyle sarmaş dolaş olma anlamını da içerdiği için Kur'an'da cinsel ilişki yerine de kullanılmıştır. "... onlara dokunmadan (yani cinsel ilişkiye girmeden) boşamışsanız..." (Bakara 2/237)

Kur'an'da kelimesi, şeytanın insanın içine sokulması anlamına da kullanılmıştır. İlgili ayet şöyledir:"Korunan kimseler, içlerine şeytandan bir kuruntu düşünce zihinlerini toparlar ve hemen gerçeği görürler. Onlar kendileriyle kardeş olanları da azgınlığa sürükler sonra da yakalarını bırakmazlar."  (Araf 7/201-202) .

Biz burada kelimesi şeytanın sokulması, kelimesini de "kişinin aklını çelmesi" anlamında kullanılmıştır. Bu tercüme hem Arap lugatına, hem de Kur'an'a daha uygundur. Alım satımla faizi aynı görmenin bir şeytan yanıltması olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir.

[7]- Dârimî, Büyu, 42 ( ).

[8]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I, s. 395.

[9]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I, s. 402.

[10]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.IV, s. 205.

[11]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).

[12]-  Fahrüddin er-Razî, a.g.e. c.VII, s.98.

[13]-  Ahmed b. Hanbel,Müsned c. II, s. 109.

[14]- Müslim, Müsâkât, 102 (1596); Nesâî, Büyu, 50 ( )

[15]- Selahattin KAYA, 1978'den 1999 yılına kadar, İstanbul Müftüsü olarak görev yapmıştır.

[16]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).

[17]- Ebû Davud, , 12; hadis no 3349.

[18]- Ebû Davud, , 14; hadis no 3354;  Nesâî,  Büyu, 50 ( )

[19]- Mecelle-i ahkâm-ı adliyye 30. madde.

[20]- Bakara 2/275.

[21]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).

[22]- çoğulu Farsçadan Arapçaya geçmiş bir kelimedir (Lisan’ul- Arab) Farsçası kelimeleridir. (Ekmelüddin Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, Şerh’ül-Hidâye c.V, s.274; Feth’ül-Kadîr ile birlikte)

[23]- Men, 260 dirhemlik bir ölçüdür. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Kamus, c. IV, s. 126) Bir şer’î dirhem 2.975 gr. geldiğinden yaklaşık 774 grlık bir ağır­lık eder.

[24]- Paranın tayinle taayyün etmemesi demek,  bir mal veya hizmet satınalırken gös­terilen pa­ranın kendisini vermenin zorunlu olmaması demektir. Çünkü paranın ken­disi değil, temsil ettiği satınalma gücü önemlidir. Ama diğer malların kendisi önemlidir. 

Meselâ elinizdeki bir adet beşyüzlüğe karşılık bir çift ayak­kabı satınalsanız, ayakkabıcıya, onun yerine bir başka beşyüzlük veya beş adet yüzlük verebilirsiniz. Çünkü sa­tıcı ayakkabıyı o paranın satı­nalma gücü karşılığında vermiştir. Paranın kaç parçadan ibaret ol­duğu, kağıdı­nın büyüklüğü, üzerindeki yazıların şekli ve seri nu­marası önemli değildir. Para altın veya gümüşten basılı olduğu zaman da durum aynıdır. Elindeki bir adet reşat altınına karşılık bir çift ayakkabı alan kişi, satıcıya bir başka Reşat altınını verebilir.

Ama müşterinin beğenip satı­naldığı ayakkabı yerine bir başka ayakkabı verilemez. Çünkü mallar tayinle taayyün eder. Yani satınalma kararında ayakkabının rengi, deseni, di­kiş özelliği, büyüklüğü, du­ruşu, görünümü vs. önem taşır. Bunlardan biri eksik olursa müşterinin razı olmayacağı bir iş yapılmış olur ki, bu da alım satım kurallarına aykırıdır.

Buna göre bir gemide giderken beşyüzbin li­raya bir çift ayakkabı satınalan kişi parayı öde­mek için uzattığında rüzgar parayı denize uçursa satış geçersiz hale gelmez. Müşteri bir başka beşyüzbin lira ile ayakkabının bedelini ödemeye zorlanabilir. Çünkü beşyüzbin lira­nın denize uçması akdi bozmaya sebep değildir. Ama müşteri daha teslim al­madan ayakkabı denize uçsa alış veriş batıl olur. Artık ne müşteri, o ayakkabı yerine bir başka ayakkabı almaya zorlanabilir, ne de satıcı o ayakkabı yerine başka ayakkabı vermek zorunda kalır.

[25]- Bkz. Hidaye, Feth’ül-kadîr ve Bâbertî’nin Hidaye şerhleri, c V, s. 274 vd.

[26]- el-Huraşî, C. V, s. 56-67.

[27]- İbn Rüşd, Mukaddimât, III, s.49-51. Ribe’n-nesie, faize konu iki malın değişiminin veresiye olması sebebiyle meydana gelen faize denir. Bir kile buğdayı, vadeli 1 kile buğdaya veya vadeli iki kile arpaya karşılık değişmek gibi.

[28]- Fahrü'r-râzî, VII, s. 99.

[29] -Ahmet b. Hacer el-Heytemi, Tuhfet'ül Muhtac bi Şerh'il-Mihac, IV, s. 272. Tarif şöyledir: "Faizli işlem, belli malları, akit sırasında şer’î öl­çekle eşitliği bilinmeden pe­şin, veya bedellerden her ikisini yahut birini veresiye değiştirmek üzere yapılan sözleşme­dir."

[30]- Buhârî, Büyu 79 ( ), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).

[31]- Buhârî, Büyu 79 ( ), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).

[32]- İmam Şafiî, el-Ümm, c. III, s. 25, er-Riba.

[33]- İbn Hacer, IV, s. 272-278.

[34]- Bkz. Şirvânî, Tuhfet'ul-muhtâc haşiyesi, c. IV, s. 272, Riba bahsinin başı.

[35]- İbn Hacer, IV, s. 273.

[36]- Ebu  Davud, , 16, hadis no 3357.

[37]- İbn Kudâme, el-Muğnî,c.IV, s.143.

[38] - Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır,  c. XIII, s. 8.

[39] - Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-kadir, c. V, s. 218.

[40] - İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfe,c. IV, s. 294, ˙

[41]- İmam Mâlik, el-Muvatta', Büyu, bâb 33, parafraf no 74.

[42]- İbn Rüşd, Bidâyet'ül-müctehid, c. II, s. 134, , üçüncü fasıl, üçüncü vech. Tercümede lafza değil, manaya dikkat edilmiştir.

[43]- el-Huraşî alâ Muhtasari Seydî Halil, c. V, s. 72, 'nın sonlarıına doğru.

[44]- İmam Malik, el-Mudevvenet'ul-Kübrâ, cüz IX, s. 151, .

[45]- Abdullah b. Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c. IV s. 259.

[46]- Ayette geçen,  ifadesi, genellikle "şeytanın çarpıp deli ettiği " şeklinde tercüme edilir. Burada neden farklı bir mana verildiği konusu daha önce açıklanmıştı.

[47]-  Fahrüddin er-Razî, a.g.e. c.VII, s.98.

[48]- Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukî İslâmiyye Kamusu, c. VI, s. 29 vd.

       Batıl satış, alım satımla ilgili hiçbir hükmün gerçekleşmediği, tarafların bedel­leri birbirine iade etmesinin şart olduğu satış demektir. Fasit satış, aslında normal bir satış yapılmış olmakla birlikte bazı şartların etkisi ile meşru olma­yan satış demektir.

[49] - BİLMEN, a.g.e. c.VI, s. 39.

[50] - BİLMEN, a.g.e. c. VI, s. 40 vd.

[51]- Abdurrahman b. Süleyman (Damad), Mecmau'l-enhür, , c.II, s. 303 vd; İbn Rüşd, Mukaddimat c. III, s. 18.

[52]- Tirmizî, büyu 18; Neseî, büyu 73; Muvatta, büyu 72 (Bâb 33); Ahmed b.Hanbel, II/71, 174, 175, 177, 179, 205.

[53]-  Ahmed b. Hanbel, I/398.

[54]- Abdullah b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasb'ur-râye li ehâdîs'il-Hidâye, Kahire 1357, c. IV, s. 20; Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-kadir, c. V, s. 218; İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfe,c. IV, s. 294, ; Ebû Ömer, Yusuf b. Abdullah el-Kurtubî, Kitâb'ül-kâfi fi fıkhi ehl-i Medînet'il-Mâlikî, Riyad, 1398/1978, c. II, s. 739-740. Abdullah b. Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1404/1984, c. IV s. 259; c. XIII, s. 8.

[55] - Bkz. Alâuddin el-Kasânî, el-Bedâi'', c. V, s. 158 ve Mecelle m. 237-238.

[56]- Tirmizî, büyu 18; Neseî, büyu 73; Muvatta, büyu 72 (Bâb 33); Ahmed b.Hanbel, II/71, 174, 175, 177, 179, 205.

[57]- El- Muvatta', bab 39, 83 nolu hadisten sonra düşülen not, s. 673.

[58]- Ebu'l-Hasen, Ali b. Ebîbekr b. Abd'il-Celîl el-Merğinânî (öl. 593 h./1197 m.) el-Hidâye, Şerhu Bidâyet'il-mübtedî, Şerhu Feth'il-Kadîr ile birlikte, Dar'ul-fikr, Beyrut, c. VIII, s. 426, .

[59]- Kasânî, el-Bedâi'’ c.VI, s. 45, .

[60] - Kemâlüddin b. el-Hümâm, Fethü'l-kadir, c. V, s. 218.

[61]- İbn Hacer, Tuhfe, c.V s. 192-193, ; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, c.II, s. 125. İbn Kudâme, el-Muğnî, c.V, s. 24-25,  madde 3504; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. VI, s. 356, l205 nolu mesele.

[62]-İbn Rüşd, Bidâyet’ül-müctehid, c.II, s.125

[63]- İbnü Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (öl. 751 h./1350 m.), İlâm'ul-Muvakkıîn, tahkîk, Muhammed Muhyiddîn Abdul Hamîd, Beyrut, 1407/1987, c. 3, s. 371, .

[64]- Şemseddin es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır, c. XIV, s. 38.

[65]- Ciro, emre yazılı bir senetteki bütün hakların, alacaklısı tarafından başkasına devri, anlamına gelir.

[66] - Tirmizi, Büyû 73.

[67]- "Çünkü murabahalı satışta kâr, alış fiyatının belli bir oranıdır" el-Bedâi'' , c.V, s. 221.

[68]- el-Bedâi'', c. V,s. 224.

[69]- Kısaca Mecelle diye adlandırılan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Osmanlı Devleti zamanında, Tanzimattan sonra Ahmed Cevdet Paşa’nın gayretiyle hazırlanmış ve yarım asırdan fazla yürürlükte kalmış bir hukuk mecmuasıdır. Daha çok ticaret ve yargı ile ilgili konuları düzenler.

[70]- Ahmed b. Hanbel, V/72.

[71]- Mecelle m. 357.

[72]- İbn Abidin, Redd'ül-Muhtâr, c.V, s. 142-143. Manaya sadık kalınarak ifadeler güncelleştirilmiştir.

[73]- el-Bedâi'', c. V, s. 232.  Bu konudaki hadisler için bkz. Ebû Cafer et-Tahâvî, şerhu Maanî’lâsâr, M. Zihnî en-Neccâr’ın tahkikiyle, Beyrut 1407/1987, c.IV,s.7 vd.

[74]- İbn Mâce, ticârât 6, Darimî, Büyu 12.

[75]- Müslim, müsâkât 130.

[76]-el-Bedâi'', c. V, s.129 ve 232.

[77]- Bkz. Bilmen, a.g.e.  c.VI, s. 29 vd.

[78]-Tirmîzî, Büyu’ 19, h.No 1232; Ebu Davud, Büyu 68,h.no 3503; Neseî, Büyu, 60. Metin Tirmîzî'nindir.

[79]- Bkz. Mecelle m. 253.